BAĞLANTI KURULDU...
..: George ORWELL  :..

..: Haz: Mehmet HALDUN :..
mhaldun@patikalar.net

 -.... Adım Emmanuel Goldstein. Size, elbirliğiyle dünyayı yöneten güçlerin ulaşamayacağı bir yerden, ‘Pasifik okyanusunun derinliklerinde gizli bir üs’ten sesleniyorum. 1987 yılının sonunda çok ciddi bir saldırıya uğradık. Bütün birliklerimiz yok edildi, dünyanın her tarafına dağılmış olan kuvvetlerimizi kaybettik, bu saldırıdan sonra benim öldüğüm yolunda yapılan spekülasyonlar insanlığa çok önemli bir şey kaybettirdi; kurtuluş için savaşma gayretini. Çok uzun zamandır, her türlü teknolojik korumaya tabi üssümüzden dünyayı yönetenlerin yazdıkları senaryoların bir bir sahnelenmesini seyrediyoruz. Dünya, korkunç bir teknolojiye sahip olan ve tek otoritenin kendisi olduğunu düşünen bir güç tarafından karanlık bir geleceğe sürükleniyor. Bireylerin ve devletlerin her adımlarının izlendiği bir dünya. Önceleri bu kadarına ihtimal vermiyorduk... Ancak bizi ve tüm dünyaya yayılmış gizli güçlerimizi umutsuzluğa sürüklemeyi başardılar. Güney ve kuzey Amerika’nın gerçek sahiplerini, bütün Afrika’yı, güney ve orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Pakistan’ı, Tunus’u, Peru’yu ve bütün İslam ülkelerini. Neredeyse son bin yıldır adları dünyanın her yerinde adaletle, haksızlığa boyun eğmemekle anılan Müslümanlar, tarihlerinde görmedikleri bir umutsuzluk girdabına kapılmış gidiyorlar. Düşünce dünyaları toz duman. Düşünceleri vuracak bir terazileri yok, fikri geleneklerin izlerini yitirmişler. Ölümcül bir savaşı kaybettiğini düşünenlerin sayısı, kendini henüz hiçbir savaşa taraf olamayacak kadar küçük görüp meydanı büyüklere teslim edenlerin sayısıyla mukayese edilmeyecek kadar az....

Bindokuzyüzseksendördü okuduktan sonra, hep Goldstein’in gerçekten var olmasını istedim, hem de Müslüman biri olmasını. Ansızın bütün tv yayınlarının kesilip, onun gizli bir yerden yaptığı korsan yayının tüm dünyada seyredildiği bir günü hayal ettim. Konuşma böyle başlamalıydı.. dünyayı yöneten güçleri hedef alan, sonuna kadar muhalif, gerçekçi, inançlı, tarihin farkında ve nihayet sözü Müslümanlara ve Türklere getiren bir uyanış manifestosu. Emmanuel Goldstein, Orwell’in bindokuzyüzseksendört romanında çizdiği muhalif lider tipi. Nerede olduğu bilinmeyen, iktidar tarafından devamlı kötülenen, adına nefret haftaları düzenlenen biri, memurların her gün belirli bir süre girdiği nefret seanslarının baş kahramanı. Partinin azılı düşmanı, her taşın altından çıkan gizli teşkilatın esrarengiz lideri. Kurulu düzenin biricik muhalifi. Hafızanın kaybettirildiği, edebiyatın yok edildiği, düşüncenin her kötülüğün kaynağı olarak kabul edildiği, dilin kelimelerden arındırılarak düşünmenin önünün kesilmeye çalışıldığı bir düzenden kurtulmanın tek adresi... Evet o muhayyel biri, belki sorunların kaynağı olarak uydurulmuş bir hayali düşman, ama devasa sistem karşısında insana güven veren, muhalif düşüncelerde yalnız olmadığını hissettirecek bir kahraman.

Göz gözü görmez bir totalitarizm seksendört’de çizilen, bildiğimiz baskıcı yönetimlerden farkları olan bir devlet bu. Düşünce her zamanki gibi suçların başı, tek tip insan üretme telaşı had safhada yine. İnsanların her an teleskrin denilen alıcı-verici bir cihazla izlendiği/yönlendirildiği inanılmaz merkezi bir yapı. Ağabey’in mutlak otorite olduğu, her yere üzerinde ‘Ağabey seni gözetliyor’ yazılı posterlerin asıldığı bir diktatorya. Farklı yanları ise bu rejime ait bazı uygulamaların şimdiki benzerlerinden daha somut, daha bariz olması. Örneğin düşünmenin yolunu kesmek için alınan bir tedbir olan dilde ıslah çalışmalarında, kelime sayısının (bugünkünden çok daha!) küçük rakamlara düşürülmesi planlanıyor. Ya da “geçmişe hükmeden geleceğe hükmeder” prensibince arşivler her gün yeniden düzenlenerek, kayıtlara geçen bilgilerde partinin açıkladıklarının gözlenen değerlerle mugayir olmaması hesaplanıyor.

Adamımız Winston Smith işte bu bilinmezlik içinde önce bu totaliter rejimin bir alternatifi olabileceği düşüncesini, ardından kendi gibi düşünen birilerinin varlığını keşfediyor. Her şey bir kuşkuyla başlıyor.. kurulu sistemin mutlak olmadığı, alternatifinin bulunduğu kuşkusu. Devletin hafızalara hükmettiği, tarih kayıtlarının kocaman yalanlardan ibaret olduğu, insanlar düşünemesin, hatırlayamasın diye edebiyatın, dilin yok edilmeye çalışıldığı bir rejimde küçücük bir kuşku Winston’ı dehşetengiz bir koridora sürüklüyor. Hayat kurgulanmış, dünya kurgulanmış, tarih kurgulanmış.. devlet her şeye hükmetme çabasında, ama kurgulanamayan, hükmedilemeyen tek yer insan bilinci. Ve bu bilince bir tohum gibi düşen küçücük bir kuşku, Winston’a doğruyu aramada çok güçlü bir meşale oluyor. Bir gün teleskrinden korka korka çıkardığı not defterine beklenmedik bir şekilde içinden gelerek ‘kahrolsun ağabey’ yazmasıyla başlıyor her şey. Ardından işyerinde memurlara yönelik uygulanan nefret seanslarında hakaretler edilen Goldstein’A içinde bir yakınlık uyanmasıyla içindeki hisler gelişiyor. Sonra bir gün kendini tüm benliğiyle bir muhalif olarak buluyor...

Parti felsefesini üç slogan etrafında şekillendirmektedir; ‘savaş barıştır’, ‘hürriyet esarettir’, ‘cehalet kuvvettir’. Şehrin her yerinde bu sloganlar ve ‘ağabey seni gözetliyor’ yazılı posterler asılıdır. Partiye göre ‘iktidar kolektiftir, fert ancak fert olmaktan çıktığı ölçüde kuvvet kazanır, tek başına ve hür insan daima yenilmiştir.. iktidar tanrıdır; insanlara, zihinlere hükmeder ve öyle yaşar’. Ve parti bu uğurda her türlü önlemi almaktadır. Arıdil denilen yeni dil insanları düşünceden mümkün olduğunca uzak tutmak için tasarlanırken, bir yandan da insanları benliklerinden koparacak, insan olmayı unutturacak başka uygulamalar geliştirilir. Bir parti büyüğü devletin yönetim mantalitesini şöyle tarif eder; “Bizim dünyamızda, korku, nefret, zafer sevinci ve insanın kendini alçaltmasının yarattığı duygulardan başka hiçbir duyguya yer yok. Bunların dışındaki her şeyi yok edeceğiz, her şeyi. Daha şimdiden devrim öncesi düşünce ve alışkanlıklarını ortadan kaldırıyoruz. Çocukla ana-baba, erkekle kadın arasındaki bütün bağları kopardık. Artık kimse karısına, çocuklarına, yada dostlarına güvenmiyor. Gelecekte ise karı, arkadaş diye bir şey olmayacak. Çocuklar doğar doğmaz analarından alınacak, tıpkı bir tavuğun yumurtalarının toplanışı gibi. Cinsiyet içgüdüsünün kökü kazınacak. Doğum, insanı çocuk sahibi etmekten çıkacak; ekmek karnesi gibi arada sırada yenilenmesi gereken bir formalite halini alacak. Cinsel tatmini ortadan kaldıracağız. Sinir uzmanlarımız bu konu üzerine eğilmişlerdir. Bağlılık, sadakat, sadece partiye bağlılık demek olacaktır. Sevgi ise yalnız Ağabey’e duyulan sevgi. Yenilen düşman karşısında duyulan sevinçten başka bir sevinç de tanımayacak insanlar. Sanat, edebiyat, bilim.. hiçbiri olmayacak bunların. Her şeye gücü yetenin bilime ihtiyacı olur mu hiç? Güzellikle çirkinlik arasında hiçbir fark bulunmayacak. Ne her hangi bir konuda tecessüs, ne de yaşama zevki.. bütün coşkun zevkler sona erecek. Yalnız bir tek zevk, iktidar sarhoşluğu kalacak geride. Daima artan, büyüyen bir zevk olarak.. bir de sürekli zafer sarhoşluğu. Ezilen, mahvedilen bir düşman karşısında duyulan çılgınca zevk... Eğer geleceği temsil eden bir görünüm çizmemi istiyorsan benden, sana şöyle bir şey düşünmeni tavsiye ederim; bir insan suratını hiç durmadan çiğneyen bir çizme”.

***

George Orwell eserlerinin büyüklüğü nispetinde farklı bir hayat sürmüş. O yıllarda İngiliz sömürgesi olan Hindistan’ın Motihari kentinde doğan Orwell, İngiltere’de tahsilini tamamladıktan sonra 1922 yılında Birmanya’ya gidip orada polis örgütüne giriyor. Bu görevden 1928’de istifa ederek ayrılan Orwell, 1933’de buradaki anılarını “Birmanya Günleri” adı altında yayınladıktan sonra aynı yıl “Paris Ve Londra Gezintileri” adlı kitabı yayınlıyor. Komünistlerin safında İspanya iç savaşına gönüllü olarak katılan Orwell 1938’de yazdığı “Katalonya’ya Saygı” adlı yapıtında o günlerini anlatır.

1945’de yazdığı ‘Hayvan Çiftliği’nde basit bir dille eleştirisini yaptığı devrim olgusunu bindokuzyüzseksendört romanında etraflıca ele alıyor. Hayvan çiftliğinde bir devrim hikayesi anlatılıyor; bir çiftlikte insanların idaresi altında yaşayan hayvanların çiftliği ele geçirme mücadelesi, ölmek üzere olan bilge bir domuzun diğerlerine özgürlük arzusunu aşılamasıyla başlıyor. Bir halk devriminde olması gereken her şey bir bir sahne alıyor hikayede; domuzlar bu işin teorisyenliğine talip oluyorlar, sonra devrime giden yolda atlar, inekler, koyunlar, bilumum kümes hayvanları devrimin emekçileri olarak hizmet ediyorlar. Derken büyük gün geliyor, dişe diş bir savaştan sonra çiftliğin yeni sahipleri uzun zamandır özgürlük hülyaları kuran hayvanlar oluyor.. İlk iş olarak hayvanların dikkat etmeleri gereken hususları belirlemek için hazırlanan kanunnamede, insan kıyafetleri giymek, yatakta yatmak, içki içmek gibi insanı hatırlatacak şeyler yasaklanıyor. Asıl olaylar da bundan sonra başlıyor. Devrimin idamesi için görev dağılımı yapılınca ister istemez sınıflar da oluşuyor, beyin takımı domuzlar kendilerinin çok önemli işler yaptıkları gerekçesiyle, önceden koyulan yasaları çiğniyorlar, insanların kaçarken bıraktıkları kıyafetleri giymeye, içki içmeye, insanların yataklarında yatmaya başlıyorlar. Her devrimde olması gerektiği üzere, yönetici sınıfı aralarından birini mutlaklaştırıyor. Bir söze itiraz edilmemesi için onun liderin ağzından çıkmış olması yetiyor.. Tebaya, lidere itaatin gereklilikleri üzerine uzun nutuklar çekiliyor, çalışmayı ve itaati öven şarkılar söyleniyor. Bu arada tabii ki düşmansız devrim olmayacağından, önceleri tek düşman olan insanla sonraları karşılıklı menfaat ilişkileri kurulunca, bir iç düşmana ihtiyaç duyuluyor. Bunun için daha önce birkaç defa herkesin önünde lidere sert çıkışlar yapan, devrime emeği geçmesine ve ikinci adam olmasına rağmen liderin pek hazzetmediği biri, düşman olarak seçilip çiftlikten kovuluyor. Ardından yaşanan her sıkıntı ona mâl ediliyor. Hasılı kelam, insanların patronluğundan şikayet eden hayvanları örgütleyip devrim yapan omuzlar çiftliğin yeni patronları oluyor. Ancak hayvanları yönetebilmek için çiftliğin ele geçirilişinden beri devam eden devrim romantizmi asla sona ermiyor. Zafer kutlamaları, devrim yıldönümleri şaşaalı törenlere sahne oluyor. Orwell romanda kişilik tasvirleri de yapıyor, yaşanan her sıkıntıyı kendinden bilen ve daha çok çalışması gerektiğine inanan bir atı, sahibinin taktığı kurdelayı ve onun avucundan yediği şekerleri özleyip komşu çiftliğe kaçan başka bir atı, liderin söylediklerini çiftlik sakinlerine iletmekle görevli güvercinleri, lideri korumakla görevli dokuz adet köpeği, ve işi iyice yüzsüzlüğe vurup, yaptığı düzinelerce çocuğuyla çiftliği mülkü gibi kullanan, komşu çiftliklerin sahipleriyle kumar partileri düzenleyen lider domuz Napoleon’un şahsında baskıcı yöneticilerin gerçek yüzlerini okuyucunun zihnine kazıyor.

Orwell’in iki romanı da sanki bugünün Türkiye’sini tasvir için yazıldığı izlenimi veriyor. Halka aptalca bir birlik beraberlik romantizmi aşılayıp onları kölesi gibi gören, küçücük menfaatlerini kollama adına yönetilenleri soyan/soyduran aşağılık, yüzsüz liderler.. muhayyel iç/dış düşmanlar.. toplumsal hafızanın milletin bekâsını tehlikeye düşürecek ölçüde zayıf oluşu /hiç olmayışı vesaire.. Totaliter kafanın tarihin hiçbir döneminde hiçbir coğrafyada şimdi yaşanılandan farklı olmadığının en büyük kanıtıdır bindokuzyüzseksendört, 1949’da yazılmış konusu farklı hiçbir roman bugünü bu kadar net tasvir edemezdi zira. Ama Orwell yönetenin yanında yönetileni de tasvir ediyor; bir kurdele için komşu çiftliğe kaçan o attan tek farkı kurdelenin kalitesi olan, yönetim mekanizmasını ele geçirmiş baskıcı tiplerin yönlendirmelerine karşı elinden hiçbir şeyin gelmeyeceğine kendini fena halde inandırmış bir halka da göndermeler yapıyor. Yöneticilerinin hayvan çiftliğini yöneten domuzlardan daha zeki olmadığı bir ülkede yaşadığınıza kahrederken, birden aklınıza yönetilenlerin de domuzların ağzına bakan çiftlik sakinlerinden farklı olmadığı geliyor...

Üzerinde durulması gereken bir konu da Bindokuzyüzseksendört romanının sonundaki hazin sahne, nefesinizi tutarak okuduğunuz bir koşturmacanın ardından adamımız Winston kendini partinin ikna odalarından birinde (bu orwell’in medyumluğu da var galiba.. yada bizim elemanlar kullandıkları yöntemleri bir yerlerden aşırıyorlar) buluyor birdenbire. (Bu odalarda Winston’a yapılan sorgu esnasında geçen nefis bir totalitarizm tasviri/eleştirisi bekliyor okuyucuyu). Uzun ikna seanslarının ardından Winston Smith ağabeyle karşı kavgasını ona sığınarak bitiriyor, gözleri ağabeyin gözlerinde içinde ağabeye karşı gerçekten oluşan sevgi, tarifi mümkün olmayan bir iç burukluğu yaşatıyor okura. Ama bu hazin son yine kötüler kazandı dedirtmiyor, umut arayışlarını henüz bitirdiğiniz kitaptan hayatın kendisine yöneltiyor, büyük bir ustanın kaleminden çıktığını belli ederek.

GEORGE
ORWELL


 

 

Üzerinde durulması gereken bir konu da Bindokuzyüz-
seksendört romanının sonundaki hazin sahne, nefesinizi tutarak okuduğunuz bir koşturmacanın ardından adamımız Winston kendini partinin ikna odalarından birinde (bu orwell’in medyumluğu da var galiba.. yada bizim elemanlar kullandıkları yöntemleri bir yerlerden aşırıyorlar) buluyor birdenbire. (Bu odalarda Winston’a yapılan sorgu esnasında geçen nefis bir totalitarizm tasviri/eleştirisi bekliyor okuyucuyu). Uzun ikna seanslarının ardından Winston Smith ağabeyle karşı kavgasını ona sığınarak bitiriyor, gözleri ağabeyin gözlerinde içinde ağabeye karşı gerçekten oluşan sevgi, tarifi mümkün olmayan bir iç burukluğu yaşatıyor okura. Ama bu hazin son yine kötüler kazandı dedirtmiyor, umut arayışlarını henüz bitirdiğiniz kitaptan hayatın kendisine yöneltiyor, büyük bir ustanın kaleminden çıktığını belli ederek.

   






 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım