Anıtsallık.

İhtişam.
Göz alıcı boyutlar, aciz bırakan genişlikler ve yükseklikler.
Düzlükler, geniş alanlar, kesin hatlar, ufka doğru uzanan çizgiler.
Uzayıp giden, gökyüzünde nihayete eren yollar, kanallar, duvarlar...
Ve fotoğraflardaki binalar. Fotoğraflarla anlaşılan, fotoğraflarla
yaşanan binalar. Hep anlık bakışlarda kalmış, karelerde dondurulup
saklanmaya çalışılan sözde “sınırsızlık”lar. Mekana fazlasıyla hakim,
zamanın karşısında ise hayli aciz binalar, fikirler, hayatlar.
Filmi seyrederken zaman zaman üşüdüğümü hissettim. (Elbette Kızılırmak
Sineması’nın bu konuda bir suçu yoktu. Tam tersi, Ankara’ya böyle
nadir filmleri getirdikleri için kendilerine minnettarız.) Eşzamanlı
olarak bir insanın hayatını ve eserleri perdeye yansırken, filmi
yapanların bizi götürmek istedikleri neticeye bakılırsa bir üşüyüp bir
ısınmamız gerekecekti. Ama öyle olmadı. Aksine, insanı kademe kademe
üşüten, acıma hisleriyle dolduran, esasen bu insan(lar)ın kararan
hayatlarına mı, yoksa kararttıkları dünyamıza mı acımak gerektiği
konusunda kararsız bırakan bir filmdi Mimar Babam (veya orijinal
adıyla: “Benim Mimarım”)
Önce gerçekler: Louis Isadore Kahn. Estonya göçmeni, Yahudi bir
ailenin çocuğu, kısa boylu, çirkin, yalnız bir adam. Philadelphia ve
Pennsylvania’da mimarlık eğitimi görmüş, mimarî düşüncesi İtalya’ya,
Yunanistan’a, Mısır’a yaptığı seyahatlerle, bu seyahatlerde gördüğü
antik çağa ait abidevî eserlerle ciddi bir değişime uğramış,
görüşlerinden taviz vermemiş, başarısızlıklar yaşamış (örn.
Philadelphia’daki işinden kovulması), yine de eserlerinde nicelikten
ve müşteri talebinden ziyade niteliğe ve kendi doğrularına önem vermiş
(bu yüzden tamamlayabildiği pek az eseri var), ve şöhreti ancak
50’lerinde yakalayabilmiş bir mimar. Prensiplerine çok sıkı bir
şekilde bağlı olmasına ve idealleri uğruna pek çok zorluğu göze
almasına rağmen aynı zamanda sık sık ve kolaylıkla fikir
değiştirebilen, bu yüzden çevresindeki insanları hayli zorlayan
birisi. Bir evliliği, iki gayr-ı meşru ilişkisi ve bunlardan ikisi kız
biri erkek olmak üzere toplam üç çocuğu olmuş. Filmi ilginç yapan en
önemli unsur da burada, zîra filmin hazırlayıcısı, yönetmeni ve
anlatıcısı, Louis öldüğünde 11 yaşında olan gayr-ı meşru oğlu
Nathaniel Kahn. İşine aşık bir adam olduğu kadar karısına,
sevgililerine ve çocuklarına karşı kayıtsız ve ilgisiz bir hayatı
olmuş Louis’in. Kaliforniya’daki Salk Enstitüsü, Yale Sanat Galerisi,
çelikten yapılmış yüzer orkestra sahnesi, Ahmedabad’da bir enstitü
binası, Kudüs’te yarım kalmış bir sinagog projesi ve ölümünden 9 yıl
sonra tamamlanmış olsa da her şeyiyle ona ait olan Bangladeş
Parlamento Binası gibi, dünya üzerinde belki ilk elde
sayılabileceklerden olmasa da hepsi “nev’i şahsına münhasır”
diyebileceğimiz eserler bırakmış. Ve “göçmen” bir ailenin “göçebe” bir
çocuğu olarak, 1974’te Pennsylvania tren istasyonunun tuvaletinde,
kalp krizi sonucu hayatını noktalamış. Ailesine haber vermek iki gün
almış, zîra pasaportundaki adres kısmının üzeri tamamen karalanmış
durumdaymış.
Esasen buraya kadar olup bitenler, yani sadece “gerçek”, kendini
herhangi bir yorum veya açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak şekilde
fazlasıyla anlatıyor. Fakat filmin merkezinde en az Louis Kahn kadar,
hatta kimi yerde ondan daha da fazla bulunan biri daha var: Oğlu
Nathaniel. Louis’in geride bıraktığı eserler, sadece birkaç bina ve
yarım kalmış projeden ibaret değil. Buların yanında, bir eş, iki
sevgili, üç çocuk ve onların dağınık hayatları. İçlerinde belki de en
trajik olanı, aynı zamanda yönetmenin de annesi olan Louis’in ikinci
sevgilisi Harriet Pattison’un hikayesi. 32 yaşındayken 60 yaşındaki
Louis ile ilişkiye giren, hamile kalan, oğluyla birlikte zorluklar
içinde yaşayan, Louis’in ara sıra yaptığı ziyaretlerle avunan ve onun
öldüğü ana kadar hala karısından boşanıp kendisiyle evleneceğine
inanan Harriet. Ölümünden 30 yıl sonra bile hala onu kötüleyecek bir
kelime kullanmaktan imtina eden, oğlunun “Anne, kabul et! O kötü bir
adamdı” sözüne bile karşı çıkan bir trajedi kahramanı.
Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan (belki de çıkarılan) karar ise her
dâhinin olduğu gibi Louis’in de ailesinden ve çevresinden esirgediği
sevgiyi (enerjiyi?) işine ve eserlerine verdiği iddiası. Oğlu bile,
her ne kadar onu sevmediğini söylese de, tüm gayretiyle röportaj
yaptığı kimselere bunu teyit ettirmeye çalışıyor. İlginçtir, onunla
ilgili en müspet, en olumlayıcı görüşler ise “Doğu”dan geliyor.
Hindistan’da birlikte çalıştığı dostu onun kendileri için bir “guru”,
bir “yogi” mertebesinde olduğunu söylerken, Bangladeş Parlamento
Binası’nı tamamlayan mimarın söyledikleri daha zavallıcadır: “O, bu
bina ile bize demokrasiyi getirdi”. Türlü yokluklarla malul bir doğu
ülkesi, ardında parçalanmış hayatlar bırakan (kendi hayatı ise ayrı
bir trajedi olan) bir batılı ve onun yaptığı soğuk, şekilsiz bina ile
gelmesi beklenen demokrasi. Tanıdık geliyor mu?
Adil bir gözle bakıldığında görülebilecekler ise; paylaşıldıkça azalan
ve kaynağı egodan başka bir şey olmayan sözde “sevgi”, hayatı ve
idealleri arasında ilgisi bir tarafa ağır bastığı için diğerinin boşta
kaldığı iddiasına mukabil iki tarafa da sirayet ettiği aşikar olan bir
bencillik, soğukluk, tatminsizlik, ancak fotoğraf kareleriyle
sabitlenmesi (belki) mümkün olan mutlu aile anları ile sonsuzluk hissi
veren bina perspektifleri, ve bütün bunların zaman karşısındaki, hayat
karşısındaki acizlikleri, anlamsızlıkları.
En kötüsü de dünyanın öbür ucunda bu sıkıntıları yaşayan bir adamın
eserlerinin (veya etkilerinin) ülkenizde, insanlarınızda, yaşadığınız
şehirde, oturduğunuz, çalıştığınız, okuduğunuz binada (örn. ODTÜ)
ortaya çıkması, sizin hayatınızı da sarıp sarmalaması.