|
KİMLİK
SINIRLANAMAZ
..:
AMİN
MAALOUF :..
|
..:
Haz: Alper YENER :..
alperyener@patikalar.net
|
|
Nilüfer
Kuyaş, Milliyet, 01.12.1997
Romancı
Amin Maalouf için hem Lübnanlı hem Fransız olmak bir
zenginlik.
Geride
bıraktığımız İstanbul Kitap Fuarı'nın en ilginç
konuklarından biri, Lübnan asıllı Fransız romancı Amin
Maalouf'tu. Önemli kitapları arasında, Türkçe'ye de çevrilen
"Afrikalı Leo", "Semerkant" ve Fransa'nın
en büyük edebiyat ödülünü (Goncourt) kazanan "Tanios
Kayası" (Yapı Kredi Yayınları) ve "Işık Bahçeleri"
(Telos Yayıncılık) sayılabilir. Maalouf, bugün dünya
edebiyatında ön plana çıkan ve kendi kültürlerini Avrupa
dillerinde ifade eden yazarlardan biri. Ortadoğu - İslam
tarihini modern romana taşıyarak önemli bir misyonu üstlenmiş.
Maalouf'la kitaplarındaki felsefeyi ve küreselleşmeye bakışını
konuştuk.
-
Goncourt ödülünü almak nasıl bir duygu?
Benim hayata yaklaşımım gayet olumlu; başıma iyi bir şey
geldiği zaman mutlu olurum, o anı mutlulukla yaşarım; sonra
da evime döner çalışmaya devam ederim.
-
Sizden önce bir başka Arap asıllı yazar Tahar Ben Jelloun bu
ödülü aldı, ardından Rus asıllı Andrey Makin. Fransa'da
"yabancı" kültürden yazarlara yeni bir sempati mi
var?
İlgi var, evet, ama o kadar da yeni sayılmaz. Neredeyse altmış
yıl önce de Rus asıllı Henri Troyat almıştı Goncourt ödülünü.
Ama iki yeni gelişme olduğu söylenebilir. Birincisi, bugüne
kadar doğuya ilgi hep batılı gezginlerin anlatılarıyla
olurdu; şimdi doğulular doğuyu nasıl anlatıyor, ona ilgi
var. İkincisi, bir çok Avrupa ülkesi geçmişte
imparatorluklar kurmuş ülkeler, dünyaya kendi dillerini yaymışlar,
şimdi eski sömürge insanları o dili kullanarak edebiyat
yaratıyorlar. İspanyolca için Latin Amerika edebiyatı çok
daha eski bir örnek tabii. Fransızca'da bu eğilim nispeten
daha yeni, ama giderek artıyor.
- Fransa'da yazar olarak ortaya çıkmak ürkütücü müydü?
- Birdenbire Beyrut'tan Paris'e düşseydim belki dediğiniz
olurdu, ama öyle olmadı. Ben Fransa'ya göç ettiğimde önce
gazetecilik yaptım, hem de Arapça. Sonra Fransızca gazeteciliğe
geçtim, ardından da yazarlık başladı.
-
Neden Arapça yazmadınız? Sürgünde yazar olmayı bir reddediş
mi?
İç savaş nedeniyle Lübnan'ı terk edince, Fransa'ya gitme
kararı zaten dilini bildiğim içindi. Kitaplarımı Fransızca
yazmak bilinçli bir karar değildi. Olaylar beni o yöne sürükledi.
Hatta gazeteciliği uzun süre iki dilde birden yürüttüm.
Kitaplara başlayınca doğallıkla Fransızca geldi. Dil
meselesi sürgünün reddiyle ilgili değil. Ama dediğiniz bir
açıdan doğru. Ben çevreme olumsuz bakamıyorum. Mesela birkaç
yıl İstanbul'da yaşasam, mutlaka Türkçe öğrenirim; yoksa
yaşayamam, kendimi kötü hissederim.
-
Kitaplarınızda Ortadoğu, Arap ve İslam kültürünü batılılara
ve dünyaya aktarıyorsunuz, hem de içeriden. Eminim size Lübnan'da
"Oryantalist" diye saldıranlar vardır...
Ben Edward Said gibi, oryantalizme karşı çok kesin bir tavır
almadım. O teorisini yaptı, oryantalist bakışın
mekanizmalarını gösterdi. Ben bu yoldan gitmedim. Aynı
fikirde olmadığım için değil, teorisyen olmadığım için.
Ben pratisyenim. Yazdıklarım oryantalist damarda değil,
olamaz da; çünkü ben kendim Doğuluyum.
-
Politik tavrınız gizli. Ama "Semerkant" adlı romanınızda
Ömer Hayyam'ın özgün elyazmasının Titanik gemisiyle batması
bayağı derin bir metafor, insanın içine oturuyor. Fransa nasıl
algılıyor bu metaforu?
Siz buna duyarlısınız çünkü iki kültüre de sahipsiniz.
Ama Batı'da insanlar böyle bir metaforu hemen, doğallıkla
algılayamıyor. Herkesin bakışı farklı. Ama ben kitaplarım
için şu yorum doğrudur diyemem.
-
Kuşkusuz. Ama kültürlerin diyalogu ve hoşgörü mesajı,
"bu sizin de tarihiniz" mesajı, Batılılara ulaşıyor
mu gerçekten?
Bence ulaşıyor. "Arapların Gözüyle Haçlılar"
adlı kitabıma olumlu tepkiler geldi mesela. Evet, biz bu olaya
uzun süre tek yanlı baktık, başka açıdan da görmek zamanıydı
diyenler çoğunluktaydı. Ben zaten kendimi baştan beri yazıya
adadım. Hiç bir zaman ideolojik kavga kitapları yazmak
istemedim.
-
Ama romanlarınız için dönem seçimleriniz çok stratejik.
Mesela
Arapların Endülüs'ten kovulması. Yahut İran'da yüzyıl başındaki
demokratik anayasa devrimi.
Evet ve bunlar arasındaki ortak nokta hep kopuş dönemleri
olması. Bir dünya sona eriyor, yeni bir dünya başlıyor. Biz
de şimdi öyle bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Alıştığımız
birçok şey yok oluyor, tam kontrol edemediğimiz yeni eğilimler
doğuyor. Yazılarımız da geçiş döneminin edebiyatı.
-
Şimdiki kopuşu nerede görüyorsunuz?
Dünyaya bakışımızda, dünyanın işleyişinde bir altüst
olma var. Yeni teknolojiler yeni ilişki tarzları yaratıyor.
Giderek küresel bir uygarlığın parçası oluyoruz. Hem bunun
merkezinde olma ihtiyacı duyuyoruz, hem de yerimiz ne olacak
endişesi var.
-
Bu korku geçerli mi? Farklı kültürler tehdit altında mı?
Karşı koymak doğru bir tepki mi sizce?
Bence gerçeklik karmaşık. Ben tepkileri doğru ve yanlış
diye ayırmıyorum. Sadece kişisel bakışımı söylüyorum. Kültür
küreselleşiyor. Buna karşı koymak bence boşuna, durdurmak
imkansız. Bu küresel kültürün yabancı ve düşman görülmemesi
için, farklı kültürlerin özelliklerini de içermeli ki,
herkes özdeşleşebilsin. Bence bu mümkün. Ortada bir komplo
yok, birileri imal etmiyor bu kültürü, kendiliğinden oluşuyor.
Bizim de ona katkımız olabilmeli.
-
Emperyalist bir tehdit gibi görmüyor musunuz küreselleşmeyi?
Hayır, öyle bakmıyorum. Evrim olarak bakıyorum. Ve bu küresel
kültürden hepimiz bir şeyler alabiliriz, biz de ona katkıda
bulunabiliriz. Onu durdurmaya çalışmak yerine, onu istediğimiz
gibi şekillendirebiliriz, çünkü durdurmak zaten mümkün değil.
Hepimizin geçmişinde evrensel tarihe böyle katkılar var.
Bunu sürdürebiliriz.
-
Siz bunu bir iyileştirme aracı gibi kullanıyorsunuz. Mesela
"Semerkant"da İran'ın yüzyılın başındaki
anayasa devrimiyle, ortaçağın Hasan Sabbah fedailerini bira
arada ele almanız tesadüf değil. Bugünkü İslamcı teröre
bir gönderme yok mu?
Tabi ki var. Ama karikatür de yapmıyorum. Görüşünü
onaylamadığım roman kahramanlarını da saygıyla ele alıyorum.
Davranışını onaylamasam da nedenlerini görebiliyorum. İyileştirmeden
söz ettiniz. Gerçekten de bugün dünyada bütün toplumların
ciddi hastalıkları var. Batılıların da öyle.
-
En önemlisi de kimlik sorunu galiba. Siz nasıl çözdünüz bu
sorunu?
Uzaklaştım ve sakin biçimde incelemeye çalıştım. Bugün
her dürüst insanın kendine sorması gereken bir soru var:
Modern kültüre nasıl ulaşacağım? Ve bunu kendi kimliğimi
yok etmeden nasıl yapacağım? Benim için kimlik tek bir
aidiyette toplanmıyor. İnsan kimliği çok karmaşık. Bazıları
doğuştan, bazıları sonradan kazanılmış. Bunlar bir bütün.
Hiç birisini kaybetmek iyi değil. Sınırlı, tek bir kimliğe
hapis olmayı reddediyorum. Yakında bu konuda bir kitabım çıkacak.
Kendi ailemden de söz ediyorum. Hem Lübnanlı hem Fransız
olmak bir zenginlik. Neden fakirleşeyim?
-
Kitaplarınız hep daha olumlu, daha hümanist bir seçenekle
noktalanıyor zaten...
Doğru. Benim yazar olarak tavrım hep barıştan yana. Kültürler
çatışır denilen bir dünyada ben buna hayır diyorum. Kültürler
farklıdır, ama insanlar anlaşabilir. Sadece dil olarak
demiyorum. Ama dil ve çeviri araştırmaları beni çok mutlu
ediyor. Benim bir düşüm var. Bir gün öyle güçlü tercüme
araçları olacak ki, birbirimizle kendi dilimizde konuşacağız
ve anında tercüme olacak konuştuklarımız.
-
Siz romanlarınızda böyle bir kültürel tercümeye başlamışsınız
bile...
Bir bakıma, belki. neleri özleyip, nelerden kaçınmamız
gerektiği konusunda iyi bir sembol galiba.
-
Arap milliyetçiliği öldü mü?
Burada bir ayrım yapmak lazım. Bir yanda Nasırcılık, Baasçılık
gibi kimlik belirleyen bir milliyetçilik var, diğer yanda
modernleşme projesi. Aslolan ikincisi ve burada Arap dünyası
içinde büyük farklar var.
-
Ve büyük trajediler. Cezayir, Lübnan, Irak...
Asıl soru iki yüz yıldır aynı. Gecikmeyi nasıl kapatırız
ve toplumu nasıl modernleştiririz. Maalesef bilanço iyi değil.
Arap dünyasında demokrasi diyebileceğimiz, yönetenlerin seçimle
işbaşına geldiği tek bir ülke yok. Latin Amerika, Afrika ve
Asya'da bile bu yaygınlaşırken, Ortadoğu'da hala imkansız.
Bu çok acı.
-
Neden sizce? Sömürgecilik mi? İslam mı? Batı mı?
Sömürge olmuş başka ülkeler de var. Müslüman olup
demokrasi olan ülkeler de var, mesela Türkiye. Batı'nın bölgedeki
müdahaleleri hiç demokrasiden yana olmadı, bu doğru. Batı'nın
Araplara bakışında insan hakları hiç bir zaman önemli
olmadı.
-
Ortaçağ İslam Rönesans'ı ile 19. Yüzyıl yıkımını
romanlarınızda sürekli işlemeniz bir cevap arayışı mı?
Arap tarihinde entellektüel doruk 9. yüzyıldır. Sonra 14. yüzyıldan
itibaren giderek hızlanan bir çöküş var. 18. yüzyılın
sonunda ise bu çöküşle ilgili bilinç ve bunu aşma girişimleri
başlıyor. Hem Rönesans'a dönüş, hem ilerleme özlemi. Hem
geçmişin görkeminden ilham almak, hem de Batı örneğinden.
Bu ikisini birleştirdiği için mesela Cemaleddin Afgani gibi
bir aydın kimliği beni ilgilendiriyor. "Semerkant"
adlı romanıma bu nedenle koydum onu.
-
İlginçtir, Osmanlı - Türk dünyası romanlarınızda hep
geri planda. Neden?
Size
cevap vermem zor, çünkü siz o dünyadan geliyorsunuz. Bence
"Afrikalı Leo"da Kanuni Sultan Süleyman olumsuz bir
tip olarak çizilmiyor. "Semerkant"da ise Abdülhamit
başkalarının gözüyle, çok uzaktan veriliyor.
-
Nedir sizin dünyanızda Osmanlı imajı?
Benim çocukluğumda Lübnan'daki eğitim sisteminde çok
olumsuz bir imajı vardır Osmanlı İmparatorluğu'nun. Neden
geriyiz? Osmanlılar yüzünden. Neden demokrasiye geçemedik?
Osmanlılar yüzünden. Neden iç savaşla birbirimizi yiyoruz?
Osmanlılar farklı toplulukları birbirine düşman etmişti.
Her şeye kolay bir bahanedir Osmanlılar. Bugün bu olumsuz bakışın
nasıl değiştiğini incelemek istiyorum doğrusu. Ben kişisel
olarak bu meseleye baktığım zaman bunun tarihin bir karikatürü
olduğunu, işlerin bu kadar basit olmadığını gördüm
tabii. O zaman Türk dünyasıyla biraz ilgilenmeye başladım.
Ve giderek daha yakınlaştığımı söyleyebilirim. Büyükannem
İstanbul'da doğmuş. Annem Türkçe konuştuğunu söylerdi.
Babam 1915 doğumluydu, yani bir Osmanlı tebaası olarak doğdu.
Ben ailemde Osmanlı olmayan ilk kuşağım. Yeni başlayan
romanımda da İstanbul büyük bir yer tutacak.