…insanın tüm yaşamını doğduğu yerde
geçirmesinin eşyanın gereği olduğunu söyleme sakın!Suya bak!
Görmüyor
musun nasıl da berrak ve güzel, ufuklara doğru koştuğunda;
ve nasıl
yapış yapış oluyor bir yerde durup kokuştuğunda!
Maalouf’un son kitabı her ne kadar roman olarak sınıflandırılmış olsa da
bir belgesel özelliği taşıyor. Batıya hicret etmiş bir doğulu olan
Maalouf kişiliğinin, düşüncelerinin oluşmasına ve kendi deyimiyle
yazgısına kaynak olan, atalarının geçmişini içinde yer etmiş bir ukde
olmaktan çıkarıp kitap haline dönüştürmüş.
Bu geçmişe uzanmak için Maalouf büyük ölçüde dedesi Butros’un
arşivlemiş olduğu mektupları kullanıyor.
Osmanlı dönemi Suriye eyaletine bağlı Lübnan dağ köyünden başlayan
yolların dünyanın dört bir yanına neden ve ne şekilde yayıldığını
öğrenmeye başladıkça bu yayılma sonucunda neler olduğunu bulma isteği
Maalouf’u gerektiği yerde Fransa’dan Küba’ya uçurup yarım kalan
sorularının devamını hatta cevaplarını bulmaya kadar götürüyor.
Osmanlının son zamanlarına bir nevi ışık tutan kitap her ne kadar bir
gözlükten yansıyor da olsa o dönem insanının, Anadolu dışı Osmanlıların,
vatan ve aidiyet kavramları hakkında önemli bilgiler içeriyor.
Kitapta, günümüze gelene kadar bir çok merhaleden geçmiş modernleşme
olgusunun sözü geçen devirde en azından doğunun bir köyü, Osmanlının
minik bir bölümünde ne demek olduğunu görmemiz mümkün.
Butros’un ve temsil ettiği bir çok dağlının sıkışıp kaldıkları geçmiş
hapishanesinden kurtulmak için neler yapmalı sorusuna cevap bulma
serüvenleri ve bu serüvenler sonucunda ellerine ne geçtiği kitapta
bilerek ya da bilmeyerek işlenmiş.
Maalouf’un tarihinde önemli rolleri olan kişilikler, bir İstanbul
asilzadesi, İngiliz ordusunda bir hekim, Küba’da ünlü mason bir tüccar
ve aslında Osmanlı olup da kendilerine yeni kapılar açmak isteyen daha
nicelerinden oluşuyor.
Maalouf’un tüm kitaplarına yansıttığı doğu insanı, batıya göçler,
kimlik arayışları, kim olduğu için değil sadece olduğu için
kabullenilme istekleri ve Ölümcül Kimlikler’de iyice açığa vurduğu
modernleşme-batılılaşma-dünyalılaşma kavramlarını aslında kendi
tarihinde olup bitmiş ve yahut olmuş ve hala etkileri süren olaylardan
aldığını anlıyoruz.
Kitapta Atatürk ve Butros’un yeniliğe verdikleri önem vurgulanırken,
Maalouf, Butros’u Atatürk’le karşılaştırma niyeti olmadığını ama yine
de bu iki adamın arasında modernleşmeye bakışları açısından önemli bir
farklılık olduğunu söylemeden geçemeyeceğini belirterek şunları
ekliyor: “Butros, daha önce söylediğim gibi başı açık gezmeyi
yeğliyordu; ne sarık ne de Avrupa tarzı şapkadan yanaydı. Ne sadece
bir giyim huysuzluğuydu bu onun için, ne de bir böbürlenme.”
Yine Butros’un yazmış olduğu Kendini Beğenmişliğin Zararları adlı
oyundan da doğu modernleşmesiyle ilişkilendirilebilecek bazı alıntılar
yapıyor.
“Hep iki yüzümüz var bizim; biri atalarımızı, biri Batı’yı taklit
etmek için.”
“Doğulular, Batı’nın onları geçmiş olduğunu gördüler, ama bunun
nedenini bir türlü anlamadılar. Bir gün, yakasına çiçek iliştirilmiş
bir Batılı gördüler. Demek buymuş, dediler kendi kendilerine, bunların
ileri olmasının nedeni! Biz de yakalarımıza çiçekler takarsak, onları
yakalarız! Başka bir sefer alınlarına düşmüş bir kâkülle gördüler
onları. İşte işin sırrı! Dediler kendi kendilerine. Sonra kâküllerini
gözlerine dek düşürmeye başladılar. Ne zaman anlayacaksınız bilmem,
bir yanda temel değerler, bir yanda sıradan modalar olduğunu? Batı’yı
taklit etmek yetmez; hangi konuda izlenmeyi hak ettiğini, hangi konuda
etmediğini de bilmek gerekir!”
Kitapta Butros’un tam olarak yapılması gerektiğini bulduğunu
göremiyoruz. Ancak aktarılanlar, günümüz insanının en çok kıvrandığı,
doğulular için batılılaşma, batılılar (Avrupa) için Amerikanlaşma
anlamına gelen ve Amerikanın barındırdığı değişik kültürlerin,
kendileri için kesin bir “ne”leşme olduğuna henüz karar veremedikleri
modernleşme sürecinin bir asır öncesinde de doğuluların ümüklerinde
hissettikleri dikenli bir tel olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.