Haddini Bilmek ve Modernizmi Anlamlandırmak

Corruptio optimi pessima
En iyinin bozulması en kötüdür
Latin Atasözü

Efendim “ modern hayatın zorlukları”, yok “ modernizmin getirdiği çelişkiler yumağı”, “ modernitenin prangaları”….Kendimize yeni bir günah keçisi mi bulduk? Bana öyle geliyor ki, modernizmi suçlamak son yıllarda adeta sloganlaştırıldı…Yani, derinine inmeden, anlamaya çalışmadan, üzerine kafa patlatmadan arızi birkaç tecrübeye ve başkalarının ağzına bakarak hep moderniteyi suçladık, suçlamaya da devam ediyoruz…Yaşadığımız anın eksikliklerini tüm zamanlar için gerçek bir suçlu yaratarak bir şekilde görmezden gelmeye devam ediyoruz….

Niye ve Nasıl?

Bahsettiğim hastalığın iki temeli ve bunun getirdiği sayısız olumsuz sonuç var. Temeldeki hataların ilki çok basit bir ilkeyi genellikle es geçmemizden kaynaklanıyor. Yukarıda bahsedilen basit, kolaylaştırıcı, sığ, sloganik tepkilerin temelinde de işte bu hastalığımız yatmakta: Gündelik hayatımızda kullanmaktan suyunu çıkardığımız nesne, kavram, durum…her neyse o şey; onu bilmeden, anlama çabası göstermeden, “ hani işte var ya”, “ ya işte şu durum..” basitliğinde tanımlayarak; kısacası neliğine ve nasıllığına inmeden ahkam kesmemiz. Sakın “ konuştuğumuz her şeyin objektif ve bilimsel bilgisine sahip olmamız gerekir” bilgiçliği tasladığım, “bilimsel” takıntılar içinde bulunduğum düşünülmesin. Kategorik bir düşünme yapısı bunu düşündürtebilir. Halbuki, bir şeyin gerçek bilgisini, hakikati aramak kadar doğal ve insani bir şey daha yoktur. Ve her gün ağzımızda sakız ettiğimiz, tüm sorunlarımızın kaynağı olduğunu iddia edegeldiğimiz modernizmi anlamaya yönelik çalışmalarımız, hayatımızı anlamlandırma ve şekillendirme çabalarımızda önemli bir yer tutmalı… Yarım yamalak bilgiden, içimize doğan bir şeylerden yola çıkarak varacağımız sonuçlar, hayatımızı tanımlayan böylesi merkezi “gerçekliğe”, kendimize haksızlık etmek olacaktır. Yoksa bedavaya yiğitlik yapmak da, fildişi kulelerden ahkam kesip kendimizi kandırmak da çok kolay..

İkinci hata ise, yaşadığımız anın özelliklerini tüm zamanlar için geçerli olagelmiş sanarak ( chronofetişizm/ tempocentrism) geçmiş hakkında bugünden yola çıkarak yorumlarda bulunmak. Bu tutumun en önemli sonucu yaşanılan anın “gerçeklerinin” tüm zamanlar için doğru olduğu yorumuna varılması ve değiştirilemez, sarsılamaz, hatta sorgulanamaz bir “şu an” çıkarımına ulaşılması. Örneğin, “ Hz. Peygamber bugün yaşasaydı, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanırdı” yaklaşımı, aptalca bir münasebetsizlik değilse, işte tam da bu hastalığın bir tezahürü. Muhteşem bir meşrulaştırma aracı olan bu tutum, hadiseleri tarihsel süreklilik içinde ve kendi çerçevelerinde değerlendirememe sonucunda alternatifsiz, durağan bir hayat anlayışını hakim kılıyor. Kapana kısılıp kalakaldığımızı iddia eden, “ işte yaşadığımız gerçeklik bu, niye hala çırpınıyorsunuz?” diyenlere cevap verebilmek için, tarih içindeki değişim ve dönüşüm anlarını ve bunların nedenlerini anlamlandırmamız gerekiyor.

Anlam kayması ve iki örnek

Buradan varmak istediğim nokta şu ki; demokrasi, sekülerizm, hümanizm ve pozitivizm/ bilimsellik/ rasyonellik sacayağı üzerine kurulu modernizmin asıl etkisi, kavramlar özelinde oluşturduğu tepkilerde değil; bunların cari bir şekilde oluşturduğu daha derin bir değişiklikte aranmalı: Düşünme formlarının değişmesi, bir zemin kaybı… “Geleneksel insan” dan “modern insana” geçiş olarak anılan süreç işte bu düşünme formlarının dönüşmesini sembolize ediyor; modernizmin ortaya çıktığı Rönesans süreci öncesinin ideal yaşam biçimi olduğunu değil.

Günlük hayatımızdan pek çok örnek vererek, modernizmi, modernleşmeyi, moderniteyi eleştirmemiz mümkün. Fakat saf bir modern fenomenler eleştirisi bir müddet sonra yine günün hastalıklarından olan “eleştiri kültürü” ne yapılmış kuru bir katkıdan öteye geçemeyebilir. Bu yüzden eleştiri yüzeysel kalmamalı ve temeldeki soruna yönelmeli.

Rönesansla birlikte, kendisini putlaştıran, aklına tapmaya başlayan insanın kutsalla, yaratıcıyla ilişkisinin değiştiğini görüyoruz. İnsan artık kendisi ve çevresi üzerinde sonsuz tasarruf hakkına sahip bir tür “yeni tanrı” konumuna oturuyor. Aklına duyduğu sonsuz güvenle daha iyiye doğru ilerleyebileceği fikri insanın yeni amentüsü oluyor. Aklını tanrılaştırmış olan modern insan, kendisi, aklı üzerinde bir otoriteye boyun eğme fikrine uzak kalıyor. Pozitivist perspektifle açıklayamadığı “gerçekleri” kabullenemiyor ve bunları tu kaka etmekte de zorluk çekmiyor.

İşte bu düşünme formunun ve anlamlandırma zeminin değişmesi sonucunda zincirleme bir modernlikler krizi serisi yaşamaya başlıyoruz. Siyasette ve ekonomide çıkar temelli değerlendirmeler; sanatta arzuların tatminini asıl öncelik kabul eden yaklaşımlar hayatın pek çok yönünde insana yol gösteriyor.

Sanıyorum bu noktada benim çarpıcı bulduğum iki örnekle farklı düşünme formlarının/ perspektiflerinin bir konuya bakışımızı nasıl derinden etkilediğini göstermek faydalı olacak. Alanımız insan hakları. Zıt uçların değerlendirmelerine sıklıkla maruz kalan bir kavram. Kimilerince “evrensel geçerliliğe sahip tek değer” olarak anılıyor, kimileri ise bu kavramı toptancı bir bakışla kötülüyor. Kim ne derse desin, bugün gittikçe hakimiyet kazanan görüş ilk bakış açısıyla kesişiyor. Hepimizin bildiği gibi düşünce özgürlüğü ( ya da kendini ifade etme/ konuşma özgürlüğü) en temel insan haklarından biri olarak kabul edilmekte. Ve ilk örneğimiz… Selman Rüştü Şeytan Ayetleri kitabını yayınladığında Müslümanlardan büyük tepki görmüş, hatta İran’da dini lider Hamaney bir fetva yayınlayarak Rüştü'nün katlinin vacip olduğunu ilan etmişti. Öte yandan genel anlamıyla Batı’da Rüştü'nün kitabı fikir özgürlüğü temelinde değerlendirilmiş ve kitaba tepki verenler eleştirilmişti. O zamandan bu yana Müslümanlar arasında Rüşdi’ye duyulan öfke dinmezken, Rüştü de İngiliz gizli servisinin korumasında İngiltere’de yaşıyor. Bir söyleşide Rüştü'nün kitabını nasıl değerlendirdiği sorulan İranlı büyük düşünür Seyyid Hüseyin Nasr ise yukarıda anlattığımız düşünme formlarının önemini en güzel şekilde anlatıyor:

“…Batı Selman Rüştü'nün tarafını tuttuğunda bu demektir ki: ‘ Bizim, yani batılıların kutsal tarihimiz yoktur, biz Tanrıyı hayatımızdan ihraç ettik, biz, bizim kutsal tarihimizi laikleştirdik…’ Müslümanların Selman Rüştü’ye karşı koymalarında Batı bütün değerler için aynı önem sırası olmadığını anlaması gerekirdi. Müslümanlar değerler hiyerarşisinin var olduğuna inanmaktadırlar.

Yani Kutsal, bireyden önemlidir! Bireyin konuşma hakkı ancak Kutsal’ın, Kutsal olarak varolması hakkından sonra gelmektedir!1

Yine insan haklarıyla ilgili diğer örnek ise siyaset bilimci Azzam Tamimi’den. İnsan hakları kavramının tüm toplumlar için geçerli tek bir evrensel uygulaması olduğu ve bunun ana kaynağının 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olduğunu savunan görüşe karşılık Tamimi, İslam dininin öğretileri gereği bazı durumlarda Evrensel Beyannameyle karşıtlıklar oluştuğunu kayıt ederek, Batılıların bu durumda Müslümanlardan İslam’a değil, Evrensel Beyanname’ye uymalarını istediklerini; yani devletler arası bir anlaşma sonucu ortaya çıkan metin kutsallaştırılırken, İlahi bir dinin takipçilerinden kendi dinlerini göz ardı etmelerinin istenmesinin anlamsızlığına dikkat çekiyor. Tamimiye göre, değişmesi gereken bir şey varsa bu, Kur’an’ın öğretileri değil, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir.2

Bu iki örnekte gördüğümüz ortak yaklaşım şu: İnsan, insanın aklı ya da istekleri temel gerçeklik değildir. Her an gözetmek zorunda olduğumuz, ve biz bunu gözetmesek de üzerimizde sonsuz hakimiyete sahip aşkın bir İrade ve bu iradenin bize yüklemiş olduğu sorumluluklar vardır.

Bu yaklaşımı unutup, modernizmin ilkelerinin kemikleşmesiyle birlikte asıl gerçeklik mertebesine oturtulan insan; pozitivist/rasyonalist fetişizm aracılığıyla sekülerleşerek Kutsal’ı hayatından iyice uzaklaştıran, materyal çıkar ve ilgiler peşinde, “ilerlemeye” çalışan bir yeni Kutsal’a dönüştü ve artık Batı’da “Modernizmin Evrensel Krizi” olarak anılan garip bir noktaya geldi. Bu kriz bazılarınca öne sürüldüğü gibi sadece modernizmin ilkelerini taklit etmeye çalışan “Doğulu” toplumlarda değil; onlardan farklı bir düzeyde ve daha şiddetli bir şekilde Batı’da kendini hissettiriyor. Bu süreçte anlık tepkilerden çok; düşünme formlarının, anlamlandırma zeminin bir kaymaya uğraması temel faktör olarak rol alıyor. Sanıyorum tüm bu süreci iki kelimeyle açıklamak isteseydik en uygunu “ haddini bilmezlik” olurdu. Eh, haddimizi bilmeli, bir haddimiz olduğunu bilmeliyiz….

1
Seyyid Hüseyin Nasr, Söyleşiler ( İstanbul: İnsan Yayınları, 1996) s.68
2
Azzam Tamimi’nin insan hakları bağlamında kaleme aldığı makaleler için bknz: http://www.ii-pt.com/web/paper/humanR.htm

Günlük hayatımızdan pek çok örnek vererek, modernizmi, modernleşmeyi, moderniteyi eleştirmemiz mümkün. Fakat saf bir modern fenomenler eleştirisi bir müddet sonra yine günün hastalıklarından olan “eleştiri kültürü” ne yapılmış kuru bir katkıdan öteye geçemeyebilir. Bu yüzden eleştiri yüzeysel kalmamalı ve temeldeki soruna yönelmeli.

..: ANASAYFA :..

Patikalar © 2004


Ahmet SELİM
ahmetselim@patikalar.net