Poşetten Çatı Yapılmaz


   Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde masal anlatmayı çok severdim ben. Modernite kavramının zihnimde işgal ettiği yerle ilgili bir yazıya böyle bir cümleyle başlamamın nedeni ne olabilir ki? Modernite gibi en temel dayanağı rasyonellik olan bir kavramla masalın ne ilişkisi olabilir? Modernite eğer ona karşı ayak dirememiz gereken bir şeyse masallardan mı medet umacağız? Elbette hayır, nihayetinde az ya da çok gerçeklik hissine sahip varlıklarız biz. Aslında şunu söylemek istiyorum ben: Eğer masal, bizim gerçekle hatta hakikatle bağımızı koparıp yerine bir sahteliği ikamet ettiren bir özelliğe sahipse, sanırım modernitenin başlı başına bir masal özelliği gösterdiğini iddia etmek, çok da sınırları zorlamak anlamına gelmeyecektir. Nedir masal? Yer belirsizdir, zaman belirsizdir, aslında olmayacağını bildiğimiz bir şeyler oluverir; fakat biz masalın varsayımlarını daha ilk baştan kabul etmişizdir, her şey mubahtır artık. Hümanizm, demokrasi, insan hakları, ilerleme, verimlilik vesaire gibi kavramların insanlığın zihninde makbul hale gelişinin balkabağından araba olabileceğinin kabulünden bir farkı var mıdır dersiniz? Bence yoktur. Eğer bir şey doğru gibi görünüyorsa, adı lider ya da uzman olan birileri durmadan o şeylerin doğruluğundan bahsediyorsa, o şeyler muhakkak doğrudur, düşünmeye gerek yoktur. Bunları kabul edin, rahatça yaşayın. Kesinlikle bir masala doğru sürükleniyoruz, masallar hep mutlu sonla bittiğinden, insanlığın aklına kıyameti getirmesi de pek mümkün görünmüyor, çünkü prensesi öptüğünüz yerden sonrasıyla ilgilenen kalmıyor artık. Ne de olsa mutlu son değil mi! İşin garibi, prensesi falan da öptüğümüz yok.

Peki bir zamanlar masal anlatmayı çok seven ben sıkılarak da olsa size şöyle bir masal anlatayım: Bir çocuk vardır. Annesiyle babası boşanır. Çocuğa derler ki annen ya da babandan birini seçeceksin. Yanına da kardeşlerinden biri gelecek. Annenle olursan babandan, babanla olursan annenden ve yanında olmayan kardeşlerinden nefret edeceksin. Aranızda bir savaş olacak. Hayatta kalmayı başaran kazanır. Bu masal da burada biter. Gökten üç elma falan da düşmez. Böyle de masal mı olur canım demeyin, pamuk prensesin prensin öpücüğüyle iyileştiğine itiraz etmiyorsanız buna da edemezsiniz.

Gelelim insanlığın yaşadığı saçma sapan masala. Modern hayat ifadesi bence başlı başına problemli bir ifadedir, bu ifadeyi kullanarak yola çıkarsak dilin tuzağına düşmekten ve düşünce alanında yol almamaktan kurtulamayız; zira modernite denen illet her neyse bizlere tek bir hayat değil de çok hayatlar sunmaktadır. Eğer gerçekten geleneksel ve modern insan diye bir ayrım varsa bu ayrımı belirleyen kriter insanların hayatlarının sayısıdır. Bir insanın birden fazla hayatı olabilir mi? Olamaz; fakat bir hayat bir çok parçalara bölünebilir. Modernitenin yaptığı da bana kalırsa, öyle çok fazla sosyolojik analize girmeden söylersek, insanın hayatını bir bütün olarak algılamasını engelleyip, ona bir çok hayat sunmasından ibarettir. Geleneksel insanın iyi ya da kötü bir hayatı vardır, hangi safta bulunduğu öyle ya da böyle bellidir, bu insan tipi için hükümde bulunmak kolaydır. Modern insana yani bize gelince durum değişir. Dini bir hayatımız vardır, iş hayatımız vardır, aile hayatımız vardır, arkadaş çevremizle paylaştığımız bir hayat vardır, okul hayatımız vardır, alış-veriş hayatımız vardır. Listeyi çoğaltmak mümkündür. Halk otobüsündeki şoföre davranışımızla arkadaşlarımıza davranışımızı başka kıstaslar belirler. Evde çocuklarımızın yalakalık yapması kötüdür, ama iş yerinde patrona yalakalık etmek işimizin bir gereğidir. Çalıştırdığımız eleman ne hak ediyorsa onu almalıdır, ama sınavda kopya çekmeyen öğrenci yoktur, biz de çekeriz. Sokakta, elimizde iç çamaşırlarıyla gezmek sosyal hayatı zedeleyen ciddi bir ayıptır, fakat evimizin balkonuna, komşularımızın gözlerinin önüne iç çamaşırlarımızı sermemizde bir beis yoktur; çünkü apartman hayatıdır bu, alışmak zorundayızdır. İş yerimizde, çay ocağında, evimizde, okulda, sokakta, resmi dairede hep farklı kurallar, farklı bağlanmalar etkisiyle davranışlarımızı düzene koyarız. İç tüzükler, genelgeler, yönetmelikler, normlar... Çok başarılı bir iş adamı olup çok kötü bir baba olmak gayet normaldir. Atın yüce Allah’ın bir nimeti olduğunu dile getirirken uçağın da teknolojinin bir nimeti olduğundan bahsedebiliriz. Ne de olsa at ayrıdır, uçak ayrı.

Sekülerizm dediğimiz kavramın modernite içerisindeki en kilit fonksiyona haiz olmasının nedeni, işte bu parçalanmanın kilit kaynağı olmasında yatmaktadır. Dini (ya da başka bir bağlanmayı) Allah (ya da farklı bağlanmaların farklı sahiplerine) ile birey arasındaki bir ilişkiye indirgemeyi başardığınız anda, bireyin doğayla ve bireylerin kendi aralarındaki ilişkilerinin seyrini belirlemek için, oraya herhangi bir şeyleri ikame edebilirsiniz. İktisadi ilişkilerinizde belinizi büken katolik ahlakını kaldırır, yerine protestan ahlakını koyarsınız. Sizin kanınızı emen aristokrasi olursa çok kötüdür, ama burjuvaziyse zil takıp oynamalısınız. Sizi veremden kurtarıp kanser ettikleri için sonsuza kadar minnettar olmalısınız. Çünkü veremden ölmek çok kötüdür ama kanserdense ölümünüz, o kadar da kötü değildir. Sosyal, iktisadi herhangi bir kavramı birilerinin başına taç yaparsınız, hukuk sistemleri elinizde oyuncak muamelesi görebilir, bir eylem anında her hangi bir yoldan gidebilirsiniz...

Bence hayatımızdaki bu parçalanmayı en iyi sembolize edecek eşya naylon poşettir. Mutfağa gidin de bir bakın, sayamayacağınız kadar çok poşet vardır. Modernitenin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşan, önceden kuralları tanımlanmış, iğrenç, tekdüze mimarisinin gözümüzün önüne sokmuş olduğu bu en iğrenç örnekleri, bence estetik kirlenmeden de öte anlamlar taşıyor. Domates için ayrı salatalık için ayrı poşetler kullanırız. Sivri biber için ayrı çarliston biber için ayrı poşetler kullanırız. Çeşit çeşit poşet vardır ama hepsi aynıdır, sanki modern insan poşetin ta kendisidir. Bir poşetin içine fiyatları aynı olan elmayı ve karnabaharı aynı anda koyarsak kasiyer kız, bize tuhaf tuhaf bakacaktır, isterseniz deneyin. Küçüklüğümde hatırlıyorum, dedem bahçeden elinde bir bakırla gelirdi. O tek bakırın içinde elma, armut, şeftali, kayısı olurdu. Bunu tasavvur edebileniniz var mı acaba?

Tarihi bakış açısında insanın en ilkel dönemini sınıflandırırken taştan, madenlerden bahsedenler, nedense modern zamanlar hakkında konuşurken naylon poşetlerden hiç bahsetmiyorlar. İnsanın kullandığı eşyanın niteliğinin insanın niteliği hakkında bilgi vereceğine kesinlikle katılıyorum. Peki kim bu naylon poşetleri taşa ya da bir madene tercih edebilir ki? Taştan bile put yapıp tapabilen insanlar naylon poşete nasıl şekil verecekler? Şekil veremediği bir nesneyle ne kadar irtibat sahibidir insanlık? Naylon poşet vasıtasıyla neye doğru bir ünsiyet kurulabilir ki?

Hz. Aişe, efendimizin(ikisine de selam olsun) ahlakını tanımlarken şöyle diyor: O’nun ahlakı Kur’an’dan ibaretti. Bu cümlenin müslümanlar için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne eksik ne de fazla Kur’an. Kitab’ı bakırla sembolize edersek, işimizi, ailemizi, sokağımızı, arkadaşlarımızı bu tek bakırın içine koymanın endişesini taşımalıyız. Bakır güzeldir bir kere, sağlamdır, delinmez, içine koyduklarınız ondan düşüvermez, vicdan azabına benzeyen o uyuz sesleri çıkarmaz, ağacın dalına assanız toplama işiniz bitene kadar orda asılı durur.

Annenizi severseniz babanızı, babanızı severseniz annenizi sevmeyeceksiniz. İşte modernizmin önerisi bu masaldan ve yorumlarından ibarettir. Annemi de babamı da severim demenin bir çaresini bulmalıyız. Uçak da at da Allah’tandır diyebilmeliyiz. Zayıf varlıklarız, bin çeşit korku taşıyoruz, ‘hayatın gerçeklerine’ teslim olabiliyoruz; fakat en azından bu durumu mecburiyetle, yapacak başka bir şey olmamasıyla değil de kendi müslümanlığımızdaki bir zaafın varlığıyla açıklayabilirsek, bana öyle geliyor ki çok önemli bir çıkış yolu edinebiliriz.

Bir çocuk vardır. Annesiyle babası boşanır. Çocuğa derler ki annen ya da babandan birini seçeceksin. Yanına da kardeşlerinden biri gelecek. Annenle olursan babandan, babanla olursan annenden ve yanında olmayan kardeşlerinden nefret edeceksin. Aranızda bir savaş olacak. Hayatta kalmayı başaran kazanır...

..: ANASAYFA :..

Patikalar © 2004


Mehmet BATAR
mehmethbatar@patikalar.net