|
KALEM
SURESİ
|
Haz:
Nalan BİLGEN
nalanbilgen@patikalar.net |
|
PATİKALAR’ın
kuşkusuz önemli patikalarından biri de Tefsir Sayfası. Her ay,
dönüşümlü olarak sunmaya çalışacağımız bu sayfada, konu
ayetler olunca, kalemimin titrediğini hissediyorum.
Kalem Suresi’nin, Alak Suresi’nden sonra mı nazil olduğu
yoksa Müddessir Suresi’nden de sonra üçüncü sırada mı yer
aldığı konusunda farklı görüşler olmasına rağmen, üzerinde
ittifak edilen husus şudur ki; Kalem Suresi, Kur’an’ın ilk
nazil olan bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Bunun yanında
Hz. Peygamberin ilk vahyi almasıyla birlikte -M.610- üç yıl
boyunca sözlü vahiy almadığına dair görüşler vardır. Açıkçası
Alak Suresi’nden sonra nazil olduğunda şüphe olmayan Kalem ve
Müddessir surelerinin içeriği, böyle bir dönemin varolabileceği
ihtimalini kuvvetlendirir. Zira, Mekke Dönemi kronolojisi tam
olarak bilinmemesine rağmen bilinen bir gerçek vardır ki, o da,
Hz. Peygamberin ilk vahyi aldıktan sonra yaklaşık üç yıl
boyunca umuma tebliğ yapmadığı, ancak mesajlarda yer alan
anlayış ve tavırları kendilerine yakın bulan dostlarına, bu
mesajlara özel olarak ilettiğidir. Hz. Peygamber sırası geldiğinde
Kur’ani mesajı umuma tebliğ etmiş ve bu da Mekke’nin zengin
tüccarlarının muhalefetine neden olmuştur. Surenin tarihsel
arka plânına bakıldığında bu tür bir muhalefetin varolduğu
görülür, dolayısıyla bu surenin üç yıllık bir zaman sürecinden
sonra nazil olan Kur’an pasajlarından biri olduğu kabul
edilebilir.
RAHMAN
VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADINA...
1-
Nun.
DÜŞÜN kalemi; ve (onunla) yazdıklarını !
2- Sen bir deli değilsin, Rabbinin nimeti sayesinde! 3- Ve senin
için kesintisiz bir ödül vardır; 4- çünkü sen, üstün bir
hayat tarzına sahipsin; 5- ve (bir gün) sen de göreceksin,
onlar, (şimdi seni küçümseyenler) de görecekler, 6-
hanginiz(in) akıldan yoksun olduğunu.
7 Gerçek şu ki, yalnız senin Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını
bilir ve yalnız O’dur, kimin doğru yolda olduğunu bilen.
8 - O halde, hakikati yalanlayanlar(ın arzu ve özlemlerin)e
uyma: 9 - onlar senin (kendilerine) yumuşak davranmanı isterler
ki kendileri de (sana) yumuşak davransınlar.
10- Ayrıca, yemin edip duran alçağa uyma,
11- (Yahut) iğrenç dedikodular yapan iftiracıya,
12- (yahut) iyiliğe mani olana, (yahut) günahkar zorbaya, 13-
(yahut) ihtiraslarına esir olmuş zalime, ve bütün bunların ötesinde
(hemcinslerine) hiçbir faydası dokunmayana.
14- Onun mal-mülk ve çocuk sahibi olmasından mıdır 15- ki ne
zaman mesajlarımız böyle birine iletildiyse, "Bunlar eski
zaman hikayeleri" demişti.
16- (Bunun için) Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet
ile damgalayacağız.
* * *
Surenin başında yer alan ve bir çok müfessir
tarafından Huruf’u Mukatta olarak kabul edilen ‘nun’
ifadesinin, "mürekkep balığı" ya da " mürekkep
hokkası" gibi özel anlama gelen ve aynı telaffuza sahip
ismin kısaltılması olduğu şeklindeki görüşler de vardır.
Bunu rağmen genel kabul, Huruf’u Mukatta denilen ‘kopuk-kesik
harflerin, Kur’an kronolojisinde ilk kullanımının burada olduğudur.
Huruf’u Mukatta’nın ne anlama geldiği başlangıçtan beri müfessirlerin
aklını karıştırmıştır. Ne Hz.Peygamber’in, kendisinden
nakledilen hadislerde bu konuya temas ettiğine ve ne de
Sahabi’lerin o’ndan bu konuda bir açıklama istediklerine
dair elimizde hiçbir delil yoktur. Bilhassa Batılı Kur’an Araştırmacıları’nın
Kur’an’ın toplanılması aşamasında, bu harflerin özel sıra
ve yer belirlemede kullanılan işaretlemenin bir sonucu olduğu
yolundaki görüşleri birer iddiadan öteye gidemez. Zira bu
harfler daima besmeleden sonra yer alır. Besmelenin ise tashih işlemine
değil metne ait olduğu ve ne Hz. Paygamber’in sağlığında
ne de daha sonraki tedvinciler tarafından eklenmiş harici işaretler
olmadığı hakkında kesin deliller vardır. Bütün Sahabe’nin
-elbette Hz. Peygamber örneğine uyarak- mukatta’at’ı, başında
bulundukları surelerin ayrılmaz bir parçası saydıkları ve kıraatlarında
da buna göre davrandıkları şüphe götürmez bir gerçektir. Tüm
Müslüman müfessirlerin görüşleri böyledir. Bunların çoğu
bu harfleri kelime ve ibarelerin kısaltmaları olarak izaha çalışmışlardır,
ancak onların izahları da Avrupalı alimlerinki kadar keyfi
izahlardır ve ayrıntılarda da aralarında ittifak yoktur. Yine
bir kısmı bu harflerin kısaltma oldukları görüşüne karşı
çıkmakta, ancak bunların özel önem taşıyan sayıları gösterdiğini
kabul etmekte veya diğer değişik yollarla izah etmektedirler. Görüşlerin
farklılığı sorunun çetrefilliğini göstermektedir.
Konuyla ilgili olarak şu hususu belirtmek gerekir. Bu harflerin
bulunduğu surelerin çoğunun, kitaba, Kur’an’a ya da vahye
ilişkin atıflarla başladığı, bu harflerin vahyedilen metne
ait olduğu gerçeğini teyit etmektedir.
Nihayet bu harfler hakkında yapılan tüm açıklamalar tatminkar
değildir, başladığımız gibi bitiriyoruz; harfler esrarengiz
olup, bir o kadar da kafa karıştırıcı yorumları vardır.
Kur’an’ın bir çok yerinde, önemli nazım özelliklerinden
biri olan yemin edatları yer almaktadır. ’Ve’ yemin edatının
kendisinden sonra belirtilen gerçeğe ya da gerçeğin kanıtına
ağırlık kazandırmak için kullanıldığı ilk yerlerden biri
de burasıdır. M. Esed, mealinde ‘ve’ yemin edatının bu
fonksiyonunu göz önüne alarak, "Düşün .. kalemi ve yazdıklarını
.." gibi bir çeviriyi tercih etmiştir.
Kur’an terminolojisinde üzerine yemin edilen nesne ve yemin üslubundan,
yeminin ilk muhataplarının zihinlerinde önemli bir yer işgal
ettiği ve günlük hayatlarında bir olgu olduğu anlaşılıyor.
Kur’an, vahyin zihinlerde oluşturacağı etkiyi kuvvetlendirmek
ve dikkatleri toplamak için sık sık bu edatları kullanır.
Medine
Dönemi ayetlerinde ise hemen hemen hiç görülmezler. Nitekim
burada, yemen edilen ‘kalem ve yazdıkları’, Peygambere gelen
vahye yaptığı vurguyla, dolayısıyla Hz. Muhammed’in
peygamberliğinin gerçekliğini vurgulama açısından önemli
bir ifade.
Bu önemli vurgunun ardından, ikinci ayette yer alan ve ileri dönem
Mekki ayetlerde sıkça karşımıza çıkan ‘mecnun’ ithamı
gündeme gelmektedir. Bu itham, Hz.Peygember’e yöneltilen,
"büyücü" ve "kahin" ithamlarıyla benzer
anlamlar içerir. Baştan beri Hz. Muhammed’in peygamber olmadığını
ve söylediklerinin de vahiy olmadığını, olsa olsa şiir
olabileceği yolundaki itirazlarıyla müşrikler, Hz.
Muhammed’e ‘mecnun’ demekte gecikmezler. Zira şairin de doğaüstü
güçler ile olan ilişkisi nedeniyle -ki bu doğaüstü gücü
cin olarak isimlendirmişlerdir- gaybın (bilinmeyenin) bilgisine
ulaştığını ve bir ‘mecnun’ olduğunu düşünmektedirler.
Elbette bu itham o’nun gerçekten vahiy almadığını dile
getirmek için kullandıkları, ileri dönemde çok daha kasıtlı
ve plânlı bir karalama ve alaya alma politikalarının önemli
ithamlarından biridir. (51/Zariyat 52; 52/ Tur 29-31; 15/ Hicr
6-7; 26/ Şuara 210-212; 7/ Araf 184; 23/ Mü’minun 69-70). Bu
kelime yedinci yüzyıldan sonra, ‘deli’ şeklindeki bugünkü
modern anlamına kavuşmuştur.
Yine Hz. Peygamber müşriklerce ‘atalarının dininden ve
geleneklerinden çıkmış bir kimse’ olarak görülmüş ve
‘meftun’ (sapık) olarak suçlanmıştır. 7. ayette buna bir
itiraz vardır. Bu yoğun alay ve suçlamaların ortasında Hz.
Peygamber’in zaman zaman güç duruma düşmemesi ve moral
bozukluğu yaşamaması düşünülemez. İşte tam bu noktada
Kur’an, Hz. Peygamber’i desteklemiş ve onu yönlendirmiştir.
Bu bağlamda bilhassa 5, 6 ve 7. ayetlerin müthiş bir destek ve
moral içeriği olduğu söylenilebilir.
9. ayet içerdiği anlam itibariyle, bazı oryantalistler tarafından
istismar edilen ve üzerinde spekülatif yorumlar yapılan
ayetlerden biridir. Muhalefetin yoğunlaştığı dönemlerde,
Mekke tüccarlarının Hz. Peygamber ile uzlaşma çabalarının
olduğu doğrudur. Bu ayette bu tür bir çabanın oldu€una yapılan
bir atıf vardır, devamındaki ayetlerde ise Hz. Peygamber’e uğraşması
gereken insan tipi gösterilmektedir. Dikkat edilirse bu tipleme
tam da Mekke’nin zengin tüccarlarını yansıtmaktadır. İşte
bu tipleme 14. ve 15. ayette biraz daha kesinleşmektedir. Onlara
ne zaman böyle bir mesaj ulaşsa, "Bunlar eskilerin masalları!"
tepkisini verirler. Bu ifade, Kur’an’da yaklaşık on iki
yerde geçer ve genellikle ahiret ile ilgili bağlamlarda, müşriklerin
haşrolunmaya gösterdikleri itirazları ifade eder. Surenin
ilerleyen bölümlerinde, Kıyamet Günü’ne değinen ifadeler
bu bağlamda ele alınabilir. Sonuç itibariyle bu pasaj, baştan
itibaren Hz. Peygamber’e destek çıkan ve muhaliflere de yoğun
eleştiri okları içeren ifadelerden oluşur, nihayet 16.
ayetteki son derece etkili bir tehditle pasaj son bulur.
17-
Ve Biz o (günahkar)ları (sadece) sınayacağız, tıpkı ağaçtaki
meyveleri ertesi gün kesinlikle toplayacağına yemin eden bazı
bahçe sahiplerini sınadığımız gibi; 18- ve onlar (Allah’ın
iradesi ile ilgili) hiçbir istisnai kayıt da koymamışlardı :
19- bunun üzerine, onlar uykudayken Rabbinden (gelen) bir salgın
o (bahçeyi) sarmıştı, 20- ve ertesi gün (bütün bitkiler)
sararıp kurumuştu.
21- Sabah erken kalktıklarında birbirlerine seslendiler: 22-
"Meyve toplamak istiyorsanız erkenden tarlanıza
gidin!"
23- Derken yola koyuldular, giderken fısıldaşıyorlardı: 24-
"Bugün hiçbir yoksul, bahçeye girip (siz habersizken) yanınıza
(sokulmayacak)! " 25- ve amaçlarına ulaşmaya kararlı bir
şekilde erkenden kalkıp gittiler.
26- Ama bahçeye bakıp onu (tanımaz halde) görünce:
"Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız!" diye bağırdılar;
27 (ve sonra da) "Hayır, galiba elimizden çıkmış!"
(dediler).
28- Aralarındaki en akl-ı selim sahibi olanı, "Ben size.
Allah’ın sınırsız şanını yüceltmelisiniz demedim
mi?" diye sordu.
29- Onlar: "Rabbimizin şanı yücedir! Doğrusu biz zulüm işliyorduk"
diye cevap verdiler; 30- ve sonra dönüp birbirlerini suçlamaya
başladılar.
31- (Sonunda) "Yazıklar olsun bize!" dediler, "Gerçekten
biz küstahça davranmıştık!
32- (Ama) belki Rabbimiz yerine daha iyisini bize bağışlayacak;
Biz de ümitle O’na yöneleceğiz!"
33- İŞTE (bazı insanları bu dünyada denemek için verdiğimiz)
azap böyledir; ama öteki dünyada (günahkârların uğrayacağı)
azap daha şiddetli olacak; keşke bunu bilselerdi!
34- Çünkü, (yalnız) Allah’a karşı sorumluluklarının
bilincinde olanları Rabbleri katında mutluluk bahçeleri
beklemektedir.
*
* *
Bu pasaj, Kur’an’ın önemli didaktik formlarından biri olan
"mesel"in en iyi örneklerinden birini içerir.
‘Afetli Bahçe’ olarak da bilinen bu meselde de diğer
meseller gibi irşadi unsurun hakim olduğu söylenilebilir. Bahçe
sahipleri bir sınamaya tabi tutulurlar. Ellerindeki bahçeleri
‘Allah dilerse’ şeklinde hiçbir ihtiyat kaydı koymadan
hasat etmeye ve yoksulları da bahçenin ürünlerinden mahrum
etmeye karar verirler. Bu tavrın bir önceki pasajda tasvir
edilen ve ucu Mekkeli tüccarlara kadar varan tiplemeye ait olduğu
söylenilebilir. Bu noktada müşriklerin de benzer bir sınamaya
tabi tutuldukları, ayrıca peygamberin getirdiği vahye inanma
tercihinde de bir imtihan içinde oldukları ifade edilmektedir.
Bu imtihanı geçemeyen şiddetli bir azaba uğrar, inanan ve iyi
işler yapanlar ise mutluluk bahçelerine layıktırlar.
*
* *
35- yoksa, Bize teslim olanlara suçlular
ile aynı mı davranalım?
36- Sizin neyiniz var? (Haklı ile haksız arasındaki) yargınızı
neye dayandırıyorsunuz?
37- Yoksa dönüp baktığınız (özel) bir kitabınız mı var,
38- içinde istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz (bir kitap)?
39- Yoksa verece€iniz her hükmün sizin (meşru hakkınız)
olacağına dair Kıyamet Günü’ne kadar Bizi bağlayan sağlam
bir vaad mi aldınız?
40- Onlara sor hangisi bunu yüklenecek! 41- Yoksa görüşlerini
destekleyen bilge kişiler mi var? Peki, iddialarğnda samimi
iseler kendilerini destekleyenleri göstersinler, 42- insan
bedeninin bir kemik yığınından ibaret hale getirileceği Gün
ve onların, (şimdi hakikati inkar edenlerin, Allah’ın
huzurunda) secde etmeye çağrılacakları ama onu yapmaya güçlerinin
yetmeyeceği Gün:
43- (işte o Gün) gözleri zilletin ağırlığıyla ürkekleşip
durgunlaşacaktır; çünkü hayatta iken (Allah’ın huzurunda)
secde etmeye çağrılmaları (boşa gitmişti).
44- O halde bu haberi yalanlayanları Bana bırak. Onları, ne
olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde, yavaş yavaş alçaltacağız:
45- çünkü onlara bir süre belli bir üstünlük versem de
Benim ince plânım son derece sağlamdır!
46- Yoksa, (Ey Muhammed) onlardan bir karşılık isteyeceğinden
ve böylece (seni dinledikleri için) borç yükü altında
kalacaklar (ından mı korkuyorlar)?
47- Yoksa, (bütün varoluşun) gizli gerçekliği (nin) kendi
kavrayış alanları içinde (olduğunu), böylece (zamanla) onu
yazabileceklerini mi (zannediyorlar)?
*
* *
Müslimun (tekili müslim) teriminin Kur’an’ın vahiy
tarihinde ilk kullanıldığı yer burasıdır. Müslüman, yani
‘Allah’a teslim olanlar’ ve İslam, yani ‘Allah’a
teslimiyet olarak çevrilen bu kelimelerin terimsel olarak
kurumsallaşmış kullanımı, yani özellikle Hz. Peygamber ve
izleyicileri için kullanılması, kesinlikle Kur’an sonrası
bir gelişmedir ve bu nedenle de bir Kur’an çevirisinde
kurumsallaşmış anlamda kullanılmamalıdır. (M. Esed)
Mekkelilerin Hz. Peygamber’e yönelttikleri suçlamalardan biri
de, Hz.Peygamber’in "İbrahim’in Din"i bozduğudur.
Kendilerinin ise "İbrahim’in Din"i üzere olduklarını
söylerler. Pasajın içeriğinden, Peygamber ve muhataplarının
ciddi bir tartışma ortamında oldukları anlaşılmaktadır. Bu
mücadele ve tartışmaların, anbean meydana geldiği
ifadelerdeki çoğul muhatap zamirlerinden çıkarılabilir.
Muhataplar Kur’an tarafından sorguya çekilmekte ve Hz.Peygamber’e
yaptıkları itirazlara karşı itirazlar verilmektedir.
42. ve 43. ayette atıfta bulunulan Kıyamet Günü ve ceza ile
ilgili ifadeler oldukça önemlidir. Vahyin inmesiyle başlayan
yirmiüç yıllık süreçte gündemde kalan en önemli konulardan
biri de Ahiret İnancıdır. Kur’an’ın genelinden şunu
biliyoruz ki; Müşriklerin Hz.Peygamber’in peygamberliğine
olan itirazlarından sonra itiraz ettikleri en önemli husus
Ahiret Günü ve Hesap’tır. 44. ayette yalanlanan haber de hem
özel olarak Ahiret Günü’ne hem de genel olarak Hz.Peygamber’e
gelen vahye yapılan bir atıf olmalıdır. Yalnız burada önemli
bir husus; her halukarda sadece Allah’ın yalanlayanları
cezalandırıp cezalandırılmayacağına karar vereceği,
cezalandırsa da nasıl cezalandıracağına yine sadece O’nun
karar ve yetki sahibi olduğudur. (M. Esed). Bu noktada 44. ve 45.
ayetler Hz.Peygamber’ e destek mahiyetinde olduğu kadar, müşriklere
de etkili bir tehdittir.
47. ayet, -Hamdi Yazır’ın çevirisiyle "Yoksa, gayb onların
yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?"- Kur’an’da sıkça
tekrarlanan bir sorudur. Bu soru genellikle muhaliflerin itirazlarını
çürütme maksatlı kullanılan argümanlardan biridir. Müşriklerin
bilhassa, ahiret, putlar, melekler, şefaat, vahiy, haşr, ceza,
Hesap Günü... gibi konulardaki iddialarının birer safsatadan
ibaret olduğunu vurgulamak için, Kur’an bu soruyu sık sık
sorar. Gayb teriminin vahiy kronolojisinde ilk kullanımı buradadır.
İnsanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, onu aşan
hakikatin tüm safhalarını ifade eder. Örneğin ahiretteki
hesap ve sonucundaki mükafat ya da ceza bizim kavrayış alanımız
dışındadır. Allah’ın Kur’an’da bize bildirdiği dışında
bu konuyla ilgili bilgimiz yoktur. Kur’an’da ise gayb
(bilinmeyen)’in bilgileri, bildiğimiz dünyadan benzetmelerle
bize anlatılanlardır, örneğin cennet yada cehennem tasvirleri.
Bu nedenle, bilimsel gözlemlerle ispatı ya da reddi söz konusu
olamaz. Hatta genel kabul görmüş spekülatif düşünce
kategorileri içinde bile yeterli biçimde kapsanamaz.
48-
ÖYLEYSE, Rabcinin hükmüne sabırla katlan ve öfkeye kapılıp
da sonra (ızdırap içinde) haykıran büyük balık sahibi gibi
olma. 49- (Ve hatırla:) o'na Rabbinin nimeti ulaşmamış olsaydı
mutlaka aşağılanmış bir şekilde ıssız bir sahile atılmış
olurdu: 50- ama (bilindiği gibi,) Rabbi onu alıp dürüst ve
erdemliler arasına koydu.
51- Bu nedenle, hakikati inkara şartlanmış olanlar bu uyarı ve
öğüdü her duyduklarında gözleriyle seni öldürecek gibi
olsalar ve "(Muhammed mi?) o kesinlikle bir delidir!"
deseler bile, (sabırlı ol).
52- (Sabırlı ol:) çünkü bu, (Allah'tan) bütün insanlığa
bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir.
*
* *
48.ayetteki "büyük balık sahibi" ifadesi, Hz. Yunus'a
yapılan bir atıftır. Kur'an'da Hz. Yunus hakkında, 21/ Enbiya
87 ve 88; 37/ Saffat 139-148. ayetlerde ifadeler görmek mümkündür.
Ayrıca 10/Yunus 98'de, Yunus(A.S)'ın kavminin iman etmesi anlatılır.
Az çok Kur'ani atıflarla çakışan Kitab-ı Mukaddes'deki anlatıma
göre, Hz. Yunus, Asur Devleti'nin başşehri Ninova'ya gönderilen
bir peygamberdir. İlk tebliğleri bu şehrin ahalisi tarafından
ilgisizlikle karşılanınca onlara kızar ve Allah tarafından
kendisine yüklenen görevi bırakır; Kur'ani deyişle "kaçak
bir köle gibi... kaçar" (37/140). Hz.Yunus'un geçici
olarak cezalandırılması, sonra kurtuluşu ve pişman olup tevbe
etmesine Kur'an'da Saffat Suresi'nde değinilmektedir.
Ayetler Hz. Peygamber'in içinde bulunduğu duruma paralel olarak
o'na verilen bir destektir. O'nun geçmiş peygambere benzer
tepkilerle karşılaşmış olması dolayısıyla, geçmiş
peygamberlerin en sonunu da mutlak kazanan olduklarının
vurgulanması şüphesiz Hz. Peygamber'in morali açısından son
derece önemlidir.
...Genel bir değerlendirme...
Hz. Peygamber'in mesajına karşı niçin bu denli bir muhalefetin
yapıldığını anlamak istiyorsak, Kur'an'ın ilk pasajlarındaki
ana temalara bakmalıyız. Bu ilk dönem surelerinde beş ana tema
görülebilir. Birincisi, Allah'ın gücü ve rahmeti
vurgulanmaktadır. O her bir insan varlığını yaratır, insan
yaşamının bağımlı olduğu tabii güçleri kontrol eder;
ancak göçebelerin inandığı gayri şahsi, hatta belki de kötü
niyetli zaman (Dehr)dan farklı olarak Allah, insanoğlunun refahını
istemektedir. İkinci olarak, herkes kıyamet gününde bir birey
olarak yapmış olduğu eylemlerinden dolayı yargılanacak ve
sonuçta cennete veya cehenneme gönderilmek üzere Allah'ın
huzuruna çıkacaktır. Üçüncü olarak, Allah'ın rahmetine
insanın karşılığı : O'na şükran duymak ve ibadet etmektir.
Dördüncü olarak, Allah'a şükranın pratik göstergesi ise kişinin
servetini ihtiyaç içinde olan, biçare kimseler uğruna
kullanmaya hazır olmasıdır. Beşinci olarak, Hz. Muhammed'e
insanları kıyamet günü ve ezeli azabın tehlikesine karşı
uyarma görevi verilmiştir. O'nun davetinin diğer yönleri ilk dönem
pasajlarında yer almaz.
Bu temaların niçin Hz.Muhamed'e karşı şiddetli bir muhalefeti
ortaya çıkardığı, ilk etapta belirgin değildir. Ancak üçüncü
ve dördüncü temaları işleyen pasajlara bakıldığında bu
pasajların tüccarları şiddetle eleştirdiği görülecektir.
İlk dönem pasajlarda, servete karşı tutumlarından dolayı
Mekkelilerin açık bir eleştiriye maruz kaldığını anlıyoruz.
Onların serveti kullanışlarına yöneltilen eleştirilerde,
davranışlarıyla sergiledikleri tutumu tasvir etmek için kullanılan
kelimelerden biri de "istiğna"dır. Varlıklı olmakla
başkalarından bağımsız olma düşüncesi birleştirilmiş ve
bir tercüme olarak da 'malıyla kibirlenen' ibaresi uygun düşmüştür.
"Tağa " kelimesinin ilk anlamı tecavüz etmek ya da
normal sınırların ötesine geçmek ya da fazla gitmektir. Özellikle
bu kelime derenin ve selin normal seviyesinin çok üzerinde yükselmesini
ifade etmek için kullanılmıştır. Mecazi anlamda ise, kibir, küstahlık,
haddini bilmezliği ima etmektedir, ancak zengin Mekkeliler ve
benzeri insanlar için kullanıldığında, kişinin kendi gücü
ve önemi konusunda aşırı güvende olması gibi daha kesin bir
anlama sahip olmaktadır. Birçok yerde Firavun için kullanılması,
kelimenin asıl anlamına uygun düşmektedir. Nitekim surenin
ikinci pasajında "Bahçe Meseli"nde bahçe sahipleri,
sonunda kendilerinin "tağun" olduklarını itiraf
etmektedirler. Burada da onların kendi güçlerinden çok emin
olmaları nedeniyle Allah'a bağımlı olduklarını unuttukları
anlamı çıkmaktadır. İşte bu güven tutumu, Allah'ı unutmaya
ve insanları cehenneme götüren dünya işlerine aşırı
dalmaya götürmektedir.
Mekkeli tüccarlara yönelik bu ve benzeri eleştiriler Hz.
Peygamber'e ve onun gelişen dini hareketine karşı tüccarlar
arasında bir muhalefet hareketinin doğmasının ana nedeniydi.
Öte yandan, bundan başka uzak görüşlü liderler, kendilerinin
politik gücü bakımından Hz. Muhammed'in potansiyel bir tehdit
olduğunu anlamış olmalıdırlar. Her ne kadar, kendisinin
sadece bir uyarıcı olduğunu ısrarla söylemekteyse de, bir
peygamber olduğu iddiası, onun belirli bir hikmete sahip olduğu
sonucunu doğurmaktaydı ve genelde Araplar, akıllı (hikmet
sahibi) bir kişinin toplumun işlerini yönetmek konusunda da
uygun olduğu düşüncesini taşımaktaydılar. Bunun yanında Hz.
Muhammed, Mekke'de orta tabaka insanlar arasında artan sayıda
taraftar toplamaktayken, Mekkeli liderler için O'nun koydu€u
herhangi bir kurala karşı koymak da oldukça güç olacaktı ve
belki de Hz. Muhammed, şimdiye kadar yapageldikleri ticari
uygulamaların bazılarını yasaklayan vahiyler getirebilecekti.
Bazıları da Hz.Muhamed'in mali avantajlar kazanmayı ve karlı
ticaretlerden büyük paylar almayı umduğunu düşünmüş
olabilir. İşte bu nedenle, siretten öğrendiğimiz kadarıyla,
kendilerinin eleştirildiğini farkeden tüccarlar Hz. Muhammed'i
tenkitlerinden vazgeçirmek için bazı teşebbüslerde bulunmuşlardır.
9. ayetteki ifadelerin bu girişimlere bir atıf olduğunu
belirtmiştik.
Nihayet içerdiği tarihsel arkaplanla Kalem Suresi, Hz. Peygamber
ve muhaliflerin tartışmalarını son derece sıcak olarak yansıtan
ilk Kur'an pasajlarından biridir.
Fazlur Rahman'ın çift yönlü bir harekat olarak nitelendirdiği,
yani Kur'an'ı önce o güne gidip anlamak ve sonra günümüze dönmek
olarak ifade etmeye çalıştığı "Kur'an'ı Anlama
Metodu" ile , ağırlıklı olarak birinci hareketi yapmaya
çalğştğm. Ne kadar başardığım ayrı bir tartışma konusu
olmakla birlikte, ayetler üzerinde yaptığım bu çalışma en
sonunda yorumlardan ibarettir. Ancak çalışmalarımız onu en doğru
biçimde anlayabileceğimiz yorumlara ulaşma uğrunadır.
Yeni
bin yılda Kur'an'ın ışığıyla aydınlanma dileğiyle...
KAYNAKLAR
Kur'an
Mesajı, M. ESED.
Hz. Muhammed'in Mekke'si, M. G. Watt. Bilgi Vakfı Yayınları,
Çev. M. Akif Ersin.
Kur'an'a Giriş, M. G. Watt. Ankara Okulu Yayınları, Çev. Süleyman
Kalkan.