“Halik-i Rahman’ın ibadından istediği en mühim iş şükürdür.
Furkan-ı Hakim’de gayet ehemmiyetle şükre davet eder ve şükür
etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkar suretinde gösterip, “O halde
Rabb’inizin hangi nimetini yalanlarsınız?” fermanıyla Sure-i Rahman’da
şiddetli ve dehşetli bir surette otuz bir defa şu ayetle tehdit
ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzip ve inkar olduğunu gösteriyor.”
Allah Teala’nın kullarından istediği en mühim iş şükürdür. Onun hiçbir
şeye ihtiyacı yoktur. Her şeyi ihsan eden O’dur. Menfaat beklemeden
sadece şükredilmesini ister. Kafir nankör demektir. Nimetleri inkar
eder. Vahdaniyeti inkar eder. Mümin ise şakirdir.
Şükrün üç esası vardır, ki buna şükrü manevi de denir:
1. Nimetlerin Allah’tan geldiğini bilmek.
2. Nimetin kıymetini takdir etmek, ne güzel yaratılmış demek.
3. Nimete olan ihtiyacını bilmek..
Yani “Elhamdülillah” derken bu üç şeyin ifade edildiğini bilmek gerek.
Allah’a şükrettiğine göre nimetin Allah’tan geldiğini bilmektesin,
nimeti güzel bularak, kıymetini takdir ederek Allah’ı övmüş, yüceltmiş
oluyorsun.
Göz, Allah’ın bir nimetidir. Buna muhtaç olduğunu bilmek, Allah’ın
kişiye ihsanı olarak görmek, bunu böyle bilerek onu veriliş maksadına
uygun kullanmak gözün şükrünü ifa etmek anlamına gelir. Eğer veriliş
amacına uygun kullanılmazsa göz için şükretmemiş olunur. Bu şekilde
her nimeti amacına uygun kullanmak şükr-i örfidir.
Rahman suresinde 31 defa “Rabb’inizin hangi nimetini
yalanlıyorsunuz?” denmektedir. Yalanlamak demek, bu nimet değil
demektir. Allah’ın yarattıklarını görmemek, onun ayetlerini görmemek,
azametini bilmemek, nimetlerini yalanlamaktır. Halbuki O Kamil-i
Mutlak olduğu için bizzat ibadete layıktır. Verdiği nimetlerle de buna
istihkakı vardır. Dolayısıyla verdiği nimetlere şükretmek ancak o
nimetleri O’nun yolunda kullanmakla olur. Ona ibadet etmeyip isyan
etmek verilen nimeti yalanlamak demektir. Bu yüzden kafirin ismi
“kafir” konmuştur.
“Evet, Kuran-ı Hakim nasıl şükrü netice-i hilkat gösteriyor, öyle
de, Kuran-ı Kebir olan şu kainat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i
alemin en mühimmi şükürdür ... Guya şu şecere-i hilkatin en mühim
meyvesi şükürdür. Ve şu kainat fabrikasının çıkardığı mahsulatın en
alası şükürdür. Çünkü, hilkat-i alemde görüyoruz ki mevcudat-ı alem
bir daire tarzında teşkil edilip içinde nokta-i merkeziye olarak hayat
halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın
levazımatını yetiştirir. Demek kainatı halk eden Zat, ondan, o hayatı
intihap ediyor.”
Şükür şu kainatın en mühim gayesidir. Kainatın düzenine bakıyoruz ki
her şey şükrü netice verecek şekilde ve şükre müteveccihen
yaratılmıştır. Kainattaki mevcudata baktığımızda görüyoruz ki mana
itibariyle sanki daire gibi yaratılmışlar ve ortalarında hayat vardır.
Yani camid olan, cansız olan eşya hayatı verecek şekilde kurulmuştur.
Her şey hayata hadim yaratılmıştır. Hayat camid eşyaya hizmetkar
değildir, tam tersi cansızlar canlıların emrindedir. Kainatı yaratan
kainattan hayatı seçmiştir.
“Sonra görüyoruz ki, zihayat alemlerini bir daire suretinde icat edip
insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Adeta zihayatlardan maksut olan
gayeler onda temerküz ediyor, bütün zihayatı onun etrafında toplayıp
ona hizmetkar ve musahhar ediyor, onu onlara hakim ediyor, alemde onu
irade ve ihtiyar ediyor.”
Sonra görüyoruz ki, Allah canlıları da bir daire gibi yapmış ve onlar
da insanı merkeze almışlar. Yani canlılar da insana hizmet ediyor,
zihayatlarda (can sahiplerinde) arzulanan gayeler insanda toplanıyor.
Hasılı, Allah kainatta canlıları, canlılarda da insanı seçiyor ve onu
muhatap alıyor. Onu irade ve ihtiyar ediyor.
“Sonra görüyoruz ki, alem-i insaniyet de, belki hayvan alemi de, bir
daire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta-i merkeziyede rızık vaaz
edilmiş. Bütün nev-i insanı ve hatta hayvanatı rızka adeta taaşşuk
ettirip onları umumen rızka hadim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden
rızktır.”
İnsanlar ve hayvanlarda daire suretindedir ve merkezde rızk vardır.
Herkes rızka hizmet ediyor. Herkes rızka aşıktır. Kimse kendine bir
meslek seçip başlamaz, keyfinden bir işle meşgul olmuyor. Herkes rızkı
için yola düşmüşken dünyanın düzeni kuruluyor, kendini bir işin içinde
buluyor. İnsan ve hayvan nevi ihtiyaç içinde halk edilerek rızk
etrafında dönmeleri sağlanmıştır. Böylelikle herkes rızka musahhar
(boyun eğen) kılınmıştır. İlginçtir ki, her şey insana hizmetkar ama o
da rızka muhtaçtır. Dolayısıyla onlara hükmeden rızktır. O halde
kainat insana, insanda rızka hadimdir, herkes rızka koşmaktadır. Her
şey rızka yönelik olduğuna göre hakikatlerin temeli, en bedi hakikat,
gerçek gaye onun içinde gizlidir.
O halde rızkın hakikati nedir? Rızk ne şekilde yaratılmıştır?
“Şimdi görüyoruz ki, her şey nasıl rızkın etrafında toplanmış, ona
bakıyor, öyle de, rızk dahi bütün envaiyle manen ve maddeten, halen ve
kalen şükür ile kaimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü
gösteriyor.”
Nasıl her şey rızk içinse rızk da şükür hakikati içindir. Tüm
dairelerin içindeki rızkın merkezinde, özünde de şükür vardır: rızk
şükrü netice veriyor, şükrü yetiştiriyor, şükre bakıyor, ve ancak
şükürle rızk oluyor şükürle lezzeti lezzet oluyor. Rızk öyle güzel
geliyor ki insanın minnettarlığını artırıyor, şevke getiriyor ve şükür
damarını ateşleyip şükre sevk ediyor. Rızk her şeyiyle şükrü netice
verip tahrik ediyor ve ancak şükürle vücuda buluyor. Şükür olmazsa
rızk ne hale gelir?
Nimet geldi, kıymetini bildik, Allah’tan geldiğini bildik, ona olan
ihtiyacımızı bildik, böylelikle şükretmiş olduk. Ve ancak o nimet bu
takdirde nimet oldu. Allah’ın onun içindeki iltifatını görmemiz onu
bizim için nimet kıldı, kıymeti büyüdü. Şükretmeyen ise sadece
posasını alır nimetin, manasını değil. Bir kıymeti kalmaz bu durumda
nimetin. Tesadüfen gelmiş rast gele bir maddedir. O (inkarcı,
şükretmeyen) rızka karnı aç, hayvan gibi üstüne adeta saldırır,
düşünmeden yer, kıymet vermeksizin sadece ihtiyacı olduğu için. Sonra
hayvan misali “oh” der,şöyle bir gerinir ve biter. Nimet zayi
olmuştur. Nimet vücuttan çıkacakken posa haline gelmesi gerekirken
daha ağzına girerken posa olmuştur. Çünkü manayı almadı kişioğlu.
Manidar bir kitap, mektup anlaşılmazsa, okunmazsa adi bir kağıt
parçası değil midir? Demek ki rızk şükrü netice verecek şekilde
gelmektedir. Sırf şükrü netice vermek için bilmediğimiz yerlerden,
aklımızın ermediği yollardan bütün bir şekli, bütün heybeti ve
tatlarıyla, elimizin yetişmediği yerlerden, topraktan geliyor. İçimize
yerleştirilmiş olan şükür damarını tahrik etmek için. Ve ancak o nimet
bu şükür damarını tahrik edebildiği nispette nimet oluyor.
“Şükrederseniz artırırım” ayetinin hikmetini nasıl anlamalı
peki? Her şeyden önce şükreden kişi nimeti kullanırken Allah’ın
ihsanını görür ve nimetin bitmesi külfetinden kurtulur, lezzetin
zevalinden gelen ruhani eziyetten kurtulur. Çünkü;
“Şu lezzetli rızk ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zahiresiyle
beraber daimi, hakiki, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı
Rahmaniyi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazinelerinin Malik-i
Keriminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp şu dünyada dahi
cennetin baki bir zevkini manen tattırır.”
Yani bu lezzetli nimetin zahiri lezzeti muvakkattir. Ancak şükrü
tahrik ederse, Rahman’ın iltifatını, mesajını bildirirse bekaya
dönüşüyor, daha yüksek bir lezzeti kazandırır: Allah’la konuşmanın,
mesajını almanın, yani ki şükretmenin lezzetini. Fani lezzet baki
lezzeti doğuruyor. Kısacası şakir bir mümin için faniyat yoktur.
Şükretmeyen ise sadece fani lezzeti alır. Mum nasıl sönünce duman
çıkarır, geçici lezzet bitince aynen mum gibi ruhta teessüf dumanı
bırakır. Çünkü lezzetin zevali elemdir. Allah, demek ki, birine şükrü
öğrettiyse ona her şeyi vermiştir. Şükrü bilmeyense dünyanın sultanı
bile olsa içinde bulunduğu nimet onun için sinek kanadı kadar kıymet
ifade edemez. Nimetin kıymeti ancak şükür iledir. Demek ki rızk
dairesinin merkezinde şükür var. Nimete şükredilmezse sadece posadır,
biraz metadır. “Dünya hayatı az bir metadır” ayeti nasıl da anlam
kazanıyor bu noktada. Bütün bunların üstüne yineleyebiliriz ki, rızık
bütün manevi, maddi çeşitleriyle şükür ile kaimdir, şükür ile oluyor,
şükrü yetiştiriyor ve şükrü gösteriyor. Nimet bize manidar bir yazı
gibi gelmiş, “oku beni ve öyle istifade et” diyor. Görevini ifade
ettikten sonra (şükrü çağırdıktan sonra yani) vücudun gıdası oluyor,
daha sonra eski zevatına dönüyor ve yeni manalar ifade etmek için
yeniden yaratılıyor. Demek ki şükretmeyen, tam anlamıyla, TÜKETİCİdir.
Nimeti tüketiyor, tüketiyorken bitiriyor. Şükreden ise bilakis
üreticidir. Nimetin maddesinden bir mana üretiyor, Allah’ın iltifatına
icabet edip mesajına eyvallah deyip lezzetini daha büyüğüyle baki
kılıyor ve dahi ahirette daha fazlasını çağırıyor. Anlıyoruz ki şakir
bir insan için şu maddi mevcudat manevi, sonsuz mahsul verecek şekilde
yaratmıştır. Lakin kafirin makinesi bozuktur, hiçbir şey üretmez,
sadece zayi eder ve atar.
“Rızka iştiha ve iştiyak bir nevi şükr-ü fıtridir. Ve telezzüz ve zevk
dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır.
Yalnız insan dalalet ve küfür ile o fıtri şükrün mahiyetini
değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor.”
Zevk almak, rızkı arzulamak fıtri şükürdür. Bu yolla bütün hayvanat
şükreder. Bir kuş yedikten sonra şöyle bir havada döner. Bu onun
şevkindendir, memnuniyet bildirgesidir. İnsan ise bilinçli olduğu için
bunun ötesine geçmelidir. Ama gaflet ve dalalet ehli kendisine gelen
rızkı küçümseyerek, tahkir ederek, görmeyerek, anlamayarak zulüm
doğurur. Rızkın içindeki şükür mesajını almayarak rızk hükmündeki
bütün mevcudatı kendisi için abes kılar, anlamsız kılar. Şükürsüz
insan tüm kainata zulmeder, kainatın hakkını vermez. Mesela, güzel bir
çiçek, ki bir hikmetle inSANA gösterilmek için yaratılmıştır, gören
kişi “ne güzel çiçek” dese ama “ne güzel yaratılmış”diye düşünmese o
çiçeği, nimeti yani, okuyamadı demektir. böylelikle o boşa yaratılmış
(yok yere tüketilmiş) oldu, adeta yüzüne tükürüldü. Bendeki ayeti
görmedin diye ahiret günü davacı olacaktır.
“Hem rızk olan nimetlerde gayet güzel süslü suretler, gayet güzel
kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir. Zihayatı şevke
davet eder ve şevk ile bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir
şükr-ü manevi ettirir. Ve zişuurun nazarını dikkate celbeder,
istihsana terğib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder. Onun ile
kalen ve fiilen şükre irşat eder ve şükür ettirir ve şükür içinde en
ali ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır.”
Nimetin güzellikleri şevke davet eder, şükrettirir, şükrü gösterir ve
şükrün içindeki daha yüce olan lezzeti ona tattırır. “şükredin ki
artırayım” mesajı burada yatıyor. Bir kat lezzet de onun içindedir,
şükredilince çıkacaktır. Şükrün lezzeti nimetin lezzetinden üstündür.
Şükretmeyen adam cevizi kabuğuyla yutandır. İçindeki özü almadan yer.
Halbuki her rızk “içime bak, içimdeki gayeyi, özü bul” demektedir. Ehl-i
hakikat cismaniyetin/nimetin içindeki o öze aşıktır, o özü
istemektedir, kalp ve ruhuyla o öze müteveccihtir/yönelmiştir. Onlar
ulvi olana taliptir. Şükretmeyen, şükür yolunda ilerlemeyen ise
zahirine taliptir. Hayvan nasıl yediğinin şekline, niteliğine bakmaz,
ister pasta yesin ister kuru ekmek fark etmez, şükretmeyen de aynen
ona benzer. Nimetin içindeki güzelliğe talip değildir. Dışındaki
güzellik ona yeter. Bu kainattaki her şeyin hakikatine şükürle
talip olanlar ancak hakiki/hakikatli insanlardır. Peygamber’in hep
ettiği “Rabb’im bana eşyanın sırrını öğret” duasının sırrı burada
yatıyor olamaz mı? Aslında Peygamberimiz Efendimiz şükrün sırrını
istiyor olamaz mı? Bütün bunların üstüne şunu söyleyemez miyiz: Nimet
şükür için istenmelidir. Peki burada biraz daha ileri gidip şu klasik
soruyu gündeme taşısak:
Yemek için mi yaşıyorsun, yaşamak için mi yiyorsun?
Bu soruya verilmek üzere akla gelen ilk cevap tabi ki ‘yaşamak için
yemek’tir. Halbuki bütün bu değerlendirmelerden sonra diyebiliriz ki
YEMEK İÇİN YAŞAMAK GEREKTİR. Şükür mesleğinde ileri gidenler için
‘yemek için yaşamak’ lazım gelir. Çünkü onlar bilir ki Hazret-i Rızk
şükrün sebebidir ve şükrü sonuç verir, şükre müteveccihtir, şükrü
yetiştirir, şükrü çağırır, şükür ile kaimdir. Şükür ise yaratılışın,
olanların, yani kainatın, sebebidir, maksadıdır. Ve bu yüzden onlar da
şükre taliptir, şükretmek için de nimete. Şükür mesleğinde ileri
gitmemiş olanlar ise ‘yaşamak için yemesi’ gerekir. Böyle olunca ancak
yeterince yemelidirler. Yeterinden fazlası israftır. Çünkü şükürde
ileri gitmemiştir. Öldürmeyecek kadar yemesi caizdir. Fazlası boşa
gitmektedir, çünkü şükür eksiktir. Ehl-i tarikatteki riyazet mesleği
buradan gelir. Nefis şükrü öğreninceye kadar zaruri ihtiyacı kadarı
verilir. Şükürde ileri gidince artık lezzetli şeyleri şükür için
arzular. Gavs-ı Geylani için şu olay anlatılır: Bir gün Gavs oğluyla
beraber yemek yerken bir kadın onlara rastlar. Bakar ki, oğul kuru
ekmeği su ile yerken, baba güzelce kızarmış tavuk yemektedir.
Dayanamaz ve sorar kadın: “ya Şeyh, reva mıdır bu, sen kızarmış tavuk
yerken yanında oğlun kuru ekmek yemektedir?” Gavs kadına bakar, tavuğa
döner ve “Kum biiznillah (Allah’ın izniyle kalk)” der, ve tavuk
dirilir. Sonra tekrar kadına döner ve “o da bu mertebeye gelince
kızarmış tavuk yer” der.
Hasılı: “İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin
bir hazine-i camia olduğu halde şükürsüzlük ile nihayet derecede sukut
eder.”
“Şükrün mikyası kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir.
Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir.
Haram-helal demeden yemektir.”
Kanaat, çalışmasının neticesinde kişiye ne verildiyse rıza
göstermesidir. Ve bu çalışmaya meyli de artırır. Kanaatsizlik ise
çalışma meylini kırar. Çünkü bir şey kazanamıyorum, çalışıyorum
yetmiyor diyen iyi çalışamaz. Kanaat mevcuda iktifa değildir. Bu
gayretsizliktir, tembelliktir. Kanaat rızadır ve olmadığı yerde şükür
yoktur
İktisat, harcamada, yemede zaruretle yetinmektir, aşırıya kaçmamaktır,
mümkün olduğunca kısmaktır. Bütün bunlar nimete hürmettendir. Hürmet
ise şükürdendir, şükür ise nimeti artırır. O yüzden iktisat edenin
nimeti artar. İktisadın bereketi hiçbir ticarette yoktur.
Rıza, Allah’tan razı olmak, verdiğinden memnun olmak, O’na minnet
duymaktır.
Hırs, azim değildir. Azim gayretli olmaktır. Hırs ise mala tamah
göstererek, acelecilikle, ille bu olsun, daha üstün olsun diye uzun
emele kapılıp çalışmaktır, tevekkülsüzlüktür. Bu sebeple hırs
şükürsüzlüğün ölçüsüdür.
İsraf, faydasızca harcamaktır, harama sarf etmektir, nimete
hürmetsizliktir. Biz tabağını parmağıyla sıyıran bir Peygamberin
ümmetiyiz. Bu, nimete Allah için, şükür için hürmettir.
Peygamberimizin ilk yağmura karşı oturup ıslanması ve Allah’a dua
etmesi nimete gösterilen saygının ifadesinden başka nedir? “Yere
bir şey düşürdüğünüz bir nimeti orada şeytana bırakmayın”
buyurmuştur. Nasıl şeytana kalıyor yere düşmüş bir nimet? Çünkü yere
düşürülmüş bir nimet hürmetten mahrum kalmıştır. Bu o nimete
şükredilmediği anlamına gelir ve bu da hal dili ile o nimet üstüne
besmele çekilmediği anlamına geliyor. Besmele çekilmeyen yemeğin
ortağı ise şeytandır.
Haram helal demeyip rast gele yemek nimetin Allah’tan geldiğini
bilmemektir.
“Evet, hırs şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem
vasıta-i zillettir. Hatta hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek
karınca dahi, guya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir.
Çünkü kanaat etmeyip senede birkaç tane buğday kafi gelirken, elinden
gelse binler taneyi toplar. Guya mubarek arı, kanaatinden dolayı
başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i ilahi ile
ihsan eder, yedirir”
Ne zaman hırs gösterirse kişi zelil olur. İzzetin sebebi kanaattir.
Karıncalar hırs vasıtasıyla sanki ayaklar altında kalmıştır. Birkaç
tane yetecek buğday yerine binlerce toplamak ister ve toplarken
ezilir. Arı ise sanki kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar ve
sonuçta insana bal ikram eder.
“Evet, Zat-ı Akdesin alem-i zatisi ve en azami ismi olan
Lafzatullah’tan sonra, en azam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve
rızktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman’ın en zahir manası
Rezzak’tır.”
Rahman ismi kendini en çok rızkta gösterir. Dolayısıyla bu isminin
sırrına ancak rızktaki şükür ile ulaşılır. Rahmanın en zahir manası
Rezzak isminde tebarüz eder.
“Hem şükür içinde safi bir iman var, halis bir tevhid bulunur. Çünkü
bir elmayı yiyen ve ‘Elhamdulillah’ diyen adam, o şükür ile ilan eder
ki, ‘O elma doğrudan doğruya dest-i Kudretin yadigarı ve doğrudan
doğruya hazine-i Rahmetin hediyesidir’ demesi ile ve itikat etmesi ile
her şeyi –cüzi olsun, kulli olsun- O’nun dest-i kudretine teslim
ediyor. Ve her şeyde Rahmetin cilvesini bilir. Hakiki bir imanı ve
halis bir tevhidi şükür ile beyan ediyor.”
Misalde olduğu gibi elmaya “elhamdulillah” diyen adam sebepleri,
ağacı, çiftçiyi methetmeyip hepsini geçip Allah’a şükretti, O’na
icabet etti, şükür ile elmanın doğrudan doğruya Allah’ın elinden,
rahmet hazinesinin hediyelerinden olduğunu söyledi. Elma şükür ile bir
tevhid abidesine dönüştü.
“Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükür etse, o yediği nimet o
şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevi bir meyve-i Cennet olur.
Verdiği lezzet ile Cenab-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu
düşünmekle, büyük ve daimi bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi manevi
lübleri ve hülasaları ve manevi maddeleri ulvi makamlara gönderip,
maddi ve tüfli(posa) ve kışri –yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz
kalan- maddeleri füzülat olup, aslına yani anasıra(unsurlarına)
inkilap etmeye gidiyor.”
Lezzetli bir nimet yenilip şükredilince bir nur olur artık şükrün
neticesi olarak. Böylelikle o nimet de ibadetini etmiş olur ve cennete
layık bir meyveye dönüşür. Cennette şakirine nimet olarak gelir. Böyle
olunca şükür ile mevcudat da bizden razı olmaktadır. Çünkü burada
maddesini harcadığımız nimet şükür sayesinde tükenmiyor, yok olmuyor
bilakis ölümsüzleşip daha yüce haliyle cennete bizim oluyor. O nimet
akabinde “Elhamdülillah” deyince hamdin kendisini de nimet haline
getiriyor. Allah’ın iltifatını şükür vasıtasıyla görüp nimetin
lezzetinden daha büyük bir tad alıyoruz. “Elhamdülillah” deyince o
nimeti Allah’ın özel olarak bize göndermiş olduğunu anlıyor, görüyor
ve makamımızı yükseltiyoruz. Allah doğrudan bizim muhatabımız oluyor,
doğrudan O’nun muhatabı haline geliyoruz. Bütün bunlardan sonra geriye
kalan maddi kısmı posadır, vücuttan atılır. Yeni mesajlar yüklenmek
üzere aslına döner.
“Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf
bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet kömüre
kalbolur. Şükür ile zail rızklar daimi lezzetler, baki meyveler verir.
Şükürsüz nimet en güzel bir suretten çirkin bir surete döner. Çünkü o
gafile göre rızkın akibeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzülattır.”
Şükredilmezse lezzet muvakkat olduğu için bir zaman sonra nimetin sonu
gelir, yok olur. Elmas olan nimet kısa bir zaman içinde kömür olur,
azcık lezzet verdikten sonra abes oluverir. Bütün emek, hikmet, maksat
boşa gider. Bu ise hikmet-i alemi inkar etmek, reddetmek anlamına
gelir. Yenmiş bir meyvenin çekirdeği kişiye bu yüzden “dışımı yedin,
bu sonum olabilir, ama toprağa ekersen tükenmem, yeniden doğarım. Beni
(yediğin meyvenin özünü yani) şükre ek ki nimetin özünü anla, işin
sırrını bul, ben de bitmeyeyim, ölümsüzleşeyim, cennet nimeti olayım.”
der.
“Evet rızkın aşka layık bir sureti var, o da, şükür ile o suret
görünür. Yoksa ehl-i gaflet ve dalaletin rızka aşkları bir
hayvanlıktır. Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalalet ve gaflet ne
derecede hasaret ediyorlar.”
Şükür varsa nimet aşka layıktır. Peygamberin yağmuru karşılaması,
altında ıslanması, elini açıp dua etmesi bu aşkın neticesi değil
midir? O Cenab-ı Hakkın yağmurdaki iltifatını görüp ona hürmet
etmiştir. Ehli dalaletin rızka aşkı hayvanlıktır. Nimete sahip olduğu
anda sevgisi, onunla işi biter.
İmam-ı Rabbani der ki, “İnsan üç kısımdır: Bir kısmı cennet ister,
ordaki güzellikleri, nimetleri arzular, lezzet ister. Bunlar avamdır.
Orta tabaka vardır, bunlarda ne cennetin arzusu, ne cehennemin korkusu
vardır, ne de dünyaya yönelik istekleri vardır. Narında hoş, nurunda
hoş demişlerdir. Onlar için Allah rızası yeterdir. En üst tabaka ise
aynı avam gibidir. Cennet ister, cehennemden korkar, saadet, lutuf
ister. Ama bu Allah namınadır. Allah cenneti övdüğü için, Allah’ın
rahmetinin tecellisi olarak gördükleri için cenneti isterler.
Cehennemden korkuttuğu için, Allah’ın gazabının alameti olduğu
cihetiyle korkarlar. Dünya nimetlerini Allah’tan geldikleri için,
O’nun esmasının ayineleri olduğu için isterler.”
“Enva-i zihayat içinde en ziyade rızkın envaına muhtaç insandır. Cenab-ı
Hak insanı bütün esmasına cami’ bir ayine ve bütün rahmetinin
hazinelerinin müddeheratını tartacak, tanıyacak cihazata malik bir
mucize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin vaziyetlerinin
inceliklerini mizana çekecek aletleri havi bir halife-i arz suretinde
halketmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddi ve manevi
rızkın hadsiz envaına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu camiiyete göre en
ala bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası şükürdür. Şükür
olmazsa esfel-i safiline düşer, bi,r zulm-ü azimi irtikab eder.”
Kainatta en çok muhtaç olan insandır. Bu şiddetli ihtiyaç ve muhtaçlık
sayesinde ayinelik vasfını kazanmak için verilmiş olan teçhizatı,
aklı, fikri, kalbi de kullanarak, Allah’ın esmasını, rahmet
hazinesindeki cevherleri bilmesi tartması, onların ayinesi olması
istenmiştir. Dolayısıyla insan şükretmeyi öğrenirse, bu yüksek ihtiyaç
sayesinde en yüksek mertebeye çıkar. Fakirlik, acizlik, ihtiyaç
Allah’ı bilen ve şükürle ona intisab eden için şeref haline gelir,
insanın en yüksek makama ulaşması için vesile olur. Ama şükretmezse
esmaya ayinedarlık yapamaz. Allah’ı bilmezse, tevekkülsüz, kendi
başına kalmış, cenneti bilmiyor halde ne yapabilir?. Bu kadar muhtaç
olan, bütün eşyadan daha fazla ihtiyacı olan insan şükürsüz sefil
olacak, esfeli safilin olacak.
İmam-ı rabbaninin bir beytinde şöyle der:
“Der tarik-i nakş-bendi lazıma-mı çar-i terk
terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk”
Bu beyitte yol ehli için dört şeyin terkinden bahseder: Dünya, Ahiret,
Kendi, hiçbir şey kalmayınca son olarak Terk.
Üstad ise buna mukabil en yüksek tarikat olan kulluk tarikatinin dört
esasını şöyle ihsas eder:
“Der tarik-i acz-mendi lazım amed çar-çiz:
Acz-i mutlak, fakr-i mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz...”
Acz-i mendi aczini bilme yoludur. Dikkat edilirse 4 terkten değil 4
lüzumdan yani var olmadan bahsediliyor. Yani terketme, ama Allah
namına kullan.
Tam bir acz. Acz-i mutlak; Hiçbir noktada güç görmemek(kainatta ve
‘ben’de).
Fakr-i mutlak. Bende hiçbir servet görmemek. Tam fakirlik ve ihtiyaç
hissine ulaşmak
Şevk-i mutlak: Allah’a karşı tam bir iştiyak, her şeyde O’nun
rahmetini görüp şevklenmek. O’na doğru şevki kıran her şeyde
kusurludur.
Şükr-ü mutlak: Tam bir şükür hali. Her şey de artık şükretmek.