Arap Yarımadası

_____ A.S.TEKELİOĞLU & Mehmet BATAR _____
















Yüzyılımıza yaklaştığımızda gördüğümüz ise Osmanlı'nın hakimiyetindeki bölgelerde yapılan kolonileştirme çabalarıdır. Endüstri devrimiyle kendilerine hammadde ve Pazar arayan Avrupalı devletlerin kolonileştirme yarışına girmesiyle, siyasi gücü zayıflayan Osmanlı topraklarında hakim olduklarını görürüz. Bundan ne Cezayir, ne Fas, ne de Mısır korunamamıştır. Sonraları,20. yüzyolda bu kolonici devletlerden pek çoğu geri çekilmek zorunda kalmışlarsa da bölgede hala bir miktar etkinlikleri vardır.

Sonuç olarak şunu görürüz: Arabistan ve Yeşil Hilal devamlı işgallere, akınlara, yeni devletlerin kuruluşuna sahne olmuştur. Fakat bu devletlerden ve kültürlerden pek azı bölge üzerindeki hakimiyetlerini günümüze taşıyabilmiştir. Bölge, en başından beri taşıdığı özelliklere sadık kalmış; ruhuna, Samiler ile arabistan göçmenlerinin din ve gelenekleriyle hemen hemen aynı prensiplere sahip olan İslam şemsiyesi altında yer almayı seçmiştir.

 



 


Coğrafya insanoğlunun yaşamını etkileyen en önemli etmenlerden biridir. İnsanı bir yandan sınırlarken, bir yandan da sonsuz nimetlerle sınırların sınırlarını kaldırır. Modern zamanlarda coğrafyanın sınırlamalarından kurtulmayı başaran(!) insanoğlu, o vakte kadar coğrafya ile olan bağında pasif olmak durumundadır. Yaşamı her alanıyla etkileyen coğrafi özellikleri anlamak, bu yüzden önemlidir. Arabistan Yarımada'sının coğrafi özelliklerini incelemek bize İslamın doğduğu ortamı anlamada yol gösterici olacaktır. 

Arap yarımadası, en geniş yerinde 1200 mil, en uzun yerinde ise 1500 mil' e ulaşan büyük bir kara parçasıdır. Kuzeydeki Asya ile onun batı ucundaki Akdeniz yeşil bir iklime sahiptir ve topoğrafyasında Arap Yarımadasından farkını hemen belli eder. Asyanın güney ucu, yani Arap yarımadası kurak, yağışsız bir iklime sahiptir. Haritaya baktığımızda doğu uçta, Mezapotamya'da gördüğümüz yeşilliğin kaynağı ise, Fırat ve Dicle nehirleridir.Yarımada, kuzeybatı da Akdeniz, batıda Kızlıdeniz, güneydoğuda da Fars Körfezi ve Hint Okyanusu'yla komşudur. Batı kıyılar ve güney kısmın güneybatı ucu ise Hicaz dağları tarafından çevrilmiştir. İşte bu güney uçta eskiden beri Saadet ülkesi ya da Bereketli arabistan olarak adlandırılan Yemen bulunur. Bu coğrafi çeşitlilik kendisini topoğrafyada da göstermiştir. Şimdi, Arabistan Yarımadası'nın topoğrafik özelliklerine bakalım.

Arap yarımadasında topoğrafik olarak iki farklı bölgeden sözedilebilir. Biri, anakara olarak da adlandırabileceğimiz yarımadanın büyük bölümü, diğeri ise daha dar bir alanı kaplayan ve anakaradan belirgin olarak ayrılan Kuzeydeki yeşil alanlar, batıda Hicaz ve güneybatıda Yemen'in oluşturduğu sulak, yeşil ve verimli alanlardır. Çöl, yani anakara seyrek nüfusluyken, verimli alanlar ise insanla kaynamaktadır. Fakat çöl, verimli alanları birbirine bağladığı için, iki bölge arasında yoğun bir etkileşim yaşanmış ve bölgenin tarihi üzerinde belirleyici olmuştur. 

Bölgedeki yeşil alanlar da kullanımları bakımından birbirinden ayrılır. Kuzeybatı ve güneybatı kesimi insanın kullanabileceği cömert bir yeşillik sunarken, kuzeydeki yeşillikler, verimli olmayan dağsal tropik renklerden öteye geçmez. Güneyde ise diğer iki bölgenin karışımı görülebilir. Bir yanda alabildiğine verimli ovalar ve hurma ağaçları, diğer yanda ise çorak yeşil alanlar. Bu durum, çöl iklimine geçiş alanlarında daha da belirginleşir. Bu topoğrafik şartlar, bölgede yararlanılan hayvanları da belirlemiştir. Sanılanın aksine arap çölü hayvanlar için geniş bir bitki örtüsüne sahiptir. At, M.Ö 1500 yıllarında Arabistanda hem estetik bir yaratık hem de bir savaş aracı olarak belirmiştir. M.Ö 1500 -900 yıllarında bölgeyi işgal eden Ari kabileler tarafından etkili bir savaş aracı olarak kullanılmış, bu kavimlerin bölge üzerinde yaptıkları etkilerde belirleyici olmuştur. İşte bu şartlar altında bölgede hem estetik zevkin bir göstergesi, hem de savaşların belirleyici bir öğesi olarak kullanılan at; Arap dili üzerinde de etkili olmuş, Arapça'ya atla ilgili iki yüzden fazla kelime girmiştir. Tüm bunlara karşın, atın bölgenin coğrafyasına uyum sağlamada zorlandığı söylenebilir. Kurak iklimlere ve yumuşak topraklara alışkın olmayan bu muhteşem yaratık, üstünlüğü bölgeye uyum sağlamada kendisinden çok daha ileride olan deveye kaptırmıştır. Yumuşak topraklarda ayak yapısı gereği zorlanmadan yürüyebilen, kurak iklimde günlerce su ihtiyacı duymadan ağır yükler taşıyabilen deve, bölge insanı için vazgeçilmez bir binek olmuştur. Deve susuz kaldıkça sütü daha tatlı ve tuzlu hale gelir ki, bu da çöldeki uzun ve yorucu yolculuklarda sahibi için onu vazgeçilmez kılar. Deve, Arabistan'da M.Ö 2000 li yıllarda evcilleştirilmiştir. M.Ö. 3000 yıllarında İran'da ve Türkistan'da Bactrian develerinin kalıntılarına rastlanmışken, develerle ilgili ilk devasa yapılara ve tabletlere ise M.Ö 1100 yıllarında geleneksel ell-halef sitelerinde rastlanmıştır. Deve de at gibi Arapların savaşlarında etkin rol oynamıştır. Araplar deveye at ve aslan için yaptıkları gibi yaş, cinsiyet, renk ve fiziki karakterlerine göre sayısız isim verdiler. 

Arap yarımadası, demografik özellikleri bakımından da incelenmeye değerdir. Çölde, insanların kökeni daha bir belirleyici ve önemli hale gelmiştir. Bu önemli yapıyı ayrı bir başlık altında incelemekte yarar vardır.

Demografi:

Arap yarımadasındaki insanlar Kafkasya ya da Batı asya kökenli, "Sami" veya " Semitik" adı verilen tek bir soya aittirler. "Sami" kavramı, Bereketli Hilal bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, bölgede İbrani, Arap ve Habeşlilerin yanısıra "Semitik"insanların, dillerinin ve medeniyetlerinin varlığını ilk kez farkeden "Eski Ahit" ilim adamları tarafından ortayaatılmıştır. Eski Ahit'e ait soy ağaçlarının ışığında, Sam ya da Shem'in ve devamında Nuh'un soyundan gelenlere ya da bu soyun dilini konuşmuş olan eski Yakın Doğu kavimlerinin tamamına "Sami" adı verilmiştir. Bu ünvan genel kabul görse de iki sebepten dolayı geçersizdir. Birincisi, eski Ahit'e göre Nuh Tufanı'ndan sadece Nuh ve oğulları kurtulmuştur. O tarihlerde dünyayı tamamen kuşatan bir tufanın gerçekleştiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Ayrıca Kur'an, tufanın Nuh'un kavmine ceza ve diğer insanlara ibret olması için verildiğini söyler (25:37, 26:121,29:15). İkinci nedense, Batı'nın yahudileri hariç Sami ismi verilen toplumların hiçbirinin kendilerini Shem'in ya da Nuh'un biyolojik torunları olarak görmemeleridir. Eski Yakın Doğu insanları kendilerini ırka göre değerlendirmezler. Onlar için temel kıstaslar dil, din, kültür ve içinde yaşadıkları siyasi rejimdir. İbraniler dışında Arabistan'da ırk kavramı yoktur.

Gerçekte Arabistan bölgesinin aktörleri yerlilerdir. Fenikeliler ve İslam hakimiyeti altında Mısır'a yapılan göçler hariç, bölgedeki hareketler dışarıdan içe ya da içeriden dışarı olmamıştır. Bu nedenle bölgede sadece dahili nüfus hareketlerinden bahsetmek olasıdır.

Dahili Göç Hareketleri:

Çöl göçebeliğinden, yerleşik çiftçiliğe: Bölge tarihi boyunca, meralardan tarım alanlarına, tarım alanlarından meralara doğru olan göçler hep olagelmiştir. Bölgenin tarihi için bu hareketlerin neden ve sonuçlarından çok az fazladır diyebiliriz.

Arabistan vahaları ve verimli toprakları her zaman insanla doluydu. Çöl kıtlığı, sağladığı sıkı hayat şekli ile, insan karakterini şekillendirmeyi, insana bazı özel farklılıklar kazandırmayı, insani ve sosyal özelliklerin gelişmesini sağlamıştır. Disipline olmak için içgüdüleri kontrol altına alma, cömertlik, grup sadakati, zihni meşguliyet, tasavvur ve tasvir yeteneği gibi özellikler çöl hayatının zorlayıcılığından dolayı kazanılmıştır. Çöl insanları zorlasa da hayatı imkansız hale getirmemiştir. 

Çölden çiftlik alanlarına doğru sürekli gerçekleşen bu hareketler sonucunda çiftçi ve çoban arasındaki ilişkilerin zengin bir edebiyata dönüştüğünü görürüz. En eski Sümer şiirlerinden olan Dumuzi ve Edikumdu'nun hikayesinde göç uysal bir şekilde gerçekleşir; fakat bu hareketlerin her zaman böyle olduğunu söylemek zordur. Bu bizi çok şiddetli savaşların olduğu fikrine götürebilir; ancak bu da çok geçerli bir düşünce değildir. Göçler çok uzun zaman dilimlerinde vüku bulan olaylardır. Bir kabilenin organize bir ordu gibi göç etmesi mümkün değildir. Bu hareketler, bu kabilelerin göç ettikleri kültür içerisinde asimile olması veya kültür kaynaşması şeklinde yaşanmıştır. 

İlk zamanlardan itibaren, Arabistan halkı kuzeydeki verimli alanlara doğru göç etmişlerdir. Yaya olarak ya da merkeple göç ettikleri için çölün çevresinden dolaşıp, suya ulaşabilecekleri vahalardan uzaklaşmamışlardır. Kuzeye yaptıkları bu yolculukları sonucunda Mezopotamya'ya gelmişlerdir. Bu gerçek Sümerlerin Akadları güneyden gelen göçebeler olarak tarifine uygun düşer. Devenin ehlileştirilmesinden sonra doğudan batıya doğru göçler de gerçekleşmeye başlamıştır.

Yerleşik Çiftçilikten Çöl Göçebeliğine: Çöl göçebeliğinden yerleşik çiftçiliğe geçmek, çölün sert koşullarından, ılıman ve verimli topraklara doğru gerçekleştiği için olağan karşılanmıştır. Bu göçler, kıtlığı bolluğa, göçebeliği yerleşikliğe çevirmiş, toplumun savaşçı kimliğine set çekmiştir. Fakat bu noktada, yerleşik hayattan göçebeliğe geçiş neden gerçekleşmiştir sorusuna cevap aramamız gerekiyor..

Bu davranışa sebep olarak 3 faktör görülebilir. İlki, şehir hayatını yaralayan güçlü bir sel yada diğer tabii bir afet olabilir. Saba krallığındaki büyük bir barajın 5. yüzyılda yıkılmasıyla oluşan büyük hasar sonucu, bu verimli topraklardan göçmek zorunda kalan Ezd gibi kabilelerin hikayesini Arap geleneğinden öğrenebiliyoruz. İkinci neden olarak, şehirdeki mevcut rejimle olan ideolojik uyumsuzluklar gösterilebilir. Özellikle muhalif kimliklerinden dolayı zulme mahsur kalanlar için çöl, mükemmel bir saklanma yeriydi. Üçüncü neden ise, çöl hayatının zorluk ve iptidaliğinin, insanlara sağladığı serbestliğin ve sadeliğin,tefekkür için sağladığı geniş vaktin, konuşma ve belagat bakımından sağladığı üstünlüklerin, cömertlik ve iyiliğe duydurduğu sevginin çöl hayatını yerleşik hayata üstün kılmasıdır. Tüm bu özellikler, çöl insanının kendisini şehirdeki insandan üstün görmesine neden olur, çöl hayatını çiftliklerdeki ve şehirdeki hayat tercih ederler, çöl daha itibarlıdır. Savaşta daha güçlü, dilde daha saf ve tkilidir çöl insanı.. 

Kısacası çöle göç, yeni ve üstün bir hayat atılan adımdır ve çölün etkisi tüm Arabistan tarihinde kendsini hissettirir.

Yabancı Nüfus Hareketleri: 

Dışarıdan Saldırılar: Bölge tarih boyunca dışarıdan gelen bazı saldırılara da tanıklık etmiştir. "Dağ adamları" olarak bilinen Hititler, M.Ö. 1535 yılında Anadolu'dan Arabistan'a girmişler, Suriye yöresini hakimiyet altına almaya çalışmışlardır. Hititlerle beraber Hurriler, Kafkaslar'dan gelerek Kuzey Mezopotamya'yı ele geçirmişlerdir. Bu kavimlerin yörede kurdukları devletlerin en önemlisi Mitanni devletidir. 150 yıla yakın hüküm süren bu devlet oldukça geniş sınırlara ulaşmıştır.

"Dağ İnsanları" yerlilerin ve göçler sonucu bölgeye yerleşen Hint-Avrupalıların karışımıydı. Yöneticileri ve soyluları Hint-Avrupalılardan oluşmaktaydı. Çağın stratejik silahlarına at ve arabaya hakimiyetleri onları yönetici zümresine yükseltmiştir. Sınıf ayrımını sürekli kılmaya çalışsalar da, kendi kültürlerini kullanmakta ısrarcı olan yerlilerin baskılarına yenik düşmüşlerdir. Zamanla bu toprakları fetheden bütün kavimlerin sonu, fethettikleri kültürün içinde asimile olmak olmuştur. Bu bölgedeki çivi yazılı tabletlerin, istilacı kavimler eliyle bütün Anadolu'yu dolaşmasıyla, bölgenin dili ve kültürü geniş bir coğrafyaya etki etmiştir.

Mezapotamya medeniyeti zaman içinde ne kadar güçlenmiş, örneğin Babil'i kuşatacak güce kavuşmuş olsalar da Hitililer'i de içinde eritti. Onları M.Ö 1250 li yıllarda yıkan Yunanistan, Kıbrıs ve Girit'ten gelen Bronz Çağı'nın teknolojisi olan yeni silahları kullanan " deniz insanları" da aynı akıbete uğramışlardır. Bu deniz insanları Mezapotamya medeniyetine yönetim ve askeri kültür bakımından pek çok değer vermiştir. Güçlü askeri durumları sonucu yendikleri kavimlerin liderlerini öldürmediler, halkların kendileriyle birlikte yaşamasına ses çıkarmadılar. Kendi liderleri ise aralarından en üstün olanıydı, bu lider dini ya da ruhi bir üstünlükten çok yeteneğe göre belirleniyordu. Bu çerçeve bize gösteriyor ki, bu deniz insanları uyumlu federasyonlar kurmayı başarabilmiş, emperyalist bir asimilasyonun önüne geçebilmişlerdir. Fakat bu durum, kendi sonlrını da hazırlamış, siyasi güçlerinin bittiği yerde diğer toplumlarla karışarak asimile olmuşlardır.

Bu esnada Mısırlılar da güç arayışı içinde zayıf gördükleri coğrafyalarda hakimiyet kurmaya çalışıyorlarlardı. Bunda başarılıoldular ve geniş alanları hakimiyet altına almayı başardılar fakat, deniz insanlarının sonuna benzer bir sondan kaçınamadılar.

Asimile olup hakimiyetini yitirmeyen bir topluluk bu ortamda dikkat çeker. Bu toplum İranlılardır. Babil, Suriye ve Mısır'ı hakimiyet altına alan İranlılar ın bu bölgelerdeki üstünlüğü yüzyıl boyunca sürmüş, daha sonra buralarda zayıflasalar ve değişik kumandanlara yenilerek çekilseler de, kuzeye doğru Arap yarımadası dışındaki alanları hakimiyetlerinde tutmayı başarmışlardır. Fakatliderleri Kurus'tan sonra gelen oğulları Darius ve Xerxes'in Zerdüştlüğün elit bir versiyonunu insanlara empoze etmeye başlamasıyla isyanlar ve bu isyanları bastıran acımasız savaşlarve bölgedeki yoğun eritici güç, İranlıların gücünü azaltarak bir müddet sonra bölgedeki önemlerini ve asıl yurtlarıyla bağlarının zayıflamasını doğurmuştur.

Günümüze doğru geldikçe bölgede daha az etkili ve gösterişsiz hareketliliklerle karşılaşırız. Yunanlılar, bölgeyi Helenleştirmeye, Romalılar hakimiolmaya çalıştılar ma başaramadılar. Orta asya dan gelen Tatar,Moğol ve Türkmenler ise bölgeden İslamiyeti öğrenerek bir tür Şamanizm öğretisi oluşturdular, onların torunlarının İslamiyeti seçmesiyle, yapılan göçler sonunda bu değer hepimizin bildiği gibi Osmanlı'ya kadar etkili oldu, Osmanlılar ise bir dünya hakimiyetini başarıyla kurdular. Miladi12-14. Yüzyıllarda Avrupa dan bölgeye yapılan Haçlı eferleri sonucu bu insanlar bölgede bazı devletyler kurdu, Kudüs Haçlı devlei gibi. Ama Avrupa'daki ateş sönünce ilgileri azaldı, geride kalnalr ise halka karışarak onlardan ayırt edilemez duruma geldiler.

Yüzyılımıza yaklaştığımızda gördüğümüz ise Osmanlı'nın hakimiyetindeki bölgelerde yapılan kolonileştirme çabalarıdır. Endüstri devrimiyle kendilerine hammadde ve Pazar arayan Avrupalı devletlerin kolonileştirme yarışına girmesiyle, siyasi gücü zayıflayan Osmanlı topraklarında hakim olduklarını görürüz. Bundan ne Cezayir, ne Fas, ne de Mısır korunamamıştır. Sonraları,20. yüzyolda bu kolonici devletlerden pek çoğu geri çekilmek zorunda kalmışlarsa da bölgede hala bir miktar etkinlikleri vardır.

Sonuç olarak şunu görürüz: Arabistan ve Yeşil Hilal devamlı işgallere, akınlara, yeni devletlerin kuruluşuna sahne olmuştur. Fakat bu devletlerden ve kültürlerden pek azı bölge üzerindeki hakimiyetlerini günümüze taşıyabilmiştir. Bölge, en başından beri taşıdığı özelliklere sadık kalmış; ruhuna, Samiler ile arabistan göçmenlerinin din ve gelenekleriyle hemen hemen aynı prensiplere sahip olan İslam şemsiyesi altında yer almayı seçmiştir.

 

 

Patikalar © 2002
Fa&aL Tasarım