Paylaşıldıkça Azalan
Mimar Babam (My Arcitecht: A Son’s Journey) - Yön: Nathaniel KAHN

Anıtsallık.

İhtişam.

Göz alıcı boyutlar, aciz bırakan genişlikler ve yükseklikler. Düzlükler, geniş alanlar, kesin hatlar, ufka doğru uzanan çizgiler. Uzayıp giden, gökyüzünde nihayete eren yollar, kanallar, duvarlar...
Ve fotoğraflardaki binalar. Fotoğraflarla anlaşılan, fotoğraflarla yaşanan binalar. Hep anlık bakışlarda kalmış, karelerde dondurulup saklanmaya çalışılan sözde “sınırsızlık”lar. Mekana fazlasıyla hakim, zamanın karşısında ise hayli aciz binalar, fikirler, hayatlar.

Filmi seyrederken zaman zaman üşüdüğümü hissettim. (Elbette Kızılırmak Sineması’nın bu konuda bir suçu yoktu. Tam tersi, Ankara’ya böyle nadir filmleri getirdikleri için kendilerine minnettarız.) Eşzamanlı olarak bir insanın hayatını ve eserleri perdeye yansırken, filmi yapanların bizi götürmek istedikleri neticeye bakılırsa bir üşüyüp bir ısınmamız gerekecekti. Ama öyle olmadı. Aksine, insanı kademe kademe üşüten, acıma hisleriyle dolduran, esasen bu insan(lar)ın kararan hayatlarına mı, yoksa kararttıkları dünyamıza mı acımak gerektiği konusunda kararsız bırakan bir filmdi Mimar Babam (veya orijinal adıyla: “Benim Mimarım”)

Önce gerçekler: Louis Isadore Kahn. Estonya göçmeni, Yahudi bir ailenin çocuğu, kısa boylu, çirkin, yalnız bir adam. Philadelphia ve Pennsylvania’da mimarlık eğitimi görmüş, mimarî düşüncesi İtalya’ya, Yunanistan’a, Mısır’a yaptığı seyahatlerle, bu seyahatlerde gördüğü antik çağa ait abidevî eserlerle ciddi bir değişime uğramış, görüşlerinden taviz vermemiş, başarısızlıklar yaşamış (örn. Philadelphia’daki işinden kovulması), yine de eserlerinde nicelikten ve müşteri talebinden ziyade niteliğe ve kendi doğrularına önem vermiş (bu yüzden tamamlayabildiği pek az eseri var), ve şöhreti ancak 50’lerinde yakalayabilmiş bir mimar. Prensiplerine çok sıkı bir şekilde bağlı olmasına ve idealleri uğruna pek çok zorluğu göze almasına rağmen aynı zamanda sık sık ve kolaylıkla fikir değiştirebilen, bu yüzden çevresindeki insanları hayli zorlayan birisi. Bir evliliği, iki gayr-ı meşru ilişkisi ve bunlardan ikisi kız biri erkek olmak üzere toplam üç çocuğu olmuş. Filmi ilginç yapan en önemli unsur da burada, zîra filmin hazırlayıcısı, yönetmeni ve anlatıcısı, Louis öldüğünde 11 yaşında olan gayr-ı meşru oğlu Nathaniel Kahn. İşine aşık bir adam olduğu kadar karısına, sevgililerine ve çocuklarına karşı kayıtsız ve ilgisiz bir hayatı olmuş Louis’in. Kaliforniya’daki Salk Enstitüsü, Yale Sanat Galerisi, çelikten yapılmış yüzer orkestra sahnesi, Ahmedabad’da bir enstitü binası, Kudüs’te yarım kalmış bir sinagog projesi ve ölümünden 9 yıl sonra tamamlanmış olsa da her şeyiyle ona ait olan Bangladeş Parlamento Binası gibi, dünya üzerinde belki ilk elde sayılabileceklerden olmasa da hepsi “nev’i şahsına münhasır” diyebileceğimiz eserler bırakmış. Ve “göçmen” bir ailenin “göçebe” bir çocuğu olarak, 1974’te Pennsylvania tren istasyonunun tuvaletinde, kalp krizi sonucu hayatını noktalamış. Ailesine haber vermek iki gün almış, zîra pasaportundaki adres kısmının üzeri tamamen karalanmış durumdaymış.

Esasen buraya kadar olup bitenler, yani sadece “gerçek”, kendini herhangi bir yorum veya açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak şekilde fazlasıyla anlatıyor. Fakat filmin merkezinde en az Louis Kahn kadar, hatta kimi yerde ondan daha da fazla bulunan biri daha var: Oğlu Nathaniel. Louis’in geride bıraktığı eserler, sadece birkaç bina ve yarım kalmış projeden ibaret değil. Buların yanında, bir eş, iki sevgili, üç çocuk ve onların dağınık hayatları. İçlerinde belki de en trajik olanı, aynı zamanda yönetmenin de annesi olan Louis’in ikinci sevgilisi Harriet Pattison’un hikayesi. 32 yaşındayken 60 yaşındaki Louis ile ilişkiye giren, hamile kalan, oğluyla birlikte zorluklar içinde yaşayan, Louis’in ara sıra yaptığı ziyaretlerle avunan ve onun öldüğü ana kadar hala karısından boşanıp kendisiyle evleneceğine inanan Harriet. Ölümünden 30 yıl sonra bile hala onu kötüleyecek bir kelime kullanmaktan imtina eden, oğlunun “Anne, kabul et! O kötü bir adamdı” sözüne bile karşı çıkan bir trajedi kahramanı.

Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan (belki de çıkarılan) karar ise her dâhinin olduğu gibi Louis’in de ailesinden ve çevresinden esirgediği sevgiyi (enerjiyi?) işine ve eserlerine verdiği iddiası. Oğlu bile, her ne kadar onu sevmediğini söylese de, tüm gayretiyle röportaj yaptığı kimselere bunu teyit ettirmeye çalışıyor. İlginçtir, onunla ilgili en müspet, en olumlayıcı görüşler ise “Doğu”dan geliyor. Hindistan’da birlikte çalıştığı dostu onun kendileri için bir “guru”, bir “yogi” mertebesinde olduğunu söylerken, Bangladeş Parlamento Binası’nı tamamlayan mimarın söyledikleri daha zavallıcadır: “O, bu bina ile bize demokrasiyi getirdi”. Türlü yokluklarla malul bir doğu ülkesi, ardında parçalanmış hayatlar bırakan (kendi hayatı ise ayrı bir trajedi olan) bir batılı ve onun yaptığı soğuk, şekilsiz bina ile gelmesi beklenen demokrasi. Tanıdık geliyor mu?

Adil bir gözle bakıldığında görülebilecekler ise; paylaşıldıkça azalan ve kaynağı egodan başka bir şey olmayan sözde “sevgi”, hayatı ve idealleri arasında ilgisi bir tarafa ağır bastığı için diğerinin boşta kaldığı iddiasına mukabil iki tarafa da sirayet ettiği aşikar olan bir bencillik, soğukluk, tatminsizlik, ancak fotoğraf kareleriyle sabitlenmesi (belki) mümkün olan mutlu aile anları ile sonsuzluk hissi veren bina perspektifleri, ve bütün bunların zaman karşısındaki, hayat karşısındaki acizlikleri, anlamsızlıkları.

En kötüsü de dünyanın öbür ucunda bu sıkıntıları yaşayan bir adamın eserlerinin (veya etkilerinin) ülkenizde, insanlarınızda, yaşadığınız şehirde, oturduğunuz, çalıştığınız, okuduğunuz binada (örn. ODTÜ) ortaya çıkması, sizin hayatınızı da sarıp sarmalaması.

Eşzamanlı olarak bir insanın hayatını ve eserleri perdeye yansırken, filmi yapanların bizi götürmek istedikleri neticeye bakılırsa bir üşüyüp bir ısınmamız gerekecekti. Ama öyle olmadı. Aksine, insanı kademe kademe üşüten, acıma hisleriyle dolduran, esasen bu insan(lar)ın kararan hayatlarına mı, yoksa kararttıkları dünyamıza mı acımak gerektiği konusunda kararsız bırakan bir filmdi Mimar Babam (veya orijinal adıyla: “Benim Mimarım”)

..: ANASAYFA :..

Patikalar © 2004


A.Emre KESKİN
aemrekeskin@patikalar.net