Tefsirlerde süre için aktarılan sebeb-i nüzul rivayetleri birbirlerine
yakın içeriklerle iki olay üzerine birleşmektedir. Tefsir ve hadis
disiplinlerinin geliştirdiği ölçüler kabul edilecek olursa
rivayetleri, gerçekten surenin inişine sebep olan olayı/ olayları
aktaran anlatımlar olarak görmek gerekecektir. Bazı rivayetlerde
Müşrikler, bazılarında da Yahudiler Resulullah’a gelerek ona, inandığı
Allah’ın özelliklerini sorarlar ve sure bu olay üzerine iner. Mesela Mücahid’den gelen tefsir rivayetlerinin derlendiği çalışmada,
Peygamber’e (as) soruyu soranlar Kureyş’tendir. Ali b. Ebi Hatim’den
gelen bir rivayette ise ayetlerin nüzul sebebi, ünlü Yahudi hıbr
Abdullah b. Selam’ın Müslüman oluşuna sebep olan olaydır. Abdullah b.
Selam, Resulullah’a gelir ve Resulullah ona, kendisinin Tevrat’ta
Allah’ın Elçisi olarak bildirilip bildirilmediğini sorar. Bunun
üzerine İbn Selam, Resulullah’a Allah’ın özellikleri hakkındaki
sorusunu yöneltir. Bu sırada Cebrail gelir ve sureyi vahyeder.
Resulullah surenin tamamını okuduğunda İbn Selam şahadet getirir ve
sonra da Medine’ye döner. Olay için farklı kahramanlar ileri sürseler
de rivayetler Resulullah’a yöneltilen bir sorgulamanın
gerçekleştiğinde ittifak etmektedirler. Bu bakımdan rivayetlerin
aslında bir tek olaydan söz ettiklerini söylemek mümkün görünmektedir.
Diğer taraftan rivayetlerden yola çıkarak surenin indiği zaman ve yer
hakkında fikir yürütmek mümkün olabilir. Rivayetler bizi Mekke’ye
götürmektedir. Kureyş’in yurdu Mekke’dir. Abdullah b. Selam’ın
Müslüman oluşunu anlatan diğer rivayet ise kahramanın cevabını
aldıktan sonra Medine’ye döndüğünü aktarmaktadır. Rivayetten
çıkarılacağı üzere henüz hicret gerçekleşmemiş, ancak Medine’den gelen
ziyaretçiler yoluyla Müslümanlar Medine’deki toplum ile temaslara
başlamış durumdadırlar. Tefsirler ise surenin Mekki oluşu hakkında
adeta bir söz birliği içindedirler. Gerek konu, gerek üslup itibariyle
surenin mekki olduğu söylemek mümkün görünmektedir. Sure kısa
cümlelerle Kur’an’ın en temel tezi olan Allah’ın birliği fikrini dile
getirmektedir. Mekki ve medeni ayetleri belirleme konusunda
Müslümanların yaptığı ayırımı temel alan Theodor Nöldeke’ye göre sure
Mekke’de inmiştir.
Nöldeke Mekke dönemini gerek ayetlerin konusundan gerekse
üsluplarından yola çıkarak üç ayrı safhaya ayırmıştır. İhlas Suresi bu
safhaların ilkinde 44. sure olarak inmiştir. Hz. Osman’ın nüzul
sırasına göre tertip edilmiş mushafında ise İhlas Suresi 22. sure
olarak inmiştir. Richard Bell de başka bir çok müsteşrik gibi
Kur’an’ın bir kronolojisini konuların ardıllığı esasına
dayandırmıştır. Buna göre İhlas Suresi Allah’ın kudretini ve O’nun
insanlara olan rahmetini anlatan Mekke’nin ilk dönem vahiyleri
arasında yer almalıdır.
1. SÖYLE. Bu hitap öncelikle Resulullah’a ve dolayısıyla hitap
olunabilenlerin hepsinedir. Emrin böyle açıkça ifade edilmesinde bu
tarifin bilhassa ilahi beyan olduğunu ve bunun aynen söylenmesi ve
böylece beyan edilmesi gerektiğine tembih vardır.
İbni Sina bu surenin tefsirinde zamirin Allah Teala’nın zat
mertebesinde ancak ‘hüve’ yani ‘O’ demekten başka bir şekilde idrak ve
ifade olunamayacağına işaret olduğunu söylemiştir. Yani kendisini
ancak hakkıyla kendisinin bildiğini, zatını akıllarının almasının
mümkün olmadığını, bundan dolayı zat mertebesinde ancak ‘hüve’ demekle
tarif edilebilecek olan vacibul vücud Hak Teala’nın zatı ve hüviyeti
demektir.
Fahreddin Razi de demiştir ki: Burada hüve, Allah ve ehad olmak üzere
üç lafız vardır. Her biri taliplerin makamlarından bir makama
işarettir. Birinci makam, mukarrebin makamıdır ki, Allah’a gidenlerin
makamlarının en yükseğidir. Bunlar ki varlıkların varoluş açısından
tek tek mahiyet ve hakikatlerine bakmışlar, Allah’tan başka bir mevcut
görmemişlerdir. Çünkü lizatihi varlığı vacip olan ancak Hak Teala’dır.
O’ndan başkası lizetihi mümkündür. Lizatihi mümkün olan da varoluş
açısından tek tek mahiyetine bakılınca ma’dumdur, yani yok
hükmündedir. Bundan dolayı onlar akıl gözleriyle Hak Sübhanehu ve
Teala’dan başka var olan göremezler. ‘Hüve’ mutlak anlamda bir
işarettir. Fakat işaret mutlak olsa da işaret olunan belli ve muayyen
oluca, o mutlak o muayyene ait olacağından, söz konusu mukarrebin
nazarında ‘hüve’ denilince Hak Sübhanehu ve Teala’ya işaret olur ve
onlar için tam ve yeterli bir bilgi demektir.
Bu iki mülahazaya göre ‘hüve’ zamiri, Allah Teala’nın ismine değil,
doğrudan doğruya zatına racidir demek oluyor. Fakat bunu böyle anlamak
için ‘hüve’ lafzını zamir değil, esma-i hüsnadan ilahi bir isim diye
kabul etmek daha uygun olur. Nitekim zamir sıfatla tavsif olunmadığı
halde Bakara 163’ de olduğu gibi, zamir rahman ve rahim sıfatlarını
almıştır. Bundan dolayı ‘hüve’ nin Allah’ın isimlerinden olduğunu
söyleyenler olmuştur. O halde gerek zamir gerek isim olarak Allah’ın
zatına işaret olduğuna göre, bu ‘hüve’ mübtedasını haberi Allah’ın
ismidir, ‘ehad’ de haberden sonra ikinci haberidir. Buna göre mana ‘O
Allah’tır, birdir’ demek olur. Hüve denilmekle mutlak bir varlık ifade
edilmiş olduğu için mümkünat cinsinden olan arızı varlıkları haddi
zatında varlık görmeyen ve hakiki varlık olarak yalnızca kendi
zatından başka bir sebebe muhtaç olmayan, kendisi bizatihi ve lizatihi
varoluşunu gerektiren ve bir an için bile yokluğunu farz ve tasavvur
etmek imkanı olan vacibül vücud ve vir Cenab-ı Hakk’ın zatını
tanıyanlara karşı ‘O’ demekle belli bir tanımlama yapılmış olur.
İkinci makam, ‘Ashab-ı Yemin’in makamıdır ki, bunlar Cenab-ı Hakk’ı
mevcut tanırlar, halkı da mevcut tanırlar. Bundan dolayı bunların
gözünde ister istemez ‘kesret’ denilen çokluk meydana gelir. Bir
varlığı vacip olan ve yok olması imkanı bulunmayan Hakk’ın zatı, öbürü
de yok iken var olan, var iken yok olabilen yaratılmışların
çokluğudur. Bundan dolayı sürekli değişip duran bu geçici varlıklara
‘O’ demek uygun olmaz. Ancak bu kesret arasında ‘O’ sözü tek başına
Cenab-ı Hakk’ı ifadeye yetmez. Hakkı halktan ayıracak bir belirleyici
gerekir. Bunların ‘O’ sözünden Hakk’ın zatını anlamaları için ‘hüve’
lafzına Allah isminin de eklenmesine ihtiyaçları vardır. İşte bunlar
için ‘hüve Allah’ denilmiştir. Çünkü Allah, kendisinden başka her
varlığın kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise her şeyden müstağni
bulunduğu bütün kemaş sıfatlarını zatında toplamış ve ilahlığa hak
kazanmış bir mevcut demektir.
Üçüncü makam ‘Ashab-ı Şimal’in makamıdır ki, hepsinin aşağısıdır.
Bunlar vacibul vücudun, ilahın birden fazla olmasını caiz görürler.
İşte bunları reddetmek ve sözlerini geçersiz kılmak için ‘ehad’ (bir)
diye açıkça tasrih ve ifade edilerek ‘kul hüve Allahu ehad’
denilmiştir.
Bu ‘hüve zamirinde diğer bir vecih de bunun ‘zamir-i şan’ olmasıdır ki
, meşhur olan da budur. Gerek surenin istiklali gerek lisanın belagatı
açısından bu daha uygundur. Bilindiği üzere ‘zamir-i şan’ söylenecek
olan cümlenin önemini ifade etmek için cümlenin evveline getirilip
şana irca edilerek, işin önemi hakkında ‘önemli olan şudur ki’
anlamında kullanılır. Bu suretle haberi ‘Allah’u ehad’ cümlesi olmuş
olur. Bunda ‘hüve’ zamiri, hakikatte ifadesi lazım gelen mutlak bir
‘şan’ olarak duyuran mübteda, onu batında ve zahirde bütün kemal
sıfatı ile tecelli ettiren ‘Allah’ ism-i celali de mübteda; ‘ehad’
Allah’ın zatını kesretten tenzih ile onun birliğini ispat eyleyen
haberi, bu haberle Allah’ın birliğini ifade eden bu cümle dahi ‘hüve’
mübtedasının haberi olarak onunla birleşip onu beyan eylemiştir.
Demek ki o şan Allah’ın birliği hükmünden ibarettir. Zaten esas maksat
da o hükümden ibaret olduğu için açıklanmak istenen şey Allah’ın
birliği gerçeğinden ibaret olmuş olur. O Allah, Cemal ve Celal
sıfatlarının hepsine hakkıyla ve eksiksiz olarak sahip olduğu ve
bütünüyle varlığı kendisine ait bulunduğu cihetle ilahlık kendisinin
hakkı olduğu kesinlik kazanır. İşte gerçek mabud olan Allah birdir,
ikincisi olmayan tektir, biriciktir. Evvel ve ahir ortaktan münezzeh
‘Hiçbir şekilde benzeri olmayan’ (Şuara 11) hep birdir, yegane birdir.
‘Ehad’ lafzı bir demek olan ‘vahid’ anlamında dahi kullanılır ise de
aslında aralarında önemli farklar vardır. Vahdetin kendinden başkasını
nefyetmek demek olan esas manasında ehad sözü en beliğ olan ifadedir.
‘Vahid’ kelimesi izafi ve itibari de olabilir ve sayısal bir anlam
ifade der. ‘Ehad’ ise zatın ne bölünme ne izafiyet ne de başka birisi
şeklinde hiçbir sayıyı kabul etmeyen, hiçbir şekilde iki olması ve ya
ikinci biri bulunması ihtimali olmayan gerçek birdir, hep bir ve daima
bir demektir. ‘Vahid’ ile ‘Ehad’ eş anlamlı kelimeler değillerdir.
Razi’nin naklettiği şekilde Ezhari demiştir ki, Allah Teala’dan başka
hiçbir şey ‘ehad’ ile tavsif olunamaz. Ehad Allah’ın sıfatlarından bir
sıfattır ki, yalnızca kendisine mahsustur. O’nda O’na hiçbir şey ortak
olamaz. Bundan başka vahid ile ehad daha bir daha bir çok bakımdan
farklılıklar ortaya koymuşlardır. Bunlardan bir tanesi de vahid ehadde
dahildir, ahcak ehad vahidde dahil değildir. Yani ehad sözü vahid
kavramını da içine alır, lakin her vahid, ehad demek olmaz. Ehad
denilmekle vahid denilmiş olur, fakat vahid denilmekle ehad denilmiş
olmaz.
Ebulbeke’nın ‘Külliyat’ında özet olarak şöyle denilir: Allah’a vahdet
ıtlak olunur, ancak onunla bölünme ve parçalanma olmamak murat olunur.
Bu manada vahid çok kullanılır. Bazen de vahdet, sayı ve çokluğun
karşıtı olarak kullanılır. Bu anlam için daha çok ‘ferd’ ve
‘ehad’kelimeleri kullanılır.
Vahidin iki anlamı vardır: Birincisi vahdet kendisiyle kaim olandır.
Bu anlama göre vahid bölünmez ve parçalanamaz demektir. İkincisi
zatında eşi, fiillerinde ve sıfatında benzeri olmayan demektir. Kendi
varlığında bu iki mananın ikisiyle de hakikaten vasıflanmış olan
Allah’tan başka biri yoktur. Çünkü yaratılmışlardan ceher-i fert gibi
bölünme kabul etmeyen varlıklar da aynı özelliğe sahip başka emsal ve
benzerlerine sahip bulunabilir. Arş ve Kürsî gibi benzeri olmayan, ay
ve güneş gibi nev-i şahsına münhasır bulunanların hepsine birer benzer
yaratmak daima mümkündür. Fakat Allah Teala’nın bölünmesi ve cüzlere
ayrılması muhaldir, O’nun misli ve benzeri de yoktur.
Tevhid’in üç mertebesi vardır:
Birincisi: ‘Tevhid-i Zat’ mertebesidir. Bu istihlâk makamıdır.
‘Fenafillâh’ makamıdır ki, Allah’tan başka mevcut yoktur. Var
zannedilenlerin hepsi fani olur da yalnızca bir tek zatullah baki
kalır.
İkincisi: ‘Tevhid-i Sıfat’ mertebesidir ki, müteferrik olan her
kudreti O’nun kudretinin şümûlünde, her bilgiyi O’nun ilm-i
kâmilinde yok olmuş görmek ve hatta her kemâli O’nun kemâlinin nurunda
bir lem’a görmek demektir.
Üçüncüsü: ‘Tevhid-i ef’al’ mertebesidir ki, bu da varlıkta Allah’tan
başka gerçek etki sahibi olmadığına ilme’l yakîn, ayne’l yakîn ve ya
hakka’l yakîn olarak inanmaktır.
Razi tefsirinde der ki, Allah Teala’nın sıfatı ya izafiyye (yani
subutiyye) veya selbiyyedir. İzafiyyesi alîm, kadir, mürid, hallâk
dememiz gibidir. Selbisi de cisim değil, cevher değil, araz değil
dememiz gibidir. Mahlukat evvela sıfatın birinci nevine, sonra da
ikinci nevine delalet eyler. Allah dememiz sıfat-ı izafiyyenin
bütününe delalet eyler, ehad dememiz de sıfat-ı selbiyyenin bütününe
delalet eyler. Binaenaleyh ‘Allah birdir’ dememiz, beşer aklına layık
olan irfanı ifade etmede tam olur. Allah lafzı sıfat-ı izafiyyenin
bütününe delalet eder diyoruz, çünkü Allah ibadet edilmeye layık
olan ve ona hak kazanmış olan zattır. İbadet edilmeye hak kazanmak
ancak yoktan var etmek ve ilk baştan yaratmakla, istiklal sahibi
olmakla olur. İcadda istiklal ise tam kudrete, nüfuzlu iradeye,
külliyat vecüzziyata tam anlamıyla vakıf olan bir ilme malik olmakla
olur. İşte bunlar sıfat-ı izafiyyenin bütünüdür. Sıfat-ı selbiyyenin
bütününü içinde toplayan sıfatta ehadiyyettir. Çünkü ehadiyyet,
hakikatin nefsinde terkip ve teaddüt cihetlerinin hepsinden münezzeh
bir müfred olması demektir. Zira mürekkep olan o terkibi elde
edebilmek için kendinden başkasına da muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan
her bir varlığın parçaları da o terkibi meydana getirebilmek için
başka parçalara da muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan her varlık da
lizatihi mümkündür. Binaenaleyh her mürekkep olan lizatihi mümkündür.
Kainatın hepsinin kaynağı olan Allah’ın lizati mümkün olması ise
mümtenidir. Bundan dolayı da O haddizatında ferddir, ehaddir. Ehad
olunca da mütehayyiz (yer tutan bir şey) olmaması vacip olur. Çünkü
her yer tutanın sağı soluna aykırıdır. Böyle olan da bölünebilir
demektir. O halde ehadin mütehayyiz, yani yer işgal etmesi akıl
dışıdır. Mütehayyiz olmadığı, yani mekanda yer işgal etmediği için,
cihet ve yönlerden hiçbir şeyin içinde değildir. Onun bir şeye hulul
etmemesi vacip olur. Çünkü bir yer işgal eden, işgal ettiği yerle
birlikte ele alınınca ehad olmaz. Ne hal ne de yer söz konusu olmayınca
hiçbir şekilde değişkenlik de söz konusu olmaz. Zaten ehad olunca vahd
olması gerekir. Çünkü iki vacibu’ul vücud farz olunsa vücupta
ortaklık, belirginlikte farklılık kazanmış olurlardı. İştirak edilen
nokta temayüz edilen noktanın gayri olacağından o vaciplerden hiçbiri
de mürekkep olmuş olur. Binaenaleyh ehadiyyet vahidiyyeti de gerekli
kılmış olur. Tam anlamıyla tek olan ve eşsiz olan tam anlamıyla bir
olur.
Şüphe yok ki, bütün mesele alemde kendimiz de dahil olduğumuz halde
yokken var, varken yok edilip durduğunu görmekte olduğumuz âfâki ve
enfüsî çoklukların başlangıç mercii olan Allah Teala’nın birliğini
tanıtmak için onunla onun eseri olan yarattığı olan çokluklar
arasındaki ilişkiyi ifade eden sıfatları göz önünde bulundurmak
meselesidir. Bunda zaruret vardır. Çünkü ulûhiyet fikri, ilahi sıfat
ve özellikleri iyi kavrayabilme meselesidir. Kuvvetsiz madde, fiilsiz
ve eylemsiz feza, ilimsiz tabiat gibi sıfatsız olarak sadece o diye
mülâhaza olunan zat kavramında vasıf demek olan bir kemal, bir hüsün
ve hayır mülahaza edilmiş olmaz. Olmayınca da onun hamd ü senaya layık
olup olmadığı bilinmiş olmaz. Oysa ulûhiyet ve mabudluk her türlü
hamde ve medhe hak kazanmış olmayı ifade eden subuti ve selbi sayısız
ve sonsuz kemal sıfatlarının güzellik, yükseklik nisbetlerinin hepsini
içine alan en has ve en seçkin bir sıfattır. Bu imtiyaz ve yalnızca
ona mahsus olan bu özellik, hakikatte onun zati birliğinin ifadesidir.
Bununla vasıflanmış olan zatın birden ziyade olmasına ve onun zatında
ve sıfatlarında şeriki ve ortağı bulunabilmesine zaten engeldir.
Evvela zat, zatında tevhid edilmedikçe sadece sıfatlarda tevhid
edilmesi ortak koşmaktan ibaret olur. İki üç şey aynı sıfatta
birleşebilir. Ortaklık denilen şey de zaten bir takım zatların bir
şeyde ya da birkaç şeyde birleşmesinden başka bir şey değildir.
Müşriklerin yaptığı da çeşitli zatları ilahlık vasfında cinsî birlik
veya neviyye ile birleştirmektir. Bütün bunlara karşı her türlü şirk
kusurundan kurtarmak ve bütün şüphelerde uzaklaştırmak için Allah
Teala’nın ehadiyyetini tanıtmak üzere ‘De ki, Allah tektir’
buyurulmuştur. Şurası herkesçe bilinmektedir ki, bir çok sıfatların
bir bölümüyle değil, sıfat olarak yalnızca bir zatta toplanması şirki
gerektirmez. Aksine o zatın kemal ve biricikliğini gerektirir. Birçok
zatların bir sıfatta ve ya herhangi bir konuda birleşmesi aynıyla
şirktir. Çünkü sıfat iç içe girer de zat iç içe girmez. Bundan dolayı
din alimleri demişlerdir ki, Allah’ın zatında sıfatların çok ve
çeşitli olduğuna inanmaktan dolayı şirk lazım gelmez, fakat aynı
sıfatta birleşen zatların sayıca çokluğuna inanmak tamamıyla şirktir.