Anahtarla vuruyordu kapıya. Kendine has vuruşuyla sertçe ritimsiz üç aynı aralıklı "tık" la tanıtıyordu gelişini evhalkına. "Baba karşılamaları"nın en coşkulu haliyle, ayaklarındaki terlikleri holun duvarlarına fırlatan koşuşuyla koştu kapıya evin en küçüğü. kimsenin kalktığı yoktu,ama o her seferinde bütün ev halkının gelişi kutlayan kalplerindeki sıçramalarla yarışırcasına, "ben bakıcaaam!" diye tizleyen sesine kıkırtılarını da ekleyerek koşardı akşam sıcağını eve almaya. Tuttu boyunu geçeli epey olmuş kapı kulpunu , durdu dinledi ardını, diğer tarafta onu dinleyen kulağın kapıya sürtünen fısıltılarını işitti..kokladı gelişini...kalbi gümbür gümbürdü her zamanki gibi...
....
Kalbimi sıkıştırıyor ellerin. Eğer olsaydı ellerim; olsaydı ve ben tutabilseydim, sana karşı koyamazdım elbet.. Hakkındır derdim..Ama zaten, eğer olsaydı ellerim, sen kalbimde darlık olmazdın..Şimdi karşımda durup bana sırtını dönen adam! Ben olmayan gözlerimle görüyorum seni. sen de kulak vermeye vermeye dinliyorsun. Dinliyorsun biliyorum. Başınla bakışını bir çevirdiğini mi sanıyorsun?
Ağır, aksak ve "nereye konulsa iğreti durur" bir vedan var senin..
....
Çok eskiden beri oynadığı oyununu oynayacaktı yine ona..Hani kapıdan girer girmez sorardı: "ne getirdi babacık bugün ?". Bu hangi kapı olursa olsun; evin dış kapısı, lavabonun kapısı, başka bir odanın kapısı, balkon kapısı bile olabilirdi.. Kocaman ve masum gülüşünü takıp yüzüne, omuzlarını iyice cekip yanaklarına oynardı sonu babaya sevgi dolu kahkahalar attıran, kendini kucağa aldırtıp gıdıklatan, evin duvarlarını hiç geçmeyecek mutlu yankılarla boyayan oyununu..Hatta bu oyunu ona en çok saatlerce yatağın üstünde zıplayıp hoplayıp bağıra bağıra şarkılar söyleyerek uyandırmaya çalıştığı zamanlarda oynamaya bayılırdı. Önce defalarca uğraşır beceremezdi babasına sesini duyurmayı. Sonra da sırtına çıkıp hafiften kır düşmüş ve oldukça seyrelmiş saçlarını minik elleriyle tarayarak kulağına fısıldayacakmış ya da küçücük bir buse konduracakmış gibi eğilip gözlerini sımsıkı yumup,en çığlıklı sesiyle "babaaaaacıııım!" diye bağırırdı da o hiç uyanmayacakmış gibi duran beden birden fırlayıverirdi yattığı yerden korku ve tedirginlikle kızının feryadına. Bu sıçramayla küçük kız toparlacık olup yatağın diğer köşesine yuvarlanıverirdi ve yaylı yatak onu şen şakrak zıplatırdı. Baba uykudan uyanıklığa geçince yani gözlerini adamakıllı dünyaya açıp da yaramaz kızının kanı beynine sıçratmasını hissedince kız o can alıcı soruyu sorardı; "bana şeker getirdin mi tatlı rüyalarından?" bütün kızgınlık ve uyku hali ortadan kalkardı tabii o an.. yine aynı oyunu oynayacaktı. Elleri değişmişti biraz., boyu da.. yüzü ve sesi bile.. Ama kalbi aynı hızla çarpıyordu.
....
Kapıları varlığımın üzerine çarpıp kalkıp gitmelerinin ne anlamı var hiç bilmiyor buradakiler, hele kalıp gitmemelerin yok mu, herkes biliyor bir kişi bilmiyor..bilemiyor...sen de bilmiyorsun.. Sonraları deniz köpüğü olacak bir deniz kızının susukunluğuyla konuşmaz kızların dilleri. Yosun kokan saçlarından tutup denizden çekip çıkarmayı da bilmez ellerin senin. Iralamayı da bilmezsin... Hangi dil söylecek, çözecek bağlarını senin?
Heey kahverengi adam.. evet senin rengin bu. toprak gibi bir kahve rengi değil, kahve gibi bir kahve rengi... bana rengin öyle geldi..acı geldi..
....
açtı kapıyı içeriye doğru araladı ve kendisi de gizlendi kapının ardına. Sihirli kapı açılmıştı dünyasının büyük masalının kahramanına..babası şaşıracaktı kapının nasıl açıldığına tabii(!) sonra kapının ardındaki kızın ortaya birden çıkıverip o malum soruyu sormasıyla dünyanın bütün büyülerini bozan bir su serpilecekti içine dupduru.. ama bu sefer farklı bir şey oldu, elini avcunun içindekiyle birlikte aralıktan içeri soktu baba, kızının sımsıkı yumulmuş gözlerinin önüne kadar uzattı..Kız araladı hafifce gözkapaklarını,o da ne! gözünün önünde sivri, ince, uzun ve de siyah bir gaga vardı. Bir çığlık kopardı. Kalbi babasının kemikli, düzgün büyük elleri arasında titreyen kuşun kalbiyle bir çarpıyordu sanki. Korkmuştu..Güzel gülüşlü adam kısık kahkahasını attı, "sana arkadaş getirdi baban" dedi! Kız unuttu oyununun heyecanını, kuşa takıldı kaldı gözleri. Daha önce hiç böyle bir kuş görmemişti. Ona iş yerinin önündeki çayın kenarındaki incir ağacının dibinde bulduğu güzel kuşu getirmişti babası. Bu kuş bugüne kadar gördüğü kırlangıç ve serçelere benzemiyordu hiç..evde türlü oyunlar yapan ve kafesini seven muhabbet kuşlarına da benzemiyordu..denize doğru süzülüp balıkları yakalarken seyretmeyi çok sevdiği komik sesli martılara bile benzemiyordu.. cennetten gelmişti sanki.. zümrüt gibi parlak, turkuaz kırmızı yeşil mavi tüyleri vardı.. küçük tombul bedeninde bu renklerin hepsi büyük bir intizamla dizilmişlerdi ve tonlarını alarak vererek tutunuyorlardı birbirlerine.. hiç karmaşası yoktu dupduru bir renkliliği ve parlaklığı vardı.. gözleri simsiyah iki noktaydı... göz kapaklarını gördü.. uzun gagasını acıp kapatıyordu.. su verdiler süt verdiler... hasta mıydı? Babasının yüzüne baktı kız, değişmişti, çok üzgündü; bir de rahmetli ninesini rüyasında gördüğü sabahlarda böyle olurdu çehresi babasının, öyle sabahlarda hiç oyun oynamak gelmezdi içinden kızın.. Sonra adam kuşu kızının minik avuçlarına bıraktı sev onu sevmek istediğin kadar dedi.. kız şaşkındı.. okşadı titrek ve ince parmaklarıyla ipekten pırıltıyı.. annenin soran gözlerini cevapladı o sırada baba.. olacağı buydu, o zaten buralı değil nasıl oldu da geldi buralara kim bilir yolunu şaşırmış herhalde.. sonra kızına eğilip "haydi bakalım ver onu bana öp son bir kez de" dedi.. kız kaşlarını çattı.."neden?" "gitmemiz gerekiyor o çok hasta görmüyor musun?" "Hastaneye mi?" Hiç sesini çıkarmadan aldı avcundan güzel kuşu.. ve akşamın o saatinde hiç yapmadığı bir şeyi yapıp çıktı gitti kapıdan kucağında kızının hiç görmediği belki de bir daha hiç bir zaman göremeyeceği birşeyle.....
....
hiç bir zaman duymamışsındır, onlar da hiç söyleyememişlerdir, söyleselerdi bozkıra uyumsuz gırtlaklarından sökülen dağ esintisinden rahatsız olurdun... iblisli binbir korku ile titreyip salıncakların iplerini makaslarıyla kesenleri de göremezsin, görsen üzülürdün elbet....Sen dedi çocuk, kanlı ellerin açtığı yaralara incinen, kayalar ardında gizli bir yüreğe sahipsin, ince bir kalbin var senin aslında.. taşı kaldırıp kara yılana sütünü suncak olan benim ellerim.. sabahın serin tazeliğinde ellerini çook evvellerden tanıdığım annemin beni güneşin ilk ışıklarına dışarıya bırakacağı günlerimi anımsattı bu durumun senin; önüme bir tas süt koyup içine de birkaç ekmek parçası atacaktı.. şimdi senin ardına saklandığın taşın altındaki yılan gelip her sabah tabağımdaki sütü içip bana ekmek parçalarını bırakacaktı.. ben de onu garipsemeyerk izleyecektim önceleri.. tombul ve yumuk ama sert ellerim olacaktı.. ne de olsa erkek çocuğu olacaktım büyüyüp adam olacaktım bir adamın minik bebeklik elleri ile kavrayacaktım bir gün yılanı kafasından, burnunu tabağa sürtüp neden bana en zor yerini bıraktığını soracaktım ona kızarak..o sırada annem bilmeyecekti olanları..iyi ki bilmeyecekti yoksa ne olurdu halleri. neyse ki soğuk arkadaşım da beni anlayıp bir daha ki sefere sütün birazını bana bırakacaktı. ben onun ekmek parçalarını neden yemediğini hiç bir zaman anlayamayacaktım ama. bir de güçlü bileklerimden mi korkmuştu kibarlığından mı böyle yaptı bilemeyecektim. ben incitmeyecektim kara yılanı, tam kıvamında sıkacaktım boynunu, ne az ne de çok..ne de olsa bebek olacaktım hem de ince yürekli bir de babam olacaktı benim; ince ve bir taşın ardına saklanmayan gizli bir yüreği olacaktı babamın..
....
o kapının kapanışıyla bir sandığa kapatılmıştı sanki bütün oyunlu zamanlar. Zaten babalar hep bilirdi; hangi oyun ne zaman başlayacak, hangi oyun ne zaman bitecek,hangi kuş ne zaman gidecek, hangi çiçek ne zaman solacak, hangi kız ne zaman büyüyecek, hangi bağ ne zaman bozulacak...hangi kız.. ne zaman...o ki bir kız çocuğuydu, dağa taşa tırmanıp, kekik kokularını toplayıp avcuna arklara ses yapardı onlardan. hepsini çocuk elleriyle yapardı, dere diplerindeki nergisleri toplardı bilezik yapmak için.. bir ağacın eğri dalına oturur binbir dünya kurardı her dalına... tek dalı eğri bir ağaçtı eşyası! eve gelen ve giden konuşamayan her canlıyla arasındaki iletişimi başlatan da babası olmuştu.. bitiren de sanki... o karar vermiyordu bunların hepsine tabii, ama o biliyordu. nezaman gidebilir bir kedi evden, o biliyordu. Ve günün birinde o eve çiçeklerden başka konuşamayan bir canlının getirilmesini de yasaklayan o olmuştu! Neden diye sorulduğunda ise: ölüyorlar! Dedi... ölüyorlar... oysa kız taa ki küçük bir kız olduğundan beri onları babasının götürdüğünü sanıyordu.. çünkü onlar buralı değillerdi.. babası da onları nereli iseler oraya götürüyordu.
Hay allah aklı o gün işte kuşun gittiği gün bir kere karıştı kızın! Ondan sonrada düzen tutturamadı şu büyümüş akıl denilen şey... büyüdükçe daha da mı karışıyordu ne? Ya da bir insanın aklı karışmaya başlayınca mı büyümeye başlıyordu...Çünkü babası ona artık anlamadığı dilden konuşuyordu. Büyüdün artık diyordu! Ölüyorlar! O biliyordu da ne demekti bu büyümek denen şey....ne demekti baharda çiçeklerin açmasıyla etrafta dolaşan arıları eve alamamak! Ne demekti onlardan korkmak.. ne demekti dışarıdaki insanların tehlikesi? Ne demekti denizin kıyısına gelip dalgayı kışkırtıp, kabarıp koştura köpüre geldiği zamanda kaçmamak. Taaki ummanın dalganın boynuna bağladığı ip gerilene dek koşmamak..ne demekti yakalamaması seni topuklarından köpüklerin..ne demekti oturuvermemek o an oracığa ve parmağını dalgaların arasından süzüp kuma sokup bir midyenin içini çıkarıp balıklara vermemek...dışıyla da binlerce elmastan daha kıymetli süsler düşlememek... ne demekti elde siğil yapmasından korka korka kaplumbağaları yarıştırmamak.. ne demekti iğde dallarını eğerek zeytine dolamamak... ne demekti gül hatmilerle palyaçoculuk oynamamak.. ne demekti çamurdan pastalar yapmamak.. ne demekti frenk yemişlerini dikenleri olduğu için dedenin soyup eline vermemesi.. ne anlama geliyordu içini gözlerini kırpıştıra kırpıştıra yediğin limonun mis gibi kokan kabuğunu akan buz gibi suya daldırıp kaşık kaşık içmemek?? Bunların hepsi ne anlama geliyor bilmiyordu, babası kapıdan dışarı çıkarken kız...
Ama zaten babası biliyordu kızı ne zaman büyüyecek.
....
Sen benim büyüdüğümü de göremeyeceksin.. hani yarıya kadar gelip tıkanıyorsun. Ne yaptığını heran biliyormuş gibi davranmaların yok mu.. sana bir kuş uçuruyorum bak burdan şimdilik yapabileceğim şey ancak bu olabilir. Buranın kapıları sonlarına dek sürgülü. Yola düşüp gelemiyorum. Ama sen muhtemelen o kuşu da göremeyeceksin.. çünkü yıllar önce ölmüş olacak. Ben buradan buraya uçurabilirim onu senin için yaparım ara sıra da. Dinlersen kanat seslerini belki duyabilirsin.Yani kanatlarını her çırpışında bir kızın ellerinin en masum kokusu dökülecek yer yüzüne belki yağmur olarak belki kar belki de güneşin ilk ışıkları olarak..
şimdi buradan seni seyrdeduruken diyorum ki zaten çocuklar kahvelerden uzak tutulmalidirlar. Zararlidir kahve bebek kiskmina da.. birakip herkesi ve seni, kendi mekanimda çözemedigim bulamcanin sorularini koyuyorum bu sürtünmesiz mekanda siraya. Işim zor benim.. şöylecene diziliyorlar göge bakarsan bir gün ki muhtemelen benim tanidigim sensen yanilip şaşirdigini sanip okuduktan sonra başini yere tekrar egip, gittigin ya da kaldigin yerden devam edeceksin. Zaten bu sana söylenmiş bir söz olmayacak.. benim sizin dünyanizda görme ihtimalinizin çok düşük oldugu güzeller güzeli kuşun kanat çirpişlarina ses olsun diye evirip çevirip oynadigim bir oyun olacak:
Sanki bir sır,
Bütün kapıları kendi üzerine kapamış, en kör düğümlerden çözümlenemeyerek!
Sanki bir yok olsa sır;
Bütün kapılar açılacaklar yollarına dek!
Sanki, bir açılsa sır;
Tüm kapılar yok olacaklar yollarına dek!
Yol kalacak bir tek..