![]() |
"Meşrutiyet" ve "Taklitçiliğimiz" |
| |||||||
|
Said Halim Paşa |
|||||||||
|
Haz: Mehmet BATAR Tam bir çelişkiler adamı Said Halim Paşa. Evet, aklıma başka bir giriş cümlesi gelmiyor. Hatta bunu yazmazsam kötü duygularımın iyice esiri olacağım gibi geliyor bana. Bir insanın hem İttihat ve Terakki mensubu olmasını hem de ilk İslamcılık fikrini ortaya atanlardan olmasını, zihin bir türlü kabule yanaşmıyor. Bu, devrin tarihi hakkında yeterince bilgi sahibi olamamaktan kaynaklanmaktadır sanıyorum. Fakat ben, bu meseleler dosyamızın ilk bölümünde tartışıldığı için tekrar açmak istemiyorum. Sadece yönteme dair bir bilgi verebilmek adına şunu söylemeliyim. Said Halim Paşa’nın Meşrutiyet ve Taklitçiliğimiz adlı kitapçıklarını değerlendireceğim bu yazıda, elimdeki metinlerin kime ait olduğunu bilmeden, sadece metni temel kabul eden bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Bu, ‘söz, kimin söylediğine göre anlam kazanır’ düsturuna aykırı hareket etmek olmayacaktır. Said Halim Paşa, Meşrutiyet adlı eserinde 2. Meşrutiyet’in ilanı, buraya kadar gelişteki yaşananlar ve Meşrutiyet sonrasının etkileyici bir değerlendirmesini yapıyor. Meşrutiyet yönetimine geçiş, hiç şüphe yok ki mühim bir vakadır. Paşa, Kanun-i Esasi’nin hazırlanma sürecinden başlayan yazısında, bilinen ilk anayasanın, Batı’dan aynı şekliyle alındığından bahsediyor. Milletin tatbik etmesi için uzun bir süre geçmesi gereken yasanın, aslında hazırlayanların kendi menfaatleri için hazırlandığını düşünüyor. Esas amaç, ‘devletin mümessili’ olma sıfatlarına, bir de ‘hukukun ve milletin koruyucusu’ olma sıfatlarını eklemektir. Bu yüzden, inkılaplar ne padişah ne de halk tarafından toplum hayatı içinde etkin bir şekilde hissedilmemiştir. Fakat 1908 tarihinde, tekrar bu anayasanın kullanılması oldukça ilginçtir. İlk meşruti dönemin ortadan kalkmasının ardından, kullanılmayan ama güya yürürlükte kalan bu anayasanın yeni inkılapçılar için hayal mahiyetine ermiş olması buna etkendir. Fakat, 2.Meşrutiyet sonrası inanılmaz bir güç elde eden bu yeni inkılapçılar, noksan bilgileriyle anayasayı iyice tahrif etmişlerdir. Bu anayasa ile mutlaki idarenin sona ermesi hayali gerçekleşmiştir; fakat memleketin selamete ereceği fikri boşlukta sallanmıştır. Hükümet değişiklikleri, darbeler... Hiçbirisi ülkenin kötüye giden yolunun iyice kötüye doğrultu kazanmasından başka bir işe yaramamıştı. Peki bu başarısızlığa neler sebep olmuştu? Batı’da kabul görmüş ve başarılı olmuş uygulamaların ülkede de aynı şekliyle uygulanmasının başarı getireceği gibi yanlış ve hala devam eden bir kanaatin ürünüydü yaşananlar. Bize başkalaşmak değil, yenileşmek gerekiyordu. Said Halim Paşa şöyle diyor: “İnkılapçılarımız, insanların kanun ve nizamlar için değil, kanun ve nizamların insanlar için meydana getirilmiş olduğunu hiçbir zaman anlayamadılar.” Anlayacak gibi de görünmüyorlar. Anlamadan taklit ile muzdariplik halimiz devam ediyor. Yapılan yeni yasaların, ülkenin sosyal dokusuyla, insanların ruh halleriyle hiçbir yakınlığı yoktur. Hala da yoktur. Said Halim Paşa, bu noktada Batı toplumu ile Osmanlı arasındaki tarihten gelen farkları analiz ederek şu sonuca eriyor: “Biz, bu hususta (demokrasi) da onları taklit etmek iddiasında bulunamayız. Çünkü ‘aristokrasi’ usulünden habersiz bir cemiyeti ‘demokrasi’ usulüne uydurmaya çalışmak, doğru düşüncenin işi değildir. Said Halim Paşa, kitabını, bu halin mesullerinin hala kahraman bilinmesine değinerek acı bir şekilde bitiriyor. Taklitçiliğimiz kitabın ise taklitçiliğimizin nasıl gerçekleştiğine dair ciddi örnekler sunuyor. Said Halim Paşa, bir seviyeye yükselmenin çaba sarfetmeden olmayacağını, tarihin bir bütünlük eseri olduğunu sık sık vurguluyor. Batıya olan hayranlığı doğal karşılayabiliriz belki (ben karşılamıyorum!); ama çabasız ve zeplinle inme metoduyla bu hale gelmek zevzekliğini anlayamayız. Her millet farklı farklı özellikler göstermektedir, farklı farklı gelişmeler gösterecektir. Paşa’nın muhteşem tespiti ile şunu söylemeliyiz: İnsanlar değişik değişik oldukları için sosyoloji ve zooloji bilimleri farklı metotlar izler. Biz de bir sınıf mücadelesi yaşanmamış olmaması ise en önemli bir farktır. Geleceği düşünmüyoruz ve kısa vadeli çözümler peşinde koşuyoruz. Anayasayı değiştiren hayatın gerçekleri olmalıdır, fakat biz bir ütopyayı hayata geçirmek derdindeyiz. Batı’da ve bizde parti yapılanmasının farklı gerçekleşmesi, çoğunluğun azınlığın eline geçmesi, kendi milletine, tarihine ve kimliğine düşman bir aydın sınıfın doğması gibi birçok acı sonuçlar söyleyebiliriz. Said Halim Paşa veciz bir şekilde şunu söylüyor: “Her değişiklik iyilik işareti değildir.” Paşa, kitabını gayretsiz zaferler elde etmek derdinden kurtulamadığımız sürece, taklitçiliğin bizi iteceği anarşiye katlanmak zorunda olduğumuzu bildirerek bitiriyor. Kesinlikle muhteşem
tespitler içeren bu eserlerin okunmasının faydalı olacağını umuyorum. Bir sorum olacaktı, unutmadan sorayım istiyorum: Yüz sene önceki bir mütefekkirin acı
tespitlerini vurgulamaya çalıştığım yazı boyunca, geçmiş zaman yerine hep şimdiki zamanı kullanmış olmam, sizin de içinizi sızlatmadı mı?
| ||||||||
|
| |||||||||
| |||||||||