ÖLÜMCÜL KİMLİKLER
..: AMİN MAALOUF :..

..: Haz: Alper YENER :..
alperyener@patikalar.net

Amin Maalouf hakkında bilgi sahibi olmak için başvurabileceğiniz en önemli kaynak yazarın Ölümcül Kimlikler adlı kendi denemesidir. Maalouf bu kitapta kendini oldukça şeffaflaştırıyor. Denemeyi okuduktan sonra romanlarına dönüp baktığınızda Maalouf’un, neyi, neden yazdığının bilincinde olduğu ve ne amaçla yazdığı çok iyi anlaşılıyor.

Maalouf kendisini yani kitabı dört ana bölümde sunuyor.

1. Bölüm: Kimliğim ve Aidiyetlerim

“Kimliğim beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir.” diyor Maalouf. Tüm dünyada ortak bir şeyler paylaşan insanlar vardır ama hiç kimse yoktur ki tüm özellikleri bir olsun. İnsanın kimliği bir takım aidiyetlerin birleşiminden oluşur.

Mesela Maalouf bir Arap’tır, Hıristiyan’dır, Protestan’dır, anadili Arapça’dır, Fransa’da yaşıyordur ve Fransızca konuşuyordur. Tüm bunlar onun kimliğinin hiçbiri göz ardı edilemeyecek parçalarıdır. Kendisi bunu şu şekilde anlatıyor:

“Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur.”

O bunları vurguladıkça insanlar: “Anlıyoruz ama,”....“içinizin derinliğinde”......“mutlaka daha ağır basan bir yanınız olmalı.” diyerek kişinin doğarken belirlenen ve hiç değişmeyecek olan bir “öz” ünün var olduğu inanışını ortaya koyuyorlar. Maalouf’un bu kitabı yazmasının esas nedeni de bu aslında.

İnsanlar daima aidiyetlerinin bir tanesini diğerlerine üstün kılma eğiliminde oluyorlar. Maalouf burada bir çok örnek veriyor. Meselâ Saraybosna’daki bir adamı ele alalım. Bu adam savaş öncesinde kendisini tanıtmaya bir Yugoslav olduğunu söyleyerek başlarken, savaş esnasında bir Müslüman olduğunu belirtmiştir ve şimdi ise ilk önce bir Boşnak olduğunu vurgulayacaktır.

Genelde inançlarının tehdit altında olduğunu hissedenler arasında bütün kimliklerini dinsel aidiyet özetliyor sanki. Saraybosnalı adam örneğine baktığımızda savaş sırasında sırf Müslüman olduğu için katledilen bir halka mensup olduğundan, bu kişi tüm aidiyetleri içinden Müslümanlığı seçerek kimliğinin ana öğesi haline getirmiştir.

Bir çok örneği inceledikten sonra, insanların kendilerini, en fazla saldırıya uğrayan aidiyetleriyle tanımlama eğiliminde oldukları genellemesine varabiliriz.

Kimliği tek bir aidiyete dönüştürme uğraşı insanları taraf tutucu, hoşgörüsüz yapıyor hatta kimi zaman da onları birer katile çeviriyor. Dünyadaki katliamlara, savaşlara baktığımızda daima aşılamamış aidiyetlerin izlerini görüyoruz. Bu nedenle aidiyetlerin belirli ölçüde aşılması lazım. Neden mi? Örneğin, birbirine düşman iki ırk arasında gerçekleşen bir evlilik sonucu doğan çocuk bu çifte aidiyeti içine sindirmeyi başarabilirse bir daha hiçbir katliama katılmaz. Bu olayı genelleştirebiliriz. Çünkü önceden de bahsedildiği gibi insanlar bir zincir gibi birbirlerine bağlılar aslında, burada kişi için önemli olan sadece bir halka olmaktan çıkarak kendini sonsuz bir zincirin parçası olarak hissedebilmektir. Eğer insan bunu tasavvur edebiliyorsa bağlı bulunduğu zincirin diğer halkalarına zarar vermeyi asla düşünmeyecektir.

2. Bölüm: Modernlik Öteki’nden Gelince

Maalouf bu bölümde genel olarak, dinsel aidiyetleri. İşliyor. Dinlere yaklaşırken ki tutumu oldukça tarafsız görünüyor.

“Dün olduğu gibi bugün de İslamiyet’e karşı aynı eski önyargıları tekrarlayıp duranları, her öfke uyandıran olayda, kendilerini bazı halkların ve onların dinlerinin doğası üzerine ahkam kesmeye yetkili görenlere katılamam.” diyerek başlıyor Maalouf söze ve şöyle devam ediyor, “Müslüman olmayan ve zaten kendisini tereddütsüz her türlü inanç sisteminin dışında tutan ben, kendimi İslamiyet’e uygun olanla olmayanı ayırt etmeye asla yetkili görmüyorum.” Maalouf bunları söyleyerek yanlış anlaşılmaya mahal vermeme çabasını ortaya koyuyor.

Yabancılara yansıyan, bir doktrinin özü değil, onu benimseyenlerin tarih boyunca sergiledikleri davranışlardır. Bu nedenle şu anda Müslümanlara vurulan damga hiç hoş değildir.

Hıristiyanlığa baktığımızda son 20 yüzyıldır (yani tarih boyunca) din adına yapılmış bol bol işkence, katliam ve daha bir çok saçmalık görüyoruz ama şimdi ise Hıristiyanlık özgürlük ve hoşgörünün dini olarak karşımıza çıkıyor. Bu halde “Hıristiyanlığın özü sevgi ve hoşgörüdür” diyebilir miyiz? Yabancıların İslamiyet’e yaklaştıkları şekilde bakarsak cevap kesinlikle “hayır” olmalıdır. Geçmişe dönüp baktığımızda Müslüman Toplumunun kendini güvende hissettiği her defasında açık olmayı başardığını görüyoruz. Bir zamanlar bilim, felsefe, kültür, sanat alanında İslam Toplumu göz ardı edilemeyecek başarılar elde etmişti. Ve bu dinin egemen olduğu bölgelerde diğer dinlere mensup kişilerle barış ve refah içinde yaşanıyordu. Maalouf tüm bunları belirtirken, atalarının, çoğunluğu Müslüman bir toplumda Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyan bir toplumda Müslüman olsalardı belki de bugünlere gelemeyeceğini eklemeyi de unutmuyor.

Din onu benimseyen toplumu şekillendirirken, toplum da o dini şekillendiriyor. Şimdiki Hıristiyanlığın ilk ortaya çıkışındaki haliyle hiç alakası yoktur. Hıristiyanlık Avrupa’yı nasıl değiştirmişse Avrupa da onu değiştirmiştir. İslamiyet de, Hıristiyanlık kadar olmasa da, onu benimseyen toplumların yaşantısından etkilenmiştir. Günümüzdeki çarpıklıklar İslam’ın genel yapısına uygun değildir. Militan İslamcı hareketlere bakarak Müslümanlık hakkında bir yargıya varmak yanlıştır. Bu olumsuzluklar Müslümanlık tarihinin saf bir ürünü değil, bizim çağımızın gerginliklerinin yansımalarıdır. Bu nedenle Hıristiyanlığı modernizm ve hoşgörü ile eşleştirirken İslamiyeti despotizm ve karanlıkçılık ile eşleştirmek kesinlikle yanlıştır.

Maalouf yaptığı bu yorumların yanında kendi dini görüşünü de açık bir biçimde ifade ediyor. “Atalarımın dinini asla inkar etmedim.” derken kiliseden sadece “gidilebilir gördüğü bir yer” olarak bahsediyor. “Kilisenin gözünde inançlı biri olmak”, onun için önemsiz çünkü “inançlı insan sadece, bazı değerlere inanan kişidir” diye düşünüyor. Tabi bunların yanında şunu da eklemeyi unutmayalım; Maalouf kiliseyi bugün hala gidilebilir görmekle beraber, eğer yüzyıl önce doğmuş olsaydı, kesinlikle kiliseye karşı isyan edenlerden biri olacağını düşünüyor.

Bütün bunları anlatarak neye işaret ediyor Amin Maalouf? Müslümanları hoşgörün demeye mi çalışıyor? Hayır kesinlikle değil. Onun da belirttiği üzere hoş görmek üstün olanın yaptığı eylemdir fakat ele alınan durumda kimsenin kimseye üstünlüğü olamaz o halde, hoşgörüyü bir kenara atmalı. Asıl yapılması gereken: her insana dil, din, ırk ayrımı gözetmeden eşit haklar vermektir.

Bunların yanı sıra kimileri Müslüman toplumunun yaşadığı dramları, İslam’a bağlıyorlar. Bu her şeyi yanlış anlamak demektir. Olayları açıklayan daha iyi nedenler varken bu savı ortaya atmak düpedüz körlüktür. Bu dramlar sadece Müslümanlara özgü de değildir aslında. Dünyada şu sıralar kaçınılmaz olan modernleşme olgusundan zedelenmeyen pek az toplum vardır. Çünkü modernleşme, Avrupa ve Amerika dışında, batılılaşma manasına gelmektedir. Modernleşme rüzgarının estiği her yerde yerli kültür kaybolma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Araplar, Türkler, Yahudiler.. ve bir çok ırk için modernleşmek demek batıyı taklit etmektir. Bu toplumlarda sindirilmenin tehlikesi nedeniyle çeşitli olumsuzluklar yaşanmaktadır.

Şu sıralar Arap dünyasını ele aldığımızda, Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminden sonra Arapların kafasına yerleşen “Batı kendisine benzenmesini istemiyor. O kendisine itaat edilmesini istiyor.” görüşü hala hakimdir. Bu yüzden Arap ve Müslüman dünyasına zorunlu modernleşmenin getirdiği bir çok ikilem vardır. Ama, bu ikilemlere verilen cevap sanıldığı gibi Radikal İslam değildir. Radikal İslam diye adlandırılan -ki ne kadar doğru olduğu tartışılır- militan hareketlere başvurmadan önce Müslümanlar için tüm çıkış yollarının kapanmış olması gerekmiştir.

3. Bölüm: Gezegensel Kabileler Zamanı

Tarihin bazı zamanlarında çok sayıda insan kimliğindeki bir bileşeni diğerlerinin zararına yücelterek ön plana çıkartmıştır. Zamanımızda büyük ölçüde kimliğin ana öğesi, dinsel aidiyet olarak kabul edilmektedir. Bu üç yüz yıl önceye nazaran çok kuvvetli olmamakla birlikte elli yıl öncesiyle kıyaslandığında oldukça yaygın bir durumdur.

Bunun nedeni nedir?

Cevabı çok karmaşık değil aslında. Dine karşı alınan tavırlar onu günümüzde bu kadar güçlü hale getirmiştir. Örneğin Marksizm ya da dini kaldırıp atmak isteyen diğer sistemlere başvurulduğunda sonuç, sistemin çöküşü ve dinin daha güçlü hale gelmesi olmuştur.

Buna ek olarak toplumda ezilen kimseler, içlerinde büyüyen çaresizliğe çözüm olarak dine başvurmaktadırlar. Bu kişiler dinde, özellikle İslam'da, hem kimlik-kabile hem maneviyat hem de eylem ihtiyaçlarını gidermektedirler. Böylelikle insanlar belli dinsel kimliklerin ortaklığını kullanarak gruplaşmaktadırlar. Bu da insanı maneviyat ihtiyacı ile aidiyet ihtiyacını karıştırmaya sürüklemektedir. Bu kesinlikle aşılması gereken bir sorundur. Çünkü maneviyat ihtiyacını karşılamak için ille de cemaatleşmek gerekmez. Cemaatleşmek her ne kadar insanları manevi yönden besliyor görünmekte ise de onları, kümeler halinde ayırarak bu kümelerin kesişimini boşaltmaktadır.

Amin Maalouf burada “dinsel aidiyet aşılmalıdır” derken söylemek istediğinin kesinlikle “dini aşmak” demek olmadığını belirtmiştir. Ve “dine yer olmayan bir dünya değil, maneviyat ihtiyacının aidiyet ihtiyacından ayrıldığı bir dünya hayal ediyorum” diye eklemiştir.

Tabi inanılmaz şekilde yaygın olan bu karışıklığı aşabilmek için onun yerine başka bir şey koymak gerekir. Bugün inanç toplumuna ait olmanın yerine sadece “gezegensel aidiyet” konulabilir. Gezegensel aidiyet kavramını içselleştirdiğimiz zaman bir çok sorun çözülecektir. Maalouf’un sistemi şu şekilde işliyor:

Bir örnekle; Torinolu bir adam gezegensel aidiyet kavramını içselleştirdiği taktirde kendini önce Piomonteli sonra İtalyalı, ardından Avrupalı ve nihayetinde Dünyalı hissedecektir. Yani tüm aidiyetlerinin en önemlisi olarak dünyaya olan aidiyetini seçecektir. Kabile bu şekilde genişletildiğinde kabileler arasında yaşanan sorunlar da ortadan kalkacaktır çünkü tek bir kabile olacaktır. 

Dünyalılaşma süreci nasıl geçecektir?

Maalouf anlattığı bu formülün uygulanabilirliliğini de sorgulamış. Dünyalılaşma demek tek tip insan ortaya çıkarmak demek değildir. Bu bir felakettir aslında. Dünyayı şanslı bir ırkı seçerek o ırkın özelliklerine sahip insanlarla doldurmak hiç de hoş bir şey olmazdı. Zaten sorun da burada ortaya çıkıyor. Modernleşip, dünyalılaşırken insanlar kendilerinden, kültürlerinden bir parçayı kaybettiklerini düşünüyorlar. Aslında haklılar, çünkü günümüzde kendini modernleşme rüzgarına kaptıran herkeste bir Amerikan taklitçiliği gözleniyor. Bu duruma karşı koymak isteyen, kendi benliklerini korumak isteyen insanlar ise doğal olarak kültürlerinin tehdit edilmesi nedeniyle radikalleşiyor ve saldırganlaşıyorlar. Bu tepki bir ölçüde doğru çünkü gücü olamayan kültürler yok olmakla karşı karşıya kalıyorlar. Ancak olaya farklı bir yönden bakıldığında durum tam olarak da sanıldığı gibi değil.

4. Bölüm Panteri Evcilleştirmek

Kendini Batılı hissetmeyen her toplum için küreselleşme yada modernleşme Batılılaşma demek oluyor. Batı’dan kasıt büyük ölçüde Avrupa ve Amerika. Avrupa’ya baktığımızda, onlar da bir yakınma içersindeler. Avrupa için küreselleşme Amerikanlaşma demek oluyor. Mc. Donalds Fransa’da bir mahalleye yeni bir restoran açtığında halk sokağa çıkıp eylem yapıyor ya da sözlüklerine giren %4 oranındaki İngilizce kelimenin derhal dillerinden atılması için mahkemelere başvuruyorlar. Yani Avrupa için modernleşme, doğu için olduğu kadar tehlikelerle dolu ve onlara acı veriyor.

Amerika'ya gelince karşımıza çıkan durum diğerlerinden çok farklı değil aslında. Çünkü Amerika da bir çok azınlığın birleşerek oluşturduğu bir toplum. Bu büyük toplumda her azınlık kendi kültürlerini korumak için kimliklerini vurgulama ihtiyacı içinde. Orada da üstün olduğu sanılan bir ırk var ve diğer ırklar kendilerini ondan korumaya çalışıyorlar. Ancak olay sadece görünüşte bu şekilde. Çünkü tüm ırklar kendilerini diğerlerine karşı koruma çabası içinde ve sürekli yok olma tehlikesi altında olduklarını düşünüyorlar. Dünya Doğu’ya ait değil, Avrupa’ya da ait değil ve Amerika’ya da ait olmadığı az önceki örneklerle aşikar. O halde dünya kime ait? “Tarihin öteki anlarından çok daha fazla olarak orada kendine bir yer açmayı isteyen herkese ait. Kendi yararına kullanmak için oyunun yeni kurallarını –ne kadar şaşırtıcı olsalar da- kavramaya çalışan herkese ait.” Yani insanların hiçbiri diğerine üstün değildir.

İnternet dünyası bu anlatılanlara çok iyi bir örnektir. Dışarıdan bakıldığında güçlü olanların kollarını tüm dünyaya yaymalarına yarayan bir buluş olarak görünüyor ama durum çok farklı. Küçücük çocukların bile dünyanın en önemli kişilerinin sitelerini çökertecek kadar etkili olabileceği bir ortam aslında. Maalouf’un anlatmak istediklerini günümüzden bir örnekle desteklersek; geçtiğimiz günlerde küçük bir afacan, dünyanın en zengin ikinci adamı (bir zamanlar en zenginiydi) olan Bill Gates’in interaktif hesabına girerek ona bir hediye göndermiştir. Yapılan iş her ne kadar ahlaki olmasa da Maalouf’un demeye çalıştığını çok iyi ifade etmektedir.

İnternet gibi bir çok araç dünyalılaşma yolunda atılan önemli adımlardır. Küreselleşmenin kültürünüzü yok etmesini istemiyorsanız onu yaşatmak için kendi kabuğunuza çekilmemelisiniz. Yapmanız gereken onu diğer insanlara anlatmak, siz nasıl onların kültürlerinden parçaları benimsiyorsanız onların sizin kültürünüzden parçaları benimsemelerini sağlamaktır.

Maalouf’un dilediği çok kültürlülüğü koruyarak küreselleşmek. Yani küreselleşirken elimizdekileri kaybetmeden onlara yeni şeyler eklemek. Dil konusunu ele aldığımızda bugün dünyada İngilizce’nin inanılmaz ilerleyişi kabul edilmesi gereken bir durum. Ama bu demek değil ki herkes İngilizce konuşsun. İngilizce dünyadaki her insanın anlaşmasını sağlayan bir iletişim dili olarak kullanılabilir ama insanların kendi kimlik dilleri de olmalıdır. İki Fransız aralarında İngilizce değil Fransızca konuşurlar, bu onların kimlik dilidir. Bir Fransız'la bir Çinli aralarında İngilizce konuşarak anlaşabiliyorsa bu çok güzel bir gelişmedir. Ancak yine bir Fransız'la bir İtalyan İngilizce'den başka bir dilde anlaşamıyorlarsa bu bir felakettir.

O halde Maalouf’a göre kişinin bilmesi gereken üç dil vardır. Birincisi kimlik dili, üçüncüsü İngilizce ve ikincisi ise öğrenmek istediği, konuşmak istediği diğer yabancı dil. Böylelikle insan her konuştuğunda zihinsel olarak “yurdunu terk etmek” zorunda kalmayacaktır.

Maalouf bu denemeye ikinci bir isim vermeyi düşündüğünü ve bu ismin “Panteri Evcilleştirmek” olduğunu belirtiyor. Denemesinin amacı dünyalılaşmanın kimliğe ilişkin davranışları nasıl azdırdığını ve günün birinde bunların nasıl daha az ölümcül hale getirilebileceğini anlamaya çalışmak olan Maalouf, ikinci başlık meselesini bu doğrultuda açıklıyor. Çünkü pantere eziyet edilince öldürür, onu serbest bırakınca öldürür ve en kötüsü onu yaralayıp doğaya bırakmaktır. Ama panter evcilleştirilebilir. İşte Maalouf bu şekilde “Ölümcül Kimlikler”in de evcilleştirilebileceğini savunuyor.

Bu evcilleştirme işlemine bir takım yöntemler türeten Maalouf, bu yöntemlerin uygulanabileceği sistemi de belirlemeye çalışıyor. Dikta rejimi ile demokrasiyi kıyasladığında diktanın hiç de hoş sonuçlar vermediği ortaya çıkıyor. Çünkü her türlü politik, sendikal ya da akademik özgürlük kösteklendiğinde, ibadet yerleri insanların toplanıp tartışabileceği tek yer haline geliyor ve bu da cemaatleşmeye doğru sürüklüyor insanları. İnsanın toplumdaki yeri, onun şu yada bu cemaate ait oluşuna bağlı kaldıkça bölünmeler daha da derinleşecektir. Bu nedenle demokrasi dünyalılaşma açısından daya uygun bir sistemdir. Ancak bir takım düzeltmelere ihtiyacı vardır çünkü çoğunluğun sesi her zaman için azınlıkların kulağına hoş gelmeyecektir. Ulaşılması gereken, her insanın dil, din, ırk, renk, cinsiyet ve benzeri aidiyetlerini gizlemeye gerek kalmadan kendini ifade edebildiği bir toplumdur. Bu kısmı Maalouf’dan direk alıntılayalım. “..hiç kimse kendini doğmakta olan uygarlıktan dışlanmış hissetmesin, herkes orada kendi kimlik dilini ve öz kültürüne ait bazı simgeleri bulabilsin, gene orada herkes, ülküselleştirilen bir geçmişte sığınak aramak yerine, azıcık da olsa kendini, etrafını kuşatan dünyanın içinden yükseldiğini gördüğü şeyle özdeşleştirebilsin.”

Maalouf son noktayı şu şekilde koyuyor. “..bir yazar son sayfaya geldiğinde en kalpten dileği kitabının yüz yıl sonra, iki yüzyıl sonra hâlâ okunuyor olmasıdır.

...bu kitap için o dileği tersine çevireceğim: torunum yetişkin biri olup da, günün birinde rastlantıyla aile kitaplığında onu keşfettiğinde biraz sayfalarını karıştırsın, biraz göz atsın, sonra omuz silkerek ve büyükbabasının zamanında hâlâ böyle şeylerin konuşulmasına ihtiyaç duyuluşuna hayret ederek hemen aldığı tozlu yere geri koysun.”




 

 

 

 

 

 









 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

Mesela Maalouf bir Arap’tır, Hıristiyan’dır, Protestan’dır, anadili Arapça’dır, Fransa’da yaşıyordur ve Fransızca konuşuyordur. Tüm bunlar onun kimliğinin hiçbiri göz ardı edilemeyecek parçalarıdır. Kendisi bunu şu şekilde anlatıyor:

“Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur.”

O bunları vurguladıkça insanlar: “Anlıyoruz ama,”....“içinizin derinliğinde”......“mutlaka daha ağır basan bir yanınız olmalı.” diyerek kişinin doğarken belirlenen ve hiç değişmeyecek olan bir “öz” ünün var olduğu inanışını ortaya koyuyorlar. Maalouf’un bu kitabı yazmasının esas nedeni de bu aslında.

 

................:::::::.............

Maalouf son noktayı şu şekilde koyuyor. “..bir yazar son sayfaya geldiğinde en kalpten dileği kitabının yüz yıl sonra, iki yüzyıl sonra hala okunuyor olmasıdır.

..bu kitap için o dileği tersine çevireceğim: torunum yetişikin biri olup da, günün birinde rastlantıyla aile kitaplığında onu keşfettiğinde biraz sayfalarını karıştırsın, biraz göz atsın, sonra onuz silkerek ve büyükbabasının zamanında hala böyle şeylerin konuşulmasına ihtiyaç duyuluşuna hayret ederek hemen aldığı tozlu yere geri koysun.”

    

..........:::::::...........

 

Maalouf yaptığı bu yorumların yanında kendi dini görüşünü de açık bir biçimde ifade ediyor. “Atalarımın dinini asla inkar etmedim.” derken kiliseden sadece “gidilebilir gördüğü bir yer” olarak bahsediyor. “Kilisenin gözünde inançlı biri olmak”, onun için önemsiz çünkü “inançlı insan sadece, bazı değerlere inanan kişidir.” Tabi bunların yanında şunu da eklemeyi unutmayalım; Maalouf kiliseyi bugün hala gidilebilir görmekle beraber, eğer yüzyıl önce doğmuş olsaydı, kesinlikle kiliseye karşı isyan edenlerden biri olacağını düşünüyor.

Bütün bunları anlatarak neye işaret ediyor Amin Maalouf? Müslümanları hoşgörün demeye mi çalışıyor? Hayır kesinlikle değil. Onun da belirttiği üzere hoş görmek üstün olanın yaptığı eylemdir fakat ele alınan durumda kimsenin kimseye üstünlüğü olamaz o halde, hoşgörüyü bir kenara atmalı. Asıl yapılması gereken: her insana dil, din, ırk ayrımı gözetmeden eşit haklar vermektir

 

..........:::::::...........

 

İnternet dünyası bu anlatılanlara çok iyi bir örnektir. Dışarıdan bakıldığında güçlü olanların kollarını tüm dünyaya yaymalarına yarayan bir buluş olarak görünüyor ama durum çok farklı. Küçücük çocukların bile dünyanın en önemli kişilerinin sitelerini çökertecek kadar etkili olabileceği bir ortam aslında. Maalouf’un anlatmak istediklerini günümüzden bir örnekle desteklersek; geçtiğimiz günlerde küçük bir afacan, dünyanın en zengin ikinci adamı (bir zamanlar en zenginiydi) olan Bill Gates’in interaktif hesabına girerek ona bir hediye göndermiştir. Yapılan iş her ne kadar ahlaki olmasa da Maalouf’un demeye çalıştığını çok iyi ifade etmektedir

 

 








 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım