Alaska’nın yerlisi tombul teyzenin gönlü razı gelmedi beni işe aç
göndermeye, ben kahvaltıya geç kalkıp da domuzsuz omleti kaçırınca.
Gitti yenisini pişirdi. Sağlam da rock koleksiyonu vardı teyzenin.
Yerel radyoya direk beş çekiyodu.
Ben de sıradan ölümlüler gibi maaşlı bir işte çalıştım, evet.
Hem de başka hiçbir şey yapmamacasına. Kıldığım namaz sayısını haftada
birlerle ölçmecesine. Maaş iyiydi ama şimdi Allah için.
Bir kere saatle ölçülüyodu; hafta, ay veya günle değil. Sıfır çektiğim
günler de oldu, iki yüzü vurduğum da. (Dolar) Bütün muhabbetimiz de
buydu Türk arkadaşlarla, “Bugün kaç saat yaptık?”, “Yatakhaneden kaç
keserler acaba?”, Istanbul’u ne kadar özlediğimizden başka. Istanbul
yazmak İstanbul yerine de yeni peydahlandı bende. Böyle değildim
eskiden.
Evet Amerika’dan bahsediyorum, Alaska’dan, İspanyolca’dan. Alaska
hayaller ülkesi, Alaska tatil beldesi değil, Alaska günde 16 saatten.
Onsekizi vurdun mu sevinilen Alaska balık fabrikalarından. Biz 16 Türk
o gün Alaska’da darmadağındık. Kimisinin yatağı dümdüz, ansiklopedi
bilgisi herkesten fazla, kimisinin kızlarla muhabbeti bolca idi. En
kafa dengi, beraber türkü çığırdığımız adam komünist çıktı. Türk
komünisti: “Çok uğraşıyo inanıyim diye ama inanmıycam.”
Bir de Tatyana vardı Allah’ın Alaska’sında. Herkes vurgun muydu
bilmiyorum ama ben hayaller kurardım. Arkamdan neler konuşurlar
Türkiye’de diye. “Amerika’da bi Rus kızı bulmuş, ona takılıp kalmış.”
“Yazık oldu çocuğa. Seneye de mezun oluyomuş halbuki.” Bir anlayan
çıkar mıydı acaba, Tatyana ustabaşıydı. Kanayan elime -iki defa-
pansuman yapmıştı. Nasıl telaş, minik, dikkat. “Bişey olmaz Tatyana, o
kadar tendürdiyota gerek yok. Yarına geçer.” 50’lik Bill’in kız
arkadaşıymış, diyorlardı. Bill’in küçük çocuğuna bakıcılık yapıyormuş,
da diyorlardı. Aylar sonra, internet denen nimet sayesinde
evlendiklerini öğrendik. Böyle bitti.
Sonra türkü. Şarkı türkü, makinelerin uğultusu eşliğinde. Hep beraber.
Suskun Amerikalılara inat, solo takılan Meksikalılara inat
-Meksikalıları maçta da yeniyoduk zaten- hep bir ağızdan. İstiklal
Marşı da söyledik, “Arabaya bindik hey Allah” da. İlaç. Sonra tek
başımayken Ferdi Tayfur’dan Emmoğlu’nu çok söyledim.
Oralarda Hatice’yi nadiren düşündüm. En çok dönünce parayla ne
yapacağımı düşündüm, düşündük. Uçaktan iner inmez falanca meşhur
kebapçıda mükellef bir ziyaret. Sonra kimse paraya kıyıp da yapmamış,
o da bir bahs-i diğer. Alınacak hediyeler. Kardeşime bilgisayar,
ablama kamera, anneme elbise, babama hiçbişey, yeğenlere Istanbul’dan
oyuncak. Ne oldu? Kardeşime cep telefonu, ablama -ve yeğenlere- çukulata. Paraya kıymak bu kadar zor.
Bir de çadır muhabbeti var. Temmuz’un sonuna doğru hava biraz açılmış,
yağmur yağmıyor. Kaldığımız yere günde 20 dolar veriyoruz, çıkalım
çadırda kalalım, 10 dolara yemek yiyelim, 10 doları da cebe atalım
dedik. Ormanda çadırda kalan iki Yahudi, bir de felsefe doktoru var.
“Bizim neyimiz eksik?” ve çıktık yola. İlk gün ben tek kaldım. İkinci
gece beş kişi, üçüncü gece iki kişi, dördüncü gene yine ben tek
başıma, ve beşinci günün sonunda Bill’in ve diğer Amerikalıların
alaylarını da sineye çekerek hepimiz gerisin geriye otele. N’oldu?
Konfordan vazgeçmenin (sıcak yatak ve banyo ve yemek) o kadar kolay
olmadığını öğrendik. Felsefe doktoruna saygımız arttı, Yahudi gençlere
“Yuh!” çektik.
Küfüre de Alaska’da alıştım. “Bak sana Türkçe hello demeyi öğretecez”,
deyip de komik Filipin’li işçilere, hoş sohbet göbekli Portland’lı
amcaya, arkadaş canlısı siyahlara neler öğrettiğimiz bize kalsın da,
kendi aramızda da dört cümle küfürsüz arka arkaya dizemezdik. Niye
bilmiyorum. Sonra dönüşte Amsterdam havaalanında ulan etrafta başka
Türkler de varmış, “toparlanın arkadaşlar, küfür yok!”.
Kütüphaneler güzel miydi? Güzeldi. İnterneti var mıydı? Beleş? Evet.
İnsanları güzel miydi? Ona da evet. Belki diyceksiniz ki “Ne kadar
insan tanıdın, kaç anket çalışması yaptın?”, “Bencil değil mi, bireyci
değil mi Amerikalılar?” Hayır efendim. Ben kadar, sen kadar. Ben
anti-Amerikancının önde gideni, böyle olduğunu gördüm ve utandım ve
korktum.