‘‘On beş gündür kuru ekmek yiyorum. Odamda ateş yok. Kitabımın kopya masraflarını karşılamak için elbiselerimi de sattım. İlim aşkı, insanlığı mutluluğa kavuşturmak, Avrupa’yı buhrandan kurtarmak arzusu beni bu hale düşürdü. Niçin yüzüm kızarsın, eserimi tamamlamak için yardım istiyorum.’’
Hep şu adı duyulmuş, bir şekilde ünlenmiş olan insanların geçmiş hayatlarını yani özel yaşantısını merak etmişimdir. Çünkü gelecekleri onun üzerine temellenmiş ve şekil almıştır. Saint-Simon, çocukluğunu Pikardiya’da geçirmiş. Şeceresiyle övünen asık suratlı bir baba, sinirleri bozuk bir anne ve dokuz çocuk. Yaşadığı bölgenin toprağı cömert; insanları aç. Saint-Simon’un yaşantısı düşüncelerinin temel taşlarını oluşturmuştur. Ayrıca Saint-Simon’un doğduğu tarih ve bulunduğu coğrafya önemlidir. Fransız İhtilalinden 29 yıl öncesi yani Fransız İhtilali’ne sebep olan olayların oluşum süreçlerini bizzat yaşamış bir tanık.
C.Meriç’e göre çağımız Saint-Simon’la başlamaktadır. Saint-Simon hem endüstri devriminin ideoloğu, hem sosyalizmin, Comte’un da, Durkheim’in de, Marx’ın da hocası. Saint-Simon kutupları ahenkleştiren adamdı. Hem akıl hem gönül. Zirveleri ve uçurumlarıyla büyük ve bütün.
Fransız İhtilalinin yaşandığı dönemde bizde de bir fetret dönemi yaşanıyordu. Mazinin o şaşalı dönemi, değerleri yerle bir olmuş, yeni bir değerler tablosu oluşturulamamıştı. “Devrim sonrası Fransa’sına benziyorduk.” diyor C.Meriç. Ve ülkemizin bu çıkmazına ışık tutması açısından 19.yy’ın ansiklopedik kafası olarak değerlendirdiği için ‘Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist’ kitabını kaleme alıyor. Zaten bu kitabı yazdığı tarihte İ.Ü Edb. Fak. Sosyoloji Bölümünde verdiği derslerde gündeminde Saint-Simon ve çağı yer almaktadır.
Eski rejimin değişen şartlara uymadığını 1789’dan çok önce anlamıştı Saint-Simon. Onun için devrim tarihin nihai bir krizidir.
Eskiyle yeni bir arada yaşamazdı diyor Saint-Simon, eskinin amacı fetihti, yeninin üretim. Eski dönem için milletler yok edilmesi gereken birer düşman yeni için ise iş arkadaşları birinin bayrağı nas(dogma) diğerinin akıl. Bu ise bir çatışmaya ister istemez meydan verecektir. Fransız İhtilali 600 yıl önce başlayan oyunun son perdesi, hatta müesseseleri yerle bir eden bir zelzele, İnsan Hakları Beyannamesi, Fransa’yı insanlığın başına geçirdi. İhtilal yakıp yıkmıştı ama bu zorunlu bir sonuçtu. Buna rağmen insanlık harabelerde yaşayamazdı. 18. asrın felsefesi yıkıcı, 19.nunki yapıcı olmalıydı.
Fransız devrimi sonrası yepyeni sorunlar gündeme geldi. Bunların çözümleri için yeni nazariyecilere, yeni kılavuzlara ihtiyaç var. “Nazariyelerin yerini pozitif fikirler; kaprise dayanan ahlakın, vahye dayanan politikanın yerini, akla dayanan ahlak, endüstriye dayanan politika almalı.” diyor Thierry. Sonuç: çalışan sınıf, ana sınıftır toplumu besleyen sınıf. Amaç: ‘üretime en uygun sosyal sistemi’ bulmak ve uygulamak. Saint-Simon bunun için politikayı üretim ilmi olarak tanımlar. Toplumun temeli emek tek garantisi varlığın üretim der. Ona göre 89 ihtilali ile endüstriyalizmin yaratmış olduğu güçlükler siyasi bir tedbirle giderilemez. Siteyi üreticiler yönetmeli üreticiler yalnız üretici. İyi ama filozof ne olacak? Saint-Simon fikir adamlarına büyük bir ödev yükler: Kılavuzluk. Bunun içinde toplumu iyi tanımak ve yönetmek gerekli olduğunu savunur. Saint-Simon’a göre bir zamanlar rahipler kılavuzluk etmiş insanlara. Şimdi filozoflar, bilginler, sanatçılar kılavuzluk edecek. Rahipler derebeylik düzeninin koruyucusudurlar. Filozofların ödevi onlarla savaşmak, en kalabalık ve en yoksul sınıfın kafaca bedence yükselmesini sağlayacak ahlak ilkelerini yaymak ve kökleştirmek. Rahipler ortadan kalkacak mı? Hayır. Sadece bilginin ve bilginlerin emrinde çalışacak.
1817’de liberal büyük burjuvaziyle S.Simon kopuş yaşadı. Liberal için sosyal hayatın ilkesi hürriyettir. S.Simon’a göre ‘İnsanlar hür olmak için bir araya gelmez ’, cenk etmek veya üretmek için bir araya gelir. Simon sosyolojik metot sayesinde, siyasi ve iktisadi problemleri liberallerden bambaşka bir tarzda ortaya koyar, onları bütün bir perspektif içinde ele alır. Ona göre siyasi şekilleri tayin eden, toplumun belli bir devirdeki genel durumudur. En iyi hükümet şekli için kafa yormak gereksizdir. S.Simon mülkiyetin liberaller gibi sosyalleştirilmesi, millileştirilmesini ortak hale getirilmesini istemez. Daha doğrusu açıkça ve doğrudan istemez. S.Simon için önemli olan üreticiler. İnsan geniş bir ortaklıktır. Ortaklığın amacı refahı artırmaktır. Herkes harcadığı emeğe, ortaklığa koyduğu sermayeye göre karşılık alır. Devlet, çalışamayacaklara yardım, çalışabileceklere iş sağlamalı, böylece işçilerin hayatını güven altına almalıdır. Hayat ve iş: işçilere tanınan bu iki hak: S.Simoncu sosyalizmin ilk tohumları.
Hangi sınıfın adamı S.Simon? Sosyal adaletsizliğin şuurudur S.Simon, halk tabakalarının memnuniyetsizliğidir. S.Simon düşüncesi akıncı bir düşünce. 19.asrın başlarında liberalizme karşı girişilen mücadelenin bayrağı S.Simon.
Buraya kadar olan kısımda S.Simon’un liberalizmden sosyalizme uzanışı vardır. Görüşleri birebir yaşamıyla etkileşim içinde. Bundan sonra S.Simon ve sosyalizm birliktedir. Sosyalizm onu tanımladığı sürece o da sosyalizmin içindedir.
19.asrın sosyalizmi, doğuşunda ihtilalci zihniyetten tamamen uzak, hatta onunla çatışma halinde. Yazılarında pervasız görüşlere rastlarsınız, hayal kurduğuda olur ama S.Simon’da ne isyan duygusunda, ne sosyal kinden ne demagojik ihtirastan eser vardır. ``..Sosyalizmin kurucularıda bu tarihi durumun baskısı altındaydılar. Kapitalist üretim olgunlaşmamıştı. Nazariyeler nasıl olgunlaşabilirdi? İktisadi münasebetler rüşeym halindeydiler. Sosyal problemlerin çözüm yolları ancak insan kafasından fışkıracaktı. Toplum garipliklerle doluydu. Bunları ortadan kaldırmak, düşünen aklın göreviydi. Yapılacak şey daha mükemmel bir sosyal rejim yaratmak ve onu propaganda yoluyla kabul ettirmekti. Bu yeni sosyal sistemler birer ütopya olmaya mahkumdular Engels’e göre... Biliyoruz ki S.Simon, hiçbir zaman böyle bir ütopya kurmaz.” diyor C.Meriç. Engels’in sözünü ettiği hayalperestler Owen’la Fourier’dir.
S.Simon’a göre insan toplumlarının ilmi, tabiat ilmi kadar kesin olabilir ve olmalıdır. İnsan toplumunun gelişme kanunlarını keşfetmek için bu toplumun tarihi incelemek lazımdır. Ancak geçmişi anlayanlar, geleceği önceden görebilirler...Tarihte esas rolü oynayan niçin başka münasebetlerdir sorusunu ortaya atmıştır. Ona göre bu sualin cevabını endüstriyel gelişmenin icaplarında aramak lazımdır.
Sosyal düşünceler tarihçisi Maxime Leroy’a göre ‘sosyalizmler sosyalin gelişmesinde derinlemesinden ibaret. Arada bir kopuş yok, bir süreklilik var. Marx’dan önceki bütün sosyalizmlere ütopyacı demek yanlış. Simon ne kadar ütopyacıysa Marx’da o kadar ütopyacı. Kaç millet varsa, kaç nazariyeci varsa o kadar da sosyalizm var. Ama hepsininde temeli aynı, hepsininde dile getirdiği aynı sınıfın, işçi sınıfının acıları ve ümitleri.’
‘S.Simon için, sosyal ödevlerin ilki çoğunluğu kurtarmak. Kollektif bir ödev bu, bütün çalışanların ödevi. Toplumu ehliyet yönetecek. Ama herkesin yararına. Eğer ehliyet önce yoksulla ilgilenmiyorsa ödeve ihanet ediyor. Yoksul kalmamalıdır toplumda .’(Leroy)
Gelelim Comte ve S.Simon’a birlikteliklerinden sonra aralarındaki metot farkı ortaya çıktı. Doktrinle ilgili bazı noktalarda da anlaşamıyorlardı. Sonuç itibariyle S.Simon’dan ayrılan Comte, müesseseleri düzeltmeden önce, düşüncelere yeni bir düzen vermek kararında olan ve hocasının Yeni Hıristiyanlıkla ilgili rüyalarına katılmayan bir ilim adamı olarak görülmektedir. Ama felsefi terbiyesinde S.Simon’un büyük bir tesiri olduğunu, Valat’ya yazdığı mektupta hala itiraf etmektedir. Bu hakseverlik zamanla yerini kine bırakacak ve Auguste Comte ebediyen dostu kalacağım dediği o büyük insana, o cömert yol göstericiye ağız dolusu küfredecektir: ‘Hayasız bir cambazdır Saint-Simon, her türlü gerçek değerden mahrum bir şarlatandır. Gelecek nesiller bu soysuz yazarın kazandığı geçici şöhrete bakarak, zamanımızın nasıl bir fikir anarşisi içinde yaşadığını anlayacaklardır.’ Büyük adamın küçük tarafı.
Leroy’a göre yeni Hıristiyanlık, yanlış anlaşılmış. Çağdaşların dikkati iki kelimeye takılmış: Din ve Hıristiyanlık. Mistik yorumlar almış yürümüş. Oysa Simon okuyucuyu ürkütmemek için en yeni fikirleri en eski kelimelerle sunar. Gerçekte o, Hıristiyan olmayan bir Hıristiyan ve Tanrıya inanmayan bir peygamber. Yeni Hıristiyanlığın Tanrısı bir süs, bir lakırdı: cansız ve soğuk. Şöyle bir görünüp kaybolur. Ve yerini ahlaka bırakır:birbirinizi seviniz. Dogmalarda, ibadette teferruat. İnsanlar arasında kardeşliği gerçekleştirecek olan: emek, iş ve ilim. Ama egoizmin hora teptiği bir toplumda idealsiz yaşanamaz. İlimden kopmayan bir iman, insanı toprağa bağlayan bir ideal. Toplum bir atölye: amenna. Fakat yok edilemez diyor Leroy.
İlimden barışçılığa, barışçılıktan endüstriyalizme geçer. S.Simon sonra sosyalizmin temellerini atar. Nihayet düşüncesi dini bir haleye bürünür: sosyalist bir din. Şakirtlerinin her biri bu geniş mirasın bir parçasını benimser. Yeni Hıristiyanlık üstadın ölümünden sonra semavi bir kitap kadar kutsallaştırılır. S.Simon mektebi bir kilise olur adeta.
‘‘İsviçre’den gelen bir haber, kadeh şakırtıları arasında incelemeler yapan ilim aşığını(S.Simon) yeni bir maceraya sürükler. ‘ Edebiyat Üstüne ’adlı eserini büyük bir hayranlıkla okuduğu Madam dö Stael kocasını kaybetmiştir. Kader bir görev yüklemektedir S.Simon’a, ‘felsefenin Semiramisi’ ile hayatını birleştirmek. İnsanlığı böyle bir evlenmeden doğacak çocuklar kurtarabilirdi ancak. Karısından gözyaşları arasında ayrıldı (1802) .Ne yazık ki Leman gölü kıyılarında hayal kırıklığı bekliyordu Saint-Simon’u, Madam dö Stael onu anlamadı.” Burada tamamen ütopik olan gerçekle hiçbir şekilde bağdaşmayan aslında tam olarak da ne istediğini bilmeyen bir düşünürle karşı karşıyayız. Bir hayal peşinde yola çıkıyor bu hayali ise hüsranla sonuçlanıyor.
“1821-22: ‘Endüstri Sistemi’. Hep aynı düşmanca sessizlik, hep aynı rezil ilgisizlik. Ömür boyu çölde vaazlar veren adam, sonunda ümitsizliğe düşer. Seyircisi olmayan bu tiyatrodan çekilip gidecek; yıllardan beri birlikte yaşadığı Julie Juliand’ı bir mektupla Ternaux’ya emanet ettikten sonra, kafasına boşaltır tabancayı. Ama ölmez, bu teşebbüs sağ gözünden eder onu.” Burada da görüyoruz ki yalnızlık onun denildiği gibi bu seyircisi olmayan tiyatrodan çekilmesi gereğini gündeme getirdi. Çekilip gitmek. İnsan olmanın gereği isteklerinin gerçekleşmemesi onun zaafı olarak ümitsizliğe, çıkmaza doğru yol almasını sağlıyor. Bir yeniliş ve çekiliş onu intihara kadar sürüklüyor. İdealler ve yaşam arasında intihara kadar gitmek. Evet düşünülmesi gereken önemli bir konu. Ne kadar doğru ne kadar gerçekçi?
Bugüne kadar birbirini kovalayan rejimler onun gerçek kişiliğini bozmuş, Saint-Simon’a göre.İyi ama, nasıl bir kişilik bu? Nasıl bir mahiyet? Saint-Simon’un cevabı kısa : sevgiyle tekniğin, iş ahlakıyla dinin, endüstrinin hiyerarşik teşkilatıyla üreticiler arasındaki kardeşçe birliğin yaratacağı ahenk. İşte sosyal gerçeğin asıl mahiyeti...