![]() |
|
Prof. Dr. Mehmet
AYDIN ile |
| ||||||
|
Patikalar: Hz. İbrahim'in(a.s) üç büyük din açısından da çok önemli bir figür olduğunu, üç dinin de temelinde yer aldığını, üç dinin de babası olduğunu görüyoruz. Bu anlamda bakacak olursak, dinler arası diyalog çabalarında da çok önemli bir sembol görevi üstleniyor.Hz. İbrahim'i(a.s) bu denli önemli yapan nedir? Prof. Dr. Mehmet Aydın: Hz. İbrahim(a.s) çok önemli bir semboldür. Sembol derken kişi, peygamber değil demek istemiyorum. Kişi, inancımıza göre bir peygamber; fakat daha da ötesinde bir sembol. Böylece daha geniş bir anlam dünyasına hitap etmiş oluyorum. Tarihi bir kişilik olarak hakkında fazla bilgimiz mevcut değil. Kutsal metinlere dayalı olarak, şifâen bize ulaşmış bilgilere sahibiz. Yaklaşımınız çok doğru, Hz. İbrahim(a.s), dinler arası diyalog çalışmalarının da sembolü vaziyetindedir. İngilizce ifadesiyle "symbol of interreligious cultures" İslam geleneğinde de çok önemli bir yere sahip. Beş altı sene evvel düzenlenen, bilimsel tarafını benim üstlendiğim ve diğer işlerin de bir sivil toplum kuruluşu tarafından yapıldığı 'Barış, Uzlaşma ve Diyalog Sembolü Olarak Hz. İbrahim(a.s)' adlı bir sempozyum gerçekleşmişti. Üç büyük din mensubundan da eşit sayıda davet edilerek Harran'da olmuştu. Harran, bu anlamda çok sembolik bir yerdi; çünkü birçok rivayete göre Hz. İbrahim'in(a.s) doğum yeri Harran. Hatta giderseniz, kültürel kalıntılar görürsünüz. Hiç unutmam, sivil, yaşlı bir adam Farşça ağız ile 'şah-u enbiya- diye haykırmıştı. Yani peygamberlerin şahı. Zaten bu önem fark edildiği için Hz. İbrahim(a.s) adını taşıyan ve dinler arası diyalog çalışmaları yapan sivil toplum örgütleri var. Sadece Avrupa'da beş altı tane olduğunu ben biliyorum. Gerçekten de çok önemli ve barış istikametindeki çalışmaların sembolü oldu Hz.İbrahim(a.s). Patikalar: Bu sempozyumdaki tebliğler aynı zamanda kitaplaştırılmıştı. Bu kitabın önsözünü de siz yazmıştınız. M.Aydın: Evet. Aynı zamanda 1970 yılında benim tercüme ettiğim, benim de hocalarımdan olan Watt'ın Modern Dünya'da Kur'an Vahyi isimli kitabı vardır. Bu kitabın bir bölümü bu konuyu işliyor. İbrahimi dinler kardeştirler diyordu. Yani üç semavi din içinde ortak bir sembol. Mesela Hz. İsa(a.s) böyle değil. Bizim için Hz. İsa(a.s) da bir peygamberdir ama Yahudiler bunu kabul etmez. Fakat üç dini bir arada düşünürsek Hz. İbrahim(a.s) bu ihtiyacı karşılıyor. Bu toplantı yapıldıktan sonra bilinçli ya da bilinçsiz olarak yanlış değerlendirildi. Bizimkisi kültürler arası bir çalışmaydı. Fakat buradan diğer din mensuplarının bizi aldatmaya çalıştıkları gibi sonuçlar çıkardılar. Biraz İslam, biraz Yahudilik, biraz Hıristiyanlık alıp yeni bir İbrahimi din ortaya çıkarmaya çalıştığımızı bile iddia edenler oldu. Bu olabilecek bir proje midir? Yani bir Müslüman için olabilecek iş midir bu?! Namazı birinden duayı birinden mi alacağız? Elbette hayır, bu dinler ayrı ayrı dinlerdir. Biz sadece şunu diyoruz: Hz İbrahim üç semavi dinin de buluştuğu önemli bir şahsiyettir. Yani Hz. İbrahim(a.s) öyle tesadüfen seçilmiş değil. Bunu kesinlikle derme çatma bir dinle karıştırmamak gerekir. Ki böyle bir şey hele hele bir Müslüman için imkansızdır. Zaten böyle bir şey din olmaz, cambazlık olur. Patikalar: Peki Hz. İbrahim(a.s) ile yola çıkmak bizi nereye götürür?
Patikalar: Kur'an'ın bize anlattığı Hz. İbrahim(a.s) nasıldır? M. Aydın: Kur'an açısından Hz. İbrahim(a.s) çok dikkat çekici bir rasyonelliği temsil ediyor. Buradaki rasyonel kelimesini tırnak içine almalı elbette. Kur'an bize gözünüzü kapatın ve iman edin demiyor. Tam tersine aklınızı kullanın, tefekkür edin diyor. Yani aklın bilfiil durumundan bahsediyor. Nazari olarak, yeti olarak aklı öne çıkarmıyor. Zaten akıl olarak geçmez; hep fiil halde kullanılmıştır. Bundan amaç aktif akıldır. Sadece akla sahip olmak değil faal bir akla sahip olmaktır. Bunun da temsili yine Hz. İbrahim'dir.(a.s) Patikalar: Bu kıssaları ve bu kıssalar altında yapılan temsilleri açabilir misiniz? Bu kıssalar hangileridir ve bunların anlatılmasından murat sizce nedir? M. Aydın: Birincisi Allah'ı arama noktasındadır. Birinci basamak, bir insanın, bir sonlunun kendi sonlu imkan ve kabiliyetlerini idrak etmesidir. Ben sonluyum, ben kendi kendime yeterli değilim. Büyük imkanlarım var ama sınırlı. Buradan yola çıkınca yani insanın kendi özünü anlama imkanı olunca çıkışa varmak elbette daha kolay oluyor. Kendi kendimin var kılıcısı değilsem, beni dirilten, yaşatan varlık kim? Dikkat ederseniz beşeri tecrübeden yola çıkan bir arayıştır bu. Burada bize Kur'an'ın duygu ve anlam yüklü arayış anlatısı yardımcı oluyor. İlk bakışta basit gibidir; fakat bir hakikat basitçe anlatılıyorsa bu daha da güzeldir. Önce yıldıza bakıyor Hz.İbrahim(a.s). Gökte başlaması elbette manidar; çünkü o dönemde Tanrı denince gök anlaşılıyor. Dünyaya göre parlak, ışık kaynağı, temiz ve güzel. Bu rabbim olabilir diyor. Bir defa Rab kelimesi çok enteresan. Burada felsefi bir arayış yok. Çünkü felsefi arayışta ilk sebep aranır, metafizik bir arayış vardır. İnsanın özünden çıkan aramadaysa metafizik bir ilkeden ziyade, bizi varlıkta tutan, esirgeyen, bağışlayan, rab kelimesinin büyüten, yetiştiren manasındaki o kaynak aranmaktadır. Yıldız somut bir kaynaktır. Yıldız sönünce Hz.İbrahim'in(a.s) özellikle benim çok üzerinde durduğum bir reaksiyonu var: "Ben böyle sönüp gidenleri sevmem!" Yani Tanrı kabul edeceksek sönüp gitmemeli. Yani duru bir imandan öte bir şeyler arıyor. Aynı zamanda muhabbetle bağlanılan, sevilen, dayanılan, dost olunan bir varlık. İmanda sevgi vardır. Hanefi- Maturudi gelenekte sevgi, imanın meyveleri arasındadır. Eğer Allah'a inanıyorsak orada sevgi hakimdir. Ayet-i kerimede Allah şöyle buyuruyor: "İman edenler, Allah'ı sevmede de üstün olanlardır." Kendi faniliğinizi fark edip, böyle olmayan bir varlıkla bir bağ, bir ünsiyet kuruyorsanız bu sevgidir. Sizin bütün yokluklarınızı telafi edendir. Güneş ve aya karşı da aynı tepki var. Buna benzer bir akıl yürütme put hikayesinde de var. Hikaye malum zaten.Çok enteresan bir ikna yöntemi var. Madem işe yaramıyor, kendini korumaktan dahi aciz, ne faydası var ne de zararı, neden tapıyorsunuz? Sizin eksikliğinizi gideremez ki putlar! Bu noktalardan bakarsak İslam'daki akli tebliğin babası sayılır. Rasyonel arayışla başlayıp akıl ve muhabbeti birleştiriyor.
Patikalar: Galiba burada 'kurban' meselesine de değinmek gerekiyor. Modern zamanların içinde en çok anlam boşaltması yaptığı bir kavram kurban. Daha da ilginci Hz.İbrahim'i(a.s) ortak zemin olarak algılamak hususunda ciddi problemler doğuruyor. Çünkü kurban mevzusunda dinler çok farklı şeyler söylüyorlar. Diyalog içinde olmak için ortak bir zemin gerekiyor, ve bu zemin kurban meselesinde kaypaklaşıyor sanki biraz. M. Aydın: Haklısınız. Kurban meselesinde bizim kültürümüzle özelikle Hıristiyan kültürü arasında ciddi farklar var. Kur'an, Hz. İbrahim'in şahsında insan kurban edilmesine son vermiştir. Hıristiyan teolojisi biraz daha farklı. Aslına bakarsanız hangi oğlun kurban edilmesinin istendiği bile ihtilaflıdır. Mesela ünlü Danimarkalı filozof Kierkegaard buradan sorgusuz sualsiz teslim olmanın iman anlamına geleceğini söylüyor. Kendi ifadesiyle 'inanç sıçraması' yaşanmalıdır. Akıl ve mantıkla bir yere kadar gidersin; sonra kendini uçuruma salarsın, bunu göze almazsan mü'min olmazsın. Her şeye rağmen iman. Akılla destekleyemesen de geleneklerle karşı karşıya gelmek zorunda kalsan da iman. Kurban hadisesi buna örnektir. Normalde bir babanın vazifesi çocuğuna bakmaktır; oysa Hz. İbrahim'den(a.s) oğlunu kurban etmesi istenmiştir. Geleneklere çok ters bir olaydır bu. Hz. İbrahim(s.a) ise emri hiç savsaklamıyor. Hz. İbrahim(s.a) bir mantıkçı gibi düşünebilirdi. Mesela şunu söylerdi: Bu ses Allah'ın sesi. Allah zaman ve mekandan münezzeh olduğuna göre belki bir sürü İbrahim var ve bu ses onlara hitap ediyor. Nereden bilebilirim ki bu İbrahim'in ben olduğunu deyip savsaklayabilirdi. Başka bir örnek olarak şu söylenebilir. Kurban yaklaşmak demektir. Demek ki Allah benden oğlumla beraber O'na yaklaşmamı istiyor. İlle de kes demek istemiyor olabilir. Hz. İbrahim(s.a) bunu da yapmıyor. Yani hesap kitap yaparsanız mü'min değilsiniz. Hıristiyan geleneği belki buna elverişli ama Kur'an için bu kadar anlam çok dardır. Kur'an da bilgece bir arayış öne çıkarken Hıristiyanlıkta tam tersi mevcuttur. Mesela bu konu tartışılabilecek çok güzel bir konudur. Hıristiyanlık genelindeki bu teslimiyet anlayışı mı yoksa İslam'ın imanı aynı zamanda bir marifet sayan anlayışı mı bizi Hz. İbrahim'i(s.a) daha iyi anlamaya götürür? Bu çok önemlidir. İslam'da iman bir marifettir, daha doğrusu içinde marifetin de olduğu bir arayıştır.
Patikalar: Peki dinler arası diyalog çalışmaları hangi ihtiyaçlara binaen ortaya çıktı? Modern zamanların böyle bir hastalığı var. Bazı dertlere deva olsun diye üretilen kavramlar, sonradan kendileri başlı başına problematik haline geliyorlar. Sizin bir felsefeci olmanızdan da hareketle öncelikle bir tanıma ihtiyacımız var galiba. Yoksa tanımında anlaşamadığımız bir konu hakkında konuşmak pek de sağlıklı olmuyor. M. Aydın: Bir kere dinler arası diyalog kavramı çok da yerine oturan bir ifadeye sahip değil. Bence din mensupları arası diyalog demek daha doğru olur. Fakat artık insanlar da bunu anlıyorlar. Elbette üç dini bir araya getirip ortak bir teoloji oluşturma çabası yok. Bu üç din tarih boyunca birbirleriyle mücadele etmiş, kanlı sahnelere tanık olmuşlardır. Böyle tarihi evveliyat varken bazı sorunların olmasını normal karşılamak gerekir. Bu çalışmalar 1960'lı yılların başında başladı. Bu çalışmalar da teolojik bir ihtiyaçtan ziyade sosyo-politik ihtiyaçtan doğmuştur. Patikalar: Yani dinler arası diyalog çalışmaları sütten çıkmış ak kaşık kadar masum mu? M. Aydın: Elbette hayır. Ne yazık ki bu çalışmaların misyonerlik amaçları için araç haline geldiği de olmuştur. Diyalog korunmalıdır; çünkü ancak bu sayede dinimi empoze edebilirim diyenler yok değildir. Özellikle Katolik Hıristiyan aleminde 'diyalog misyondan ibarettir' şeklinde anlayışa sahip kesimler vardır. Patikalar: Özellikle bu noktada siz şahsınıza yönelik birçok eleştiriyle yüz yüze geldiniz. M. Aydın: Bu eleştirilerin çok genelleşmesi, işin içinde olanların niyetlerinden şüphe edilmesi, açık olmak gerekirse son derece rahatsızlık uyandırıcı. Bir kısım eleştiri elbette doğru. Misyonerlik amaçları hiç mi yok yani? Elbette var, saflığa lüzum yok; fakat olsa bile siz bundan kaçacak mısınız, yoksa bu anlayıştaki yanlışlığı mı anlatacaksınız? Ben, en az üç dört tane toplantıda bu konuyu işlemişimdir. Dürüst biçimde diyalog çalışması yapacak isek misyonerlik gibi niyetleriniz olmamalı demişimdir. Patikalar: Peki sağlıklı bir dinler arası diyalog çalışması hangi süreçleri takip etmeli, ne gibi özellikler göstermelidir? M. Aydın: Burada benim ortaya attığım üç aşama var. Bu tanımlama sadece yurt içinde değil uluslararası alanda da çok tutmuştur. Bu aşamalar şöyledir: 1- Enformatik(descriptiv) aşama 2- Eleştirel aşama 3- Varoluşsal aşama Patikalar: Bu aşamalardan tam olarak ne anlamamız gerekiyor? M. Aydın: Bakın amaç pekala şu şekilde olabilir. Biz de böyle bir diyalog şekli için çok hazırlıklı olmalıyız. İnsanlar kendi dinlerini anlatırlar. Mesela İslam hakkında çok yanlış kanaatler hatta iftiralar vardır. Bizler eğer bu dünyada birlikte yaşayacaksak din mensupları olarak birbirimize dinlerimizi anlatalım. Adamlar İslam'ı bilmiyorlar. Bakın bir örnek vereyim. Belçika'da bir belediye beni konferansa çağırmıştı. O yörede çok fazla Türk olduğu için nasıl sağlıklı ilişkiler geliştirebiliriz endişesini taşıyorlardı. Ben ayet okudum: "ben kendi üzerime rahmeti yazdım. "Ben Rahmet Allah'ıyım. Beni rahmetim her şeyi kuşatmıştır." Belediye başkanı sordu: Bu Kur'an'da mı var? Evet dedim, ayeti gösterdim. Çok şaşırdı. Adamın normalde inandığı şuydu: Hıristiyanlık Allah'ı sevgi, İslam Allah'ı da adalet Allah'ıdır. Fakat bunu eksik olduğunu gördü. Ben her akşam yabancı bir heyetle yemek yiyorum. Bir keresinde İslam'da bireysellik önemlidir dedim. Biri hemen tepki gösterdi. İslam cemaat dini, ümmet dinidir dedi. Adamın söylediği doğru ama eksik; çünkü herkes kendi yaptığından yargılanacaktır. Bu bilgiler bizim için yeni değil, ama adamlar için yeni. Bizler dinimizi anlatma imkanlarını bulmalıyız. Biz de semavi olsun ya da olmasın onları dinlemeliyiz. İşte bu bilgilendirme (enformatik) aşamasıdır. Patikalar: Tarihte böyle bir yaklaşıma tanıklık etmiş miyiz? M. Aydın: Gazneli Mahmud döneminde Biruni Hintlileri dinlemiş, hayatlarını incelemiş ve onlar hakkında bir eser yazmış. Tek Allah'a inandıklarını yazmış. Oysa savaş döneminde bunu yazmasa savaşın seyri daha iyi olabilirdi. Bunun nedenini de kitabının başına yazmış. Allah, Kur'an'da doğru sözlü olmak gerektiğini söylüyor. Düşmanın hakkında dahi. Patikalar: Peki daha sonraki aşamalarda bizi neler bekliyor? M.Aydın: Bilgilendirmeyle yetinelim mi? Elbette hayır, birbirimizi eleştirelim ve bu da ikinci aşama olsun. Tabi burada daha ziyade din mensuplarının eleştirisi var. Benim dinimi ben buradayken eleştirsinler, akıllarına uymayanları burada söylesinler. Karşılıklı tutumlarımız hakkında konuşalım. Mesela bize desinler ki neden siz bu kadar tembelsiniz, üretken değilsiniz ya da neden temizlik bu kadar önemliyken şehirleriniz bu kadar kir pas içinde? Biz de onlara diyelim ki şu anki yaygın aile modeliniz, kendi hayat standardınız için milyarlarca insanı süründürmek, başka ülkelerin kaynaklarını sömürmek, sizin kitaplarınız neresinde yazıyor? Eleştiri Allah'ın verdiği en büyük nimetlerden biridir.
Patikalar: Sosyal yaşantı anlamında edinilmiş olan tecrübe ortak olarak kullanılabilir yani. M. Aydın: Evet. Bu örnekler sosyal hayatla ilgili örneklerdir. Fakat bizi eleştirenler bizim ortak bir teoloji oluşturma çabası içinde olduğumuzu söylüyorlar. Bunlar deli saçması. Tekrar etmekte fayda var: Dinler arası diyalog çalışmaları bir ilahiyat ihtiyacından doğmamıştır. Sosyal, siyasal problemlerin çözümünde din mensupları olarak bizler ne yapabiliriz? Bu sabah engellilerle ilgili bir toplantı yaptık. 7 milyon engellimiz var. Bu insanlar Müslüman, onların dinlerini daha iyi yaşamaları için bir şeyler yapmalı. Görme engelliler için Kur'an bastırdık. İşitme engelliler için de vaazın aynı zamanda işaret diliyle de anlatıldığı cami projemiz var. Avrupa'da kilise mensuplarının bu konuda çalışmaları vardır. Bunlar objektif çalışmalardır, bunlardan yararlanılabilir. Mesela üç büyük dinde engellilik konulu uluslararası bir toplantı düzenlenebilir. Bu teolojik bir çalışma değildir, sosyal bir yaraya üç din açısından çözüm bulmaya çabalamaktır. Mesela yoksullukla ilgili, kadın haklarıyla ilgili toplantılara katılmışımdır. Bunlara dünya siyaseti diyenlere ben evet, diyorum, dünya siyaseti. Ortadoğu'da barış konulu sempozyumlar teşvik edilse ve dikkate alınsa fena mı olur? Amerika'da kiliseler Irak Savaşı hakkında ne dediler sorusu önemsiz midir? Savaş ve Ahlak konusu işlense, son Irak Savaşı'ndan da hareketle savaşta yalan söylemeye dinler nasıl bakıyor sorusu işlense fena mı olur? bir araya gelinirse güzel şeyler konuşulur. Benim hakkımda gerçekten hak etmediğim, doğru olmayanlar ithamlar üretilmiştir. Oysa ben katıldığım hiçbir toplantıda mesela Hıristiyanlık propagandası yaptırmamışımdır, Başıma böyle bir şey gelmez, gelirse de gereğini yaparım. Öyle diplomatik dil falan da kullanmam. Siz benim gibi adamı çağıracaksınız ve Katolikliği empoze etmeye çabalayacaksınız. Kıyamet kopar. Fakat eleştirilerin bir de neymiş efendim bizim dinimiz en yüce din olduğunu söylemiyor muşum gibi bir yönü var. İyi de toplantının konusu bu değil ki! Patikalar: Peki dinler arası diyalog çalışmalarını şu anki seyri nasıl gidiyor? M. Aydın: Aslına bakarsanız biraz kendini tüketmeye başladı. Mesela benim için bilgiler bayatladı. Vakit kaybı oluyor. Malum meslek değiştirip siyasete girince artık pek de ilgilendiğimi söyleyemem. Zaten her kavram gibi dinler arası diyalog da hızını azaltmıştır. Yine de şunu söylemeli: Dinler arası diyalog, çok akıllı Müslüman gençlerin yetişmesine sebep olmuştur. Şimdi onlar gidiyor. Zamanında kimse bulunmazken şimdi işin uzmanı kişiler katılıyor. Dolayısıyla bunlar bizi kandırır gibi ya da acaba ortak bir din çabası mı var gibi korkulara gerek yok. Patikalar: Fakat şöyle bir nokta var. Niteliksizliği belli olan medyamızdaki dinler arası diyalog 'çığırtkanlarına' bakarsanız hiç de hoş imaja sahip insanlar değiller. Sorgusuz sualsiz evet diyenleri kastediyoruz. Durum böyle olunca ister istemez bu işte bir bit yeniği var diye düşünüyor insan. Ne bileyim, ortak bir din çabası mesela. Malum, çağımız komplo teorileri çağı artık. M. Aydın: Burada kimlerle çalıştığınız çok önemli tabi. Doğru kişilerle çalışırsanız bu işin önü açılacaktır. 1980'lerde katıldığım bir toplantıda üç dört tane Türk vardı. Bunlar iyi Türklerdi, fakat İslam'ı bilmiyorlardı. Bir tanesi aslında bizim dinimizde de ibadet önemli değildir gibi bir şey söylemişti. Ne demek ibadet önemli değil! İbadet, İslam'ın kulluk merkezinde olan bir kavramdır. Açıkçası benim dinler arası diyalog sempozyumlarına katılma nedenlerimden birisi de budur. Siz gitmezseniz bu adamlar gidiyor, bunun da engellenmesi gerekiyor. Gerçekten işini bilen, kaliteli, profesyonel, hem kendi dinini hem de diğerlerini iyi bilen, çok iyi yabancı dili olan ve en önemlisi iyi niyetli kişilerin orada olması gerekir. Bana üç vakit namaz olur mu diye soranlara ben şaka yollu olarak 'yarın namaza başlayacaksan fetvayı ona göre vereyim' diyorum. Bu soruyu soranlar namaz kılmayıp da namaz kılanların dertlerini düşünüyorlar sanki. Patikalar: Çok benzer bir durum tabi. Dinler arası diyalog tartışmaları da böyle. Din ile diyanetle ilgisi olmayanlar bu işi en yobaz haliyle savunanları oluşturuyorlar. Bu da ister istemez bir deformasyona uğratma çabasını akla düşürüyor. M. Aydın:
Yine de gençler, her uluslar arası ilişkiye ayrı bir özen göstermek gerekir. Bunlar suiistimale açık ortamlardır. Kötüye kullanma çabaları olmuştur, hatta bunda başarılı olanlar da olmuştur. Kiminle oturduğunu, kiminle konuştuğunu bilecek, düşünecek ve buna göre proje üretecek insanlara ihtiyaç var. Ben daha başında da söyledim. Benim dahi bu tür tereddütlerim var. Kendi katıldıklarımdan olmaz; çünkü orada ben varım. Ama zaman zaman acaba İslam'ı iyi bilmeyenlerin ya da kötü niyetlilerin katıldıkları toplantılarda, dinim nasıl anlatılıyor, eleştiriler nasıl yanıtlanıyor gibi sorular akla düşünce endişe sahibi olmamak elde değil. Tekrarlamakta fayda var. Bu alan misyonerliğe alet edilmeye açık bir alandır. Bu durumu göz önünde tutmalı ve gerekli tüm tedbirler alınmalıdır. Patikalar: Peki özellikle 11 Eylül sonrası gerilen ortamda dinler arası diyalog çalışmaları olumlu bir sonuç çıkarmaya elverişli midir? M. Aydın: 11 Eylül'den sonra dinler arası diyalog çalışmalarının fazla aksadığını söyleyebiliriz. Hem nicel olarak hem de benim katıldığım kabul ve yeterlilikte toplantılar olmadı. Fakat hükümetler bu konuyla ilgilenmeye başladı, bu iş devlet işi olmaya başladı. 2003'ün Ocak ayında İngiltere başkanı Tony Blair Londra'da böyle bir çalışma yaptı. 15 Müslüman ve 15 Hıristiyan ve beni saymayın her biri son derece mümtaz şahsiyetlerden oluşan bir ekiple üç gün boyunca 11 Eylül sonrası yaşanılanlar konuşuldu. İslam'a yönelik hücumlar, Müslümanların durumu, etnik ayrımlar gibi sorunlar hakkında çok iyi analizler yapıldı. Bu tür toplantılar da bir ihtiyaç haline geldi. Hükümetlerin politikalarını açıklaması, ve bu politikaların masaya yatırılması çok önemli. 11 Eylül'ün işi zorlaştırdığı aşikar. Sizi dinleyenler arasında önyargılı insan sayısı iyice fazlalaştı. Amerikalı biri Müslümanları suçlar, Müslüman da 11 Eylül'ü ben mi yaptım diye tepki verir.. Dolayısıyla konuyu işlemek zorlaştı biraz. Ben meslek değiştirdiğim için fazla gidemiyorum artık. Fakat artık devletler de bu işe çok önem veriyor. Müslümanlar o toplantıda tehlikenin bütün boyutlarını sergilediler. 11 Eylül'ü bütün İslam alemine yıkarsanız bundan sadece uluslar arası bir felaket doğacaktır.
| ||||||||
|
| |||||||||
| |||||||||