Kalemimin görmediğim kıvrımları arasında, belki hatıraların çekim gücüne
kapılarak, duygularımın yönelttiği gül goncelerini önce içime var gücümle
çeker, onu sindirebilmek için kendimi son anıma kadar zorlardım.
Kendi koketrimin yoz dünyasına kapılır, kelimelerimdeki mum alevinin, fırtınalara
direncindeki son -inat- çırpınışını seyrederdim.
Belki ‘belki de’ diyebilmenin umutsuz ümidini yaşar, ‘kıldan ince kılıçtan
keskin’ patikalarda çılgınca koşardım.
Heyecanın verdiği sarhoşluğu afyonla giderir, eterlerin girdabında aradığım
kendimi, ‘esrâr’ların hazinesinde bulurdum.
Bir bakışı binbir devrana yorar, uzun kelimelerin ifadeleri anlayamazdım.
Gözlerden kalbe kurulan bağlantıyı görür, her bakışın altında kalbin
fermanını ama kara fermanını okurdum.
Kaoslar içerisinde dinginliğime erişir, ölü denizlerde fırtınalarımı
yaşardım.
Bir sözden parçalandığımı hisseder, bölündüğüm yerde kendi bütünlüğümü
bulurdum.
İhtimallerin olabilme varsayımını yapar, gerçeküstülerle yarışa
sokardım.
Eflatun’un Mağarası’nda kalabalıktan yakınır, metropollerde yalnızlıktan
sıkılırdım.
Dünyanın küçüklüğüne serzenişler kılar, kendi mezarımın büyüklüğüyle
övünürdüm.
Otururken koştuğuma sevinir, koşarken oturmanın arzusuyla yanardım
Kaoslarda kendimi bulur, kendi zelzelelerimde yıkılırdım.
Bir gamzenin hatırasıyla volkanların lavlarında zerrelerime kadar üşüdüğümü
hisseder, buzulların zirvesinde gözeneklerimle terlerdim.
Yaşanmışlardan ruhum sıkılır, yaşanmamışlarda realite arardım.
Anlattıklarımda ben olduğuma inanır, ‘ben’in olduğu yerde olmadığımı
bilirdim.
Gözlerden gelen her darbeyi bir zulme yorar, kabalaşmış kalbime vurulan
her göz darbesinin “balçığı şekillendirmek” için bir “rahmet
sillesi” olduğunu kafamdaki yansımasıyla geç olunca anlardım, geç
olunca anladım, geç olunca anladım...
Ağlarım
ağlatamam, hissederim, söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım...