A'l SURESİ

Haz: Ömer Faruk KAYAASLAN
omerf@patikalar.net

1- Rabbinin yüce adını
2- Yaratıp düzene koyan
3- Takdir edip hidayeti gösteren
4- Otlağı çıkaran
5- Sonra da onu karamsı bir sel köpüğü haline getiren o Rabbinin yüce adını tesbih et.
6- Bundan böyle sana Kur'anı'ı okutacağız da unutmayacaksın
7- Yalnız Allah'ın dilediği başkadır. Çünkü O açığı da bilir gizliyi de
8- Seni en kolay yola muvaffak kılacağız
9- Onun için öğüt ver eğer öğüt fayda verirse
10- Saygısı olan öğüt alacaktır
11- Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır
12- O ki, en büyük ateşe girecektir
13- Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır
14- Doğrusu felaha ermiştir: Temizlenen,
15- Rabbinin adını anıp namaz kılan
16- Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz
17- Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır
18- Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır
19- İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde

Sebbih suresi de denilen A’lâ sûresi nüzul sırasına göre sekizinci, mushaf tertibine göre ondokuzuncu sıradadır. İçinde bayram namazı ve fıtır sadakasına işaret bulunduğunu ileri sürerek sûrenin Medine’de inmiş olduğunu iddia edenler olsa da çoğunluğa göre sûre Mekkîdir.

Rabbinin yüce ismini tesbih et, O’nu noksan sıfatlardan uzak tut, yücelt Rabbinin sınırsız şanını: Yüceler yücesinin şanını. Seni yetiştiren ve kafirlerin tuzaklarını başlarına geçirecek olan Rabb’in zatında her şeyden üstün, hepsinden yüksek ve yüce olduğu gibi, onun sıfat ve isimleri de bütün sıfatların, kendilerine isim oldukları varlıkları tanıtan isimlerin en yükseği, en ulusudur. Allah’ın güzel isimlerinden birisi de el-A’lâ ismidir. Onun için sen O’nun bütün isimlerini O’na layık olmayacak eksikliklerden tenzih edip uzak tutarak O’nu tesbih et.

Rabb’e ait olan isimler, O’nu tasvir etmek için değil, O’onu anlama da aklı yönlendirmek için vardır. O’nun zat ve sıfat olarak kendisine özgü olan Allah, Rahman, Hallâk, Rezzâk, Âlimu’-gayb, Ekber ve A’lâ gibi isimleri başkasına vermek caiz olmayacağı gibi, onun fiil ve sıfatlarını anlatmak için söylenen isimleri de sade lügatte konuldukları ve diğer eşya için de verilmesi uygun olan mânâlarla değil, onun yüce şânına layık olmayacak noksan işlerden tenzih edip uzak tutarak, değersizliği ve küçümsemeyi hissettirecek hâl ve durumlardan koruyup saygı ve hürmetle anmak gerekir. Bundan dolayı hile, tuzak, intikam gibi ilâhî fiiller için söylenen isimler dahi Allah hakkında eksiklik lekelerinden uzak tutularak yüksek bir mânâda düşünülmelidir. Ayrıca bir ismi noksanlıktan uzak tutmak demek, o ismin sahibini noksanlıklardan daha çok uzak tutmak demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yücelik ve kutsiliği, ismin yüceliği ve nezihliği ile ifade olunur. Bir kısım alimler, ‘isim ile sahibi aynıdır’ demişlerse de hepsinin maksadı, ismin tenzih edilmesinden ismin sahibinin tenzih edilmesinin lazım geleceğini ve asıl maksat sadece lafzı değil sıfat ve isimleriyle asıl onların sahibinin zatını tenzihe yönelik olduğunu anlatmaktır. Zemahşeri ismi tesbihi şöyle açıklar; “Yüce Allah’ın ismini tesbih etmek demek, Allah hakkında sahih olmayan cebr ve Allah’ı bir şeye benzetme gibi, onun isimlerini inkar etmeye götüren manalardan onu uzak tutmak; o ismi hafife almaktan ve huşu ve saygı dışında bir maksatla anmaktan korunmaktır.

Yaratan rabbin. O her şeyin yaratıcısıdır. O her şeyden önce yaratma fiili, yaratıcı olma sıfatı, yaratıcı isim ve sıfatıyla bilinir. Kuşku yok ki yaratan Hâlık, yaratılan mahluktan yüksek ve üstündür. Allah, yaratılanlarda bulunan imkan, sonradan olma ve bir illete ihtiyaç duyma gibi noksan sıfatlardan uzaktır. Dolayısıyla yaratıcı ile yaratılmışı isim ve sıfatlarda karıştırmamalı, yaratıcının ismini her şeyden üstün tanıyarak onu tesbih etmeli, eksikliklerden uzak tutmalıdır. Evet, o yaratıcı yarattı da düzeltti, yarattığını çeşitli şekiller içinde düzene koydu. Sadece basit bir yaratma ile bırakmadı, bir çok yaratışlar yaptı. Onları bir düzen ile doğrultup düzeltti.

Takdir edip hidayet buyuran odur, yarattığı her şeye sonsuz ilim ve iradesiyle bir kader tayin etti. Cinslerinde, türlerinde, bireylerinde, sıfatlarında, fiillerinde, ecellerinde birtakım özelliklerle birer sınır ve miktar tahsis etti. Mümkün olma tabiatında hep bir ve eşit olan eşyadan, herbirini var olma hususunda diğerinden bir miktar ile ayırarak farklı mahiyetler, değişik kimlikler ile türlere ayıran, kayıt ve sınır altına alan birer biçin tayin etti de ona göre herbirini kendilerinden tabii olarak veya kendi seçimleriyle ortaya çıkacak özelliklerle kendileri dışında ortaya çıkacak özellikler arasında ulaşacakları yaratılış gayesine doğru yöneltti. Zerreden, gezegenlere kadar tüm evrenin intizamı, insanoğlunun anlayabildiği yada henüz kavrayamadığı tüm düzenler Rabb’in sonsuz iradesinin tecellisidir. (M. Esed’in tefsirinde bu ayetin tefsiri şöyle; O ki [bütün mevcudatın] tabiatını belirlemekte ve onu [hedefine] doğru yöneltmektedir. Yani onu kendi içinde tutarlı kılmakta ve yerine getirmekle yükümlü olduğu fonksiyonlara uygun vasıflarla donatmakta, böylece onu varoluşun gereklerine baştan [a priori] uygun hale getirmektedir).

Otlağı çıkaran O’dur, Nâziât suresinde “Ondan (yerden) yerin suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları oturttu. Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için” (79/31-33) buyurulduğu üzere insanların ve hayvanların faydalanıp yararlanması için merayı; yaylalar, çiftlikler, bahçeler, ormanlar, ağaçlar ve meyveleri ilahi kudreti ile taptaze yetiştirip çıkardı.

Sonra da onu kapkara bir sel köpüğüne çevirdi, hayat verdiği otlağı, ağaçları, ormanları kuruttu, öldürdü. Bu ayetten müfessirler değişik manalar çıkarmışlar, bitkinin yeraltında başkalaşarak kömür, petrol vs. olduğunu söyleyenler vardır. Ancak bir önceki ayette sözü geçen hayat verilen bitkilerin kurutulması, ölümü manaları daha uygundur. Kusma ve kay etme manalarıyla ilgili olan Gusâ, lügat ve tefsirlerde açıklandığına göre, sel suyunun otlaklardaki otları, çöpleri birbirlerine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük kibi karışımlara denir, nitekim Elmalılı M. Hamdi Yazır bu kelimeyi sel kusuğu olarak çevirmiştir.

Bundan böyle seni okutacağız. Yani “Sana böyle işte emrimizden bir ruh vahyettik. Oysa sen kitap nedir bilmezdin.” (Şûrâ, 42/52) değerli hitabıyla hatırlatıldığı üzere sen kitap nedir, okumak nedir, bilmezken bundan böyle Cebrail vasıtasıyla sana okuyacağın bir kitap olan Kur’an’ı vahyederek indirip belleteceğiz. Ve unutmayacaksın. Ancak Allah dilerse başka. Çünkü o unutturmak isterse unutturur. Yani böyle unutmamayı kesin olarak vaad edip haber vermek, Allah’ın onu artık okutturmaya gücü yetmeyecek manasına gelmez. Onu hiçbirşey aciz bırakamaz. Böyle kuvvetli bir hafıza gücü verdikten sonra o dilerse bu gücü çeker alır. Fakat Allah’ın yardımıyla sen bundan böyle unutmayacaksın. Kuşkusuz ki o (Allah) açığı da bilir gizliyi de. Her şeyden ve hallerinizden açık olanı da gizleneni de bilir. Yani mahiyet itibarıyla insan kavrayışını ötesindeki her şeyi (gayb). Bunun anlamı şudur; beşeri bilgi, ebediyyen yetersiz kalmaya mahkum olduğundan, insan, ilahi vahyin yardımı olmaksızın hayatta izleyeceği yolu bulamaz.

Muhammed Esed’in bu ayetlere getirdiği yorum şöyle; Klasik müfessirlere göre yukarıdaki sözler özel olarak Hz. Peygamber’e yöneliktir ve bu nedenle ona Kur’an’ın öğretilmesini ve “Allah’ın [unutmasını] diledikleri hariç”, ondan hiçbir şeyin unutturulmayacağını kastetmektedir. Bu istisna cümleciği o günden beri müfessirleri sıkıntıya sokmuştur. Çünkü Hz. Peygamber’e Kur’an’ı vahyeden  Allah’ın  Kur’an’ın herhangi bir kısmını ona unutturacağını düşünmek pek makul değildir. Bu nedenle, ilk dönemlerden günümüze kadar pek tatminkar olmayan bir çok açıklama getirilmiştir.

Ancak yukarıdaki pasajın, görünürde Hz. Muhammed’e hitab etmesine rağmen, genel olarak insan’a yönelik olduğunu ve daha önceki Kur’an vahyi ile –yani Alak suresinin ilk beş ayeti ve özellikle Allah’ın insana bilmediğini bellettiğini söyleyen 3-5. Ayetler ile- yakından bağlantı bulunduğunu kabul edersek, sözkonusu yorum zorluğu ortadan kalkmış olur.

Burada insanı yaratış amacına uygun olarak şekillendiren ve ona doğru yolu göstereceğini vaad eden Allah’ın, ona, insanlığın biriktireceği, kaydedeceği ve kollektif olarak ‘hatırlayacağı’ bilgi unsurlarını elde etme yeteneği vereceği (ve böylece, ona ‘öğreteceği’) bildirilmektedir. Ancak Allah’ın, insana, yeni tecrübeler edinme vasıtasıyla erişilebilen ileri becerileri de kapsayan daha geniş ve zengin bilgilerin yanısıra tümdengelimci veya spekülatif bilgi unsurlarına sahip olması sonucu ‘unutturabileceği’ (başka bir deyişle terk ettirebileceği) gereksiz ve yararsız hale gelen bilgiler bunu dışında kalır.

Ancak bir sonraki cümle, dış dünyayı gözlemleme ve spekülasyon yoluyla ulaşılan bütün bilgilerin, ne kadar gerekli ve değerli olsalar da, kesinlikle sınırlı bir geçerliliğe sahip olduklarını ve bu nedenle tek başlarına nihai gerçekliği bulmamıza yetmeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.  

Ve seni kolay olana muvaffak kılacağız. Her hususta en kolay yola ve gayeye erdireceğiz. Bu başarılı olmayı sana kolaylıkla yapabileceğin bir haslet ve sende yerleşmiş bir melek yapacağız.

Onun için hatırlat. Oku unutma da hatırlat, onun içerdiği hükümleri ve bilgileri insanlara ulaştırıp öğreterek vaaz ve nasihat et, öğüt ver, düşündür. Eğer nasihat ve hatırlatma fayda verirse, ki herkes için olmasa bile muhakkak az çok faydası olur.

Tefsirciler demişlerdir ki: Rasulallah (S.A.V.) mutlak olarak öğüt vermekle memur olduğundan bu şart, esas itibariyle bir kayıt için değil, vurgu ve bir dereceye kadar hafifletmek içindir. Vurgu ifade etmesi şundandır; Aslında fasih ve düzgün olan bir öğüt, muhataplar hakkında mutlaka bir fayda ifade eder. Muhatapların ondan faydalanmak isteyip istememeleri ise başka bir şeydir. O halde ‘öğüt bir fayda verirse’ demek, olması kesin olan bir şarta bağlamak manasında olur. Bu ise ‘öğüt ver, çünkü öğüdün bir faydası olduğu muhakkaktır’ demek gibi bir vurgu ifade eder.

Muhammed Esed bu ayeti şöyle anlamıştır; O halde [başkalarına hakikati] hatırlat, bu hatırlatma ister fayda ver[iyor görün]sün [ister görünmesin]. Ve haşiyeye  “bu çeviri Begavî’nin yorumuna ve Râzî’nin bu ifadeile ilgili alternatif yorumlarından birisine dayanmaktadır” notu düşmüştür. Burada iki farklı yorum var gibi görünse de birinci yorum nihai durumda Esed’in yorumuna yaklaşmaktadır. Saygısı olan zikredecek, dinleyecek, öğüt alacak, düşünecektir. En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O bedbaht ki, en büyük ateşe, yani ahirette ebedi olan Cehennem ateşine yaslanacaktır. Sonra da orada ne ölecek ne de hayat bulacaktır. Ölmez ki, dünya azabından kurtulduğu gibi kurtulsun, hayat yani zavk veren faydası olan bir hayat da bulamaz ki, çektiği azabı ona vesile sayaral sabredip dayansın. İşte öğüt almayanların hali budur. Doğrusu kurtuluşa ermiştir, kendini fenalıklardan kurtarıp murada erdi mutluluğa erdi, temizlenen, [bu dünyada] arınmayı başaran, öğüt dinleyen, ki böylesi Rabbinin adını anıp O’na ibadet edendir.

Fakat siz ey gafil insanlar, o kurtuluşu her şeye tercih ederek temizlenmeye çalışacak yerde öyle yapmıyorsunuz da dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Onun süsünü, yemesini, içmesini, kadınlarını, lezzetlerini öne alıyor, bunlara öncelik tanıyor, bunlarla meşgul olmaktan ve o yolda mal harcayıp tüketmekten hoşlanıyorsunuz da ahiret esenlik ve mutluluğunu hazırlayan temiz ve güzel amelleri arkaya atıyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve devamlıdır. Dolayısıyla geçici olan dünya hayatı ne kadar zevkli olursa olsun, akıllı ve zeki olan insanların ahireti tercih ederek temizlenmeye ve kurtulmaya çalışmaları ve böyle olanlar için daima sonun önden hayırlı olacağını bilmeleri gerekir. Yoksa dünya hayatını tercih edenler için gün günden fena olmak ve sonu kötümserlikle beklenilenin elde edilememesinden duyulan acı içersinde karar kılmak zorunlu bir kural olur. Ahireti tercih ederek daima ilerisi için temizliğe ve iyiliğe bakışlarını diken ve o iman ile başının vergisini verip Rabbinin ismini anarak ona gitmek üzere namazını kılan, ibadetini yapan kimseler dünyada ne kadar sıkıntı ve ızdırap çekseler, sonuçta kötümser olmaz, ümitsizliğe düşmez, günden güne kurtuluş ve esenliğe doğru gitmeye ve mutlu sına ulaşmaya muvaffak olurlar. Onlar için gaye dünya hayatında kalmak değil, onun elemlerinden kurtulup Allah’ın rızasına kavuşmaktır. Haberiniz olsun ki, bu öğüt yani ahiretin dünyadan daha hayırlı ve devamlı olduğu ilk sahifelerde vardır. Önceki peygamberlere verilmiş olan sahifelerde, kitaplarda zikredilmiş ve vaadedilmiştir. Özellikle İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.

Bu iki isim geçmiş vahiylerin sadece birer örneği olarak verilmiş ve böylece insanoğlunun dini tecrübesinin devamlılığı ve bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen temel hakikatlerin aynılığı gerçeği bir kez daha vurgulanmıştır. Lafzen, “[bir kitabın] yaprakları”nı veya “kağıt tomarları”nı gösteren suhuf ismi (tekili sahife) ismi, en geniş anlamıyla kitap kelimesiyle eşanlamlıdır.

Kaynak:
 Hak Dini Kur’an Dili, M. Hamdi Yazır
 Kur’an mesajı, Muhammed Esed

 

 

 

 

 

 

 

1- Rabbinin yüce adını
2- Yaratıp düzene koyan
3- Takdir edip hidayeti gösteren
4- Otlağı çıkaran
5- Sonra da onu karamsı bir sel köpüğü haline getiren o Rabbinin yüce adını tesbih et.
6- Bundan böyle sana Kur'anı'ı okutacağız da unutmayacaksın
7- Yalnız Allah'ın dilediği başkadır. Çünkü O açığı da bilir gizliyi de
8- Seni en kolay yola muvaffak kılacağız
9- Onun için öğüt ver eğer öğüt fayda verirse
10- Saygısı olan öğüt alacaktır
11- Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır
12- O ki, en büyük ateşe girecektir
13- Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır
14- Doğrusu felaha ermiştir: Temizlenen,
15- Rabbinin adını anıp namaz kılan
16- Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz
17- Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır
18- Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır
19- İbrahim ve Musa’nın sahifelerind
e  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım