TAĞUT

Haz: Mücahid PİŞKİN
iklimayedi@patikalar.net

TAĞUT

“Ta-ğa-ye”, kökünden mübalağa kipiyle bir cins isimdir. ‘Sınırı aşmak, isyanda ve karşı çıkışta fazla ileri gitmek, hadde tecavüz ermek’ manalarına gelir, mastarı ‘tuğyan’dır. Suyun yatağını aşıp taşması manasında Kuran’da Nuh tufanının anlatıldığı kıssada bu kelime şöyle kullanılır;

“Su tuğyan ettiğinde sizi akıp giden(gemi)de biz taşıdık.” (Hakka;69/11)

  yine aynı surede, sanılandan, beklenilenden çok daha korkunç olan soğuk fırtınayla beraber gelen zelzele için de ‘tağiye’ kelimesi kullanılmıştır;

“Semud’a gelince; onlar, şiddetli bir sarsıntıyla yok edildi.” (Hakka;69/5)

 Ayrıca “Sakın tartıda ölçüden şaşmayın” (Rahman;55/8) ayetinde de aynı kökten türeme fiil kullanılmıştır. Peygamberle alakalı olarak

“Gözü kaymadı ve şaşmadı, and olsun, o Rabb’in en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm;53/17-18) ayetinde aynı kökten ‘şaşmak, çevrilmek’ manalarında kullanılmıştır. Kavramın bu manalarıyla o toplumun insanlarınca kullanıldığı ve herhangi bir şekilde haddi aşmayı içerdiği açıktır. Bu şekli, İbnü Cerir et-Taberi şöyle tarif ediyor; “Allah’a karşı isyankar olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapılıp mabut tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şeydir.” Başka bir ifade ile “Başkaları üzerinde rabbleşip başkalarının dünya hayatını yönlendirip yeryüzünün rabbi kesilmeye çalışan ‘şey’lerdir.” Bu ve yapılan benzer tariflere göre Tağut’un birçok özelliği vardır. Tağut’un açığı da gizlisi de, canlısı da, cansızı da, akıllısı da, akılsızı da, dişisi de, erkeği de olabilir, ama şurası kesindir ki her türünün arkasındaki ‘azıtmış, şaşırmış insan nefsi’dir. Bu özelliği kelimenin dilsel yapısına da yansımıştır, ki “tağut” isminin tekili, ikili, çoğulu, erkeği, dişisi hep aynı formdadır: Tağut.

İnsan belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağni zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı unutur; gerçek kudret, işlim ve dilediğini dileme ve yapabilme güç ve ifadesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır.

“Hayır, insan tuğyan eder, kendini müstağni görünce.” (Alak;96/6-7)

“Onların akılları mı bunu emreder? Yoksa onlar azgın (tağun) bir topluluk mudur? Yahut ‘onu kendisi uydurdu’ demek mi isterler? Bilakis onlar iman etmezler.” (Tur;52/32-33)

İşte böylesi bir akıl, ‘tuğyan’ kapısını açar, dilediğini yapar, hak, hukuk, sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine geçirip heva ve hevesinin peşinden gitmeye, bununla yetinmeyip başkalarını da buna zorlamaya başlar. Önce sadece küfreden iken, sadece isyan eden iken, gerçeği örten iken, daha ileri giderek ilahlık taslar, arzularına başkalarını vesile ve icbar eder, kendisini ilahlığa ortak görür, ya da en büyük ilah olduğunu iddia eder.

“Heva ve hevesini ilah edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptıdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü (düşündün mü)?” (Casiye;45/23)

“Firavun’a git! Çünkü o tuğyan etti. De ki; arınmağa gönlün var mı? Sana Rabbin yolunu göstereyim de O’nun korkusu içine sinsin. O anda ona en büyük mucizeyi gösterdi. O, hemen yalanladı, isyan etti. Sonra tuzak kurmaya çalışarak sırtını döndü, sonra adamlarını ve halkını topladı ve bağırdı: ‘Ben sizin en yüce Rabb’inizim’ dedi. Allah herkese onu ibret olarak dünya ve ahiret cezalarıyla cezalandırdı.” (Naziat;79/17-25)

“Firavun, ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Haman, haydi benim için ocağını tutuştur, balçığını pişir ve öyle yüksek bir kule yap ki, çıkıp Musa’nın şu tanrısını göreyim. Çünkü ben, O’nun onmaz yalancılardan biri olduğunu sanıyorum.” (Kasas;28/38)

Her şeyiyle bir Tağut portresini naklettiğimiz ayetlerde görebiliriz. Tebaasına, tabi olanlarına, olmayanlarına, gücü yettiğine kendi dinini, kendi hevasını dayatır. “Kuran’daki ayetlerin şu kadarının hükmü yoktur” der, “şu kitapları okuyamazsın, şu şiirler yasak, şu fikri taşıyamazsın” der, “şu okullara gidemezsin, gidersen fişlenirsin” der, “şöyle bakamazsın, şöyle adım atamazsın, şöyle nefes alacaksın” der, “başın örtülü vaziyette, şu kılıklarda sana yaşama, okuma hakkı tanımıyorum” der, “dilediğin İslam’a inanamaz, teslim olamazsın, dilediğin İslam’ın gereğim yaşayamazsın” der, “ille İslam’sa benim anlattığım, istediğim, diyanetimin İslam’ı olacak” der, “sizin için benimkinden başka yaşam tarzı olamaz” der. Tağut, hevasına ve emirlerine uymayıp Hakka teslim olmakta karar kılanları cezalandıracağı, korkutabileceği, vazgeçirebileceğini zanneder;

“Şöyle dedi: Ben size izin vermeden önce O’na inandınız ha! Bu ihanetinizden dolayı hiç şüpheniz olmasın, şimdi ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hurma kütüklerine asacağım böylece hangimizin (ben mi yoksa sizin inandığınız mı?) azabının daha şiddetli ve daha sürekli olduğunun iyice anlayacaksınız.” (Taha;20/71)

Okullardan uzaklaştırır, ‘ikna odalarına’ çağırır, coplar, işkencelerden geçirir, kendine ait alanlardan ihraç eder, iş vermez, tecrit politikası uygular, ‘öteki’ muamelesi yapar, birinci dereceden tehdit olarak algılar, karalar, kirletir, hayat hakkı tanımaz...  muhalifleri kendine uysun diye. Ama alacağı cevap açıktır;

“Berikiler; gerçeğin bize gelen apaçık belirtilerini ve bizi var edeni bırakıp da asla seni tercih edecek değiliz! Artık nasıl bir yargıda bulunacaksan bulun, sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Bize gelince, açıkçası biz, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüleri bağışlaması için Rabb’imize iman ettik. Allah (umut bağlananların) en hayırlısı ve en kalıcısıdır.” (Taha;20/72-73)

Kuran, Firavunun, Nuh kavminin, Semud’un ve diğerlerinin durumlarını ‘tuğyan’ kelimesiyle açıklarken, nasıl tuğyan ettiklerini ve sonlarını bize ibret olsun için aktarmaktadır.

“Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve ters dönen şehirlerin haberi gelmedi mi? Bunların hepsine kendi içlerinden elçiler, Hakkı ortaya koyan apaçık delillerle gelmişlerdir. (fakat bu toplumlar onlara karşı çıktılar) Allah değildi onlara (azabıyla) zulmeden, onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (Tevbe;9/70)

Kuran’ın özelliklerinden bir tanesi de, Tağut’un tuğyanını artırmasıdır, tıpkı teslim olanın teslimiyetinin derecesini artırdığı gibi;

“And olsun ki sana Rabb’inden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır.” (Maide;5/64)

Her toplumda Tağut’un varlığı ve olacağı Sünnetullah gereği olduğu için şöyle buyruluyor:

“Gerçek şu ki, biz her toplum içinden, ‘Allah’a kulluk edin, Tağut’tan sakının’ diye (emretmeleri için) elçi çıkardık. Allah onlardan bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak oldu. Yeryüzün de gezin de görün. İnkar edenlerin sonu nasıl olmuştu.” (Nahl;16/36)

Tuğyankar insanların, özellikle elebaşıları kendi tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rabbleşip onların dünya hayatlarını düzenlemek için belirli hükümler koyarlar. Bu hükümleri kabul edenler, onlara tabi olanlar da onları veli edinmiş ve bu tuğyanı paylaşmış olurlar. Akıbetleri ortaktır. Halbuki Tağut kendisini veli edinenleri felakete sürükler, karanlığa ve sonsuz azaba mahkum eder.

“De ki, Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size haber vereyim mi? Onlar Allah’ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve Tağut’ kulluk edenler çıkardığı kimseler, bunlar, durumu daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.” (Maide;5/60)

“Allah inananların dostudur. Zira onları karanlıklarda kurtarıp aydınlığa çıkarır. İnkar edip kafir olanların dostları ise tağuttur, çünkü onları aydınlıktan alıp koyu karanlığa götürür. Onlar ateş ehlidir, orada devamlı kalırlar.” (Bakara;2257)

Durum böyle oldukta, insanın hakkıyla Müslüman olabilmesi için Allah’a imandan önce, O’ndan gayrısını, Tağut’u inkar etmeli, ‘La’ süpürgesiyle süpürmeli, onun hükümlerini feshetmeli ve sonra Allah’ı ikrar etmelidir.

“Sana indirilene, senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar (birbirlerini tağutun hakemliğine çağırıyorlar). Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa;4/60)

Hakkıyla teslim olanlara mutlak ecir Hak katındadır.

“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Öyleyse dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidayet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” (Zümer;39/17-18)

Tağut, onun tanrısı olan nefsi, heva-hevesi ve tabi olan kulları ile tamamladığı cahiliye toplumuyla, Allah(cc), Resul (as) (imam) ve müminlerin oluşturduğu tevhid toplumu insanlık tarihi boyunca mücadele etmiş ve edecektir. Bu mücadelenin galibi zaman zaman (bu dünya hesabıyla) değişse de , şurası muhakkaktır ki;

“Azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlara cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.” (Sad;38/55)

ve

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır. Onlar koltuklara yaslanıp kurularak her türlü meyveyi ve içeceği isteyebilirler. Yanlarında bakışlarıyla eşlerine göz kırpan kendilerine yaşıt eşler vardır. İşte hesap günü için size vaat edilen şeyler bunlardır. Şüphesiz, bu bizim rızkımızdır. O hiç tükenmezdir.” (Sad;38/49-54)

 

 

 

 

 

 

 

 

Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır. Onlar koltuklara yaslanıp kurularak her türlü meyveyi ve içeceği isteyebilirler. Yanlarında bakışlarıyla eşlerine göz kırpan kendilerine yaşıt eşler vardır. İşte hesap günü için size vaat edilen şeyler bunlardır. Şüphesiz, bu bizim rızkımızdır. O hiç tükenmezdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım