SÜRGÜNDEKİ ADAM
..: AMİN MAALOUF :..  

..: Haz: Alper YENER :..
alperyener@patikalar.net

İngilizce'den Çeviren: Alper YENER

“..hiç kimse kendini doğmakta olan uygarlıktan dışlanmış hissetmesin, herkes orada kendi kimlik dilini ve öz kültürüne ait bazı simgeleri bulabilsin, gene orada herkes, ülküselleştirilen bir geçmişte sığınak aramak yerine, azıcık da olsa kendini, etrafını kuşatan dünyanın içinden yükseldiğini gördüğü şeyle özdeşleştirebilsin.” 
Doris Alam'ın Maalouf'la 4.01.1997 tarihinde yaptığı bu söyleşi genel itibariyle Maalouf'un o tarihlerde yeni yayımlanmış olan kitabı Doğunun Limanları ile ilgili.

Doris : Günaydın

Maalouf :Günaydın

Doris :Bize yeni kitabınızdan kısaca bahseder misiniz?

Maalouf : Bu kitap Lübnan’da doğan ve yaşamının bir bölümünü Lübnan’da geri kalanını da Fransa’da geçiren bir adamın hikayesi. Bu dana kendini 2. Dünya savaşında Fransa’da buluyor ve bir direniş hareketine katılıyor. Ancak kitap aynı zamanda bir çağı anlatmakta. Dünyanın hikayenin geçtiği bölümündeki erkekler ve kadınların hayatlarının nasıl olduğunu ve hikayedeki olaylardan ne şekilde etkilendiğini anlatıyor.

Doris : Kitabınıza “Bu öykü bana ait değil, bir başkasını yaşamını anlatıyor.” diyerek başlıyorsunuz ancak bu hikaye yine de sizin yaşamınız andırıyor! Sürgün edilen ve yeni ülkesinde hayata devam edebilmeyi başaranın öyküsü. Sürgündeki adam kişiliğini diğer kitaplarınızda da kullanmayı düşündünüz mü?

Maalouf: Aslında, sanırım bu sürgündeki adam fikri tüm çalışmalarımda baştan sona mevcut. Ben 1976’ya kadar Lübnan’da yaşamış biriyim. Lübnan’da savaş nedeniyle ayrıldım ve son 20 yıldır Fransa’da yaşıyorum.

Hayatımın bu bölümü benim yolculuğumun esaslı öğelerinden bir olmuştur. Bunun yaşamaya başladığım nokta olduğunu düşünüyorum. Ve sanırım, göçten ve sürgündeki adamdan bahsetmediğimde bile bu iki tema tüm çalışmalarımda sürekli mevcut.

Doris: Tanios Kayası’nın sonunda bu öykünün “patriğin ölümü” dışında bir hayal ürünü olduğunu belirtiyorsunuz. Doğunun Limanları da hayal ürünü bir roman mı?

Maalouf : Bu kitaptaki öyküde bir kez karşılaştığım birinden esinlendim. Onunla 60’ların sonlarında doğru Lübnan’da tanıştım. Fransa’ya gitti ve direniş hareketlerine katıldı. Savaşın sonuna doğru Lübnan’a dönen bu adam bir kahraman olarak karşılandı. Daha sonra çölde uzun bir yolculuğa çıktı. İşte romanın başlangıcı bu adamın hayat hikayesi. Onu tanıdım ve hakkında çok düşündüm. Çünkü o alçak gönüllüydü ve bir kahraman olduğu fikrini reddetti ve hiçbir zaman başarılarını öne çıkarma girişiminde bulunmadı.

Onu tekrar görmeyi ve hikayesini dinlemeyi umdum. Yazarlık kariyerimin başında sürekli onu düşündüm. Fakat ne yazık ki o öldü. Bu nedenle kitabım onunla ilk karşılaşmamla ve daha sonra onu bir daha görememiş olmanın verdiği hayal kırıklığı ile ilgilidir.

Dürüst olmak gerekirse, anlatıcının bu adam olduğunu söyleyemem, çünkü romanda bir karakter oluştururken, bu süreçte ona katacak bir çok öğe bulunuyor. Örneğin bir tanıdığın, hatta kendi yaşantınızdan gelen etkiler. Ama yine de bu romandaki anlatıcının çoğunlukla bu adamın hayatından etkilendiğini düşünüyorum.

Bu yüzden romanın başlangıç noktasını bu adam olduğunu söyleyebiliriz.

Doris : Üç romanınız, Doğunun Limanları, Tanios Kayası ve Afrikalı Leo’da olay zincirleri insanlara kendi varlıklarının kontrolünü vermiyor, daha ziyade yazgının gücüne bırakıyor her şeyi. Gerçekten kadere inanıyor musunuz?

Maalouf : Yaşamlarımızda seçmediğimiz bir çok şey olduğunu düşünüyorum. Bunu şans ya da yazgı olarak adlandırabiliriz. Örneğin, şu bir gerçek ki doğduğumuz veya öleceğimiz yer ve tarih konusunda bir seçeneğimiz yok. Hayatta yüz yüze geldiğimiz çeşitli karşılaşmalara hatta kilometre taşı olabilecek olanlara bile karar veremiyoruz. Kendi isteğimizle seçmediğimiz bir çok şey var. Buna kader diyebiliriz ancak aynı zamanda yazgımızın çeşitli olaylarına değişik tepkiler veriyoruz. Aynı olaydan, en iyi ya da en kötü sonucu çıkarabiliyoruz. Sürgündeki adamı düşünelim, onu iyi yada kötü olarak alabilirsiniz. Başlangıç yada son olabilir, bir şeyin doğumu ve bir başkasının ölümü. Bu yüzden kader denilen bir şeyin geçekten varolduğunu düşünüyorum ama bu kesinlikle karar verme özgürlüğünün yerini alamaz. Sanırım kaderi rüzgarla karşılaştırabilirim. Rüzgarın yönünü ya da gücünü etkileyemeyiz ama çeşitli yollarla onun gücüne karşı koyabilir ve yelkenlerimizi rüzgara göre çevirebiliriz.

Doris : Ne tür kitaplar okuyorsunuz ve etkilendiğiniz edebi tür hangisi?

Maalouf : Çeşitli türlerde kitaplar okuyorum ve seçiciyimdir. Daima değişik kitaplar okudum. Genelde tarihi kitaplar okurum ve tarihin değişik periyotları ve değişik tarihi kişilikleri ile yakında ilgileniyorum. Bir roman yazarken ve iyice konsantre olmuşken başka bir roman okumaktan kaçınıyorum. Fakat iki roman arasında okumaya çalışıyorum.

Edebi olarak özellikle etkilendiğim bir tür yok çünkü bir çok üslupla yazmayı tecrübe ettim. Değişik kitaplar okumuş olabilirim ama dürüstçe söyleyebilirim ki belirli birinin çalışmalarıma bir etkisi olmadı.

Doris : Edebi fikirlerin Lübnan’dan sürgününden beri, Lübnan kültürü ifadelerinde eksiklikler var. Bu Lübnanlı kimliğinin kuruluşu ve egemenliğini nasıl etkiler.

Maalouf : Sanırım, Lübnan dünyaya hep açık olmuştur. Dünya sadece bir ev değil aynı zamanda her çeşit macera için bir başlangıç noktasıdır. Bu husus her zaman böyleydi, 3000 yıl kadar önceki Tire’nin hikayesini hatırlayalım.

Tire en büyük metropolitan şehirlerinden biriydi. Bir gün şehir prenseslerinden biri binlerce insanla şehirden ayrılarak Afrika’nın kuzey kıyılarına yerleştiler. Bu insanlar yerleştikleri bölgede başka bir metropolitan şehir olan ve sonunda Roma’nın rakibi haline gelen Cartage’yı inşr çok Lübnanlı dünyanın değişik yerlerinde yaşamak için Lübnan’dan ayrıldı. Hayatın değişik yönlerinde başarıyı elde ettiler ancak hala ülkelerine düşkünler. Bunun Lübnan Kültürü ve Lübnan kimliği olduğunu söyleyebilirim. Kimliğin coğrafi olarak sınırlandığını düşünmüyorum. Yazgımızın dünyaya baştan başa yayılmış olması mümkündür. Sanırım bu bakımdan Lübnan toplumunun evrensel bir çağrının sahibidir.

Doris: Siz ve sizin gibi bir çok Lübnanlı yazar, ülkedeki koşullar ve karışıklıklar yüzünden göç ettiler. Tüm yazılarının anlatıcısı olduğunuz doğuyla ilgili ama siz hala Fransızca yazıyorsunuz. İleride Fransızca bilmeye okuyucuları da etkilemek için Arapça yazmayı düşünüyor musunuz?

Maalouf: 70ler’in ve 80ler’in başlarında bir çok gazetede Arapça yazdım. O benim ana dilim. Ama Fransa’ya yerleştiğimden beri Fransızca benim konuştuğum dil oldu. Bugün istediğimiz dille yazabiliriz. Hangi dille yazarsak yazalım kitaplarımız diğer dillere çevrilmektedir. Bu yüzden insanlara ulaşıp onları etkileyebilmek için onların kullandığı yada sevdiği dille yazmak çok önemli değil.




 

 

 

 

 

 




 

Hayatta yüz yüze geldiğimiz çeşitli karşılaşmalara hatta kilometre taşı olabilecek olanlara bile karar veremiyoruz. Kendi isteğimizle seçmediğimiz bir çok şey var. Buna kader diyebiliriz ancak aynı zamanda yazgımızın çeşitli olaylarına değişik tepkiler veriyoruz. Aynı olaydan, en iyi ya da en kötü sonucu çıkarabiliyoruz. Sürgündeki adamı düşünelim, onu iyi yada kötü olarak alabilirsiniz.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 







 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım