Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak


   Bir çiçek ne anlatır bize, hangi şarkıyı söyler? Sulamak, güneşe çıkarmak nedir? Tamirci çocuk, bin tane kitap, maden para, tükenmez kalem, kaybolmuş bir anahtarlık, eflatun kazaklı kadınlar... Nedir bu kadar eşyanın anlatıp durduğu, sayıklamaktan usanmadığı, kelimeleri yuttuğu? Belki de bizim onlara sindiğimizden, bizim onlara anlattıklarımızdan daha fazlası değildir onların bize söyledikleri, kim bilebilir? Hayat dediğimiz şey, her eşyanın üstünde biriktirdiğimiz hatıraların toplamı olabilir mi acaba? Yaşadıklarımızdan, tecrübe ettiklerimizden fazla bir tarafı var yine de hayatın; farkında olmadan tecrübe ettiğimiz çok şey var demek ki!

Gerçekten ötede bir şeyler var demek ki! Bir gün aya uzanan bir merdiven olacak sevdiğim kızların saçları, bir gün birbirinden ayrı düşmüş iki ırmak kavuşacaklar coşkuyla, bir gün karanfil kokulu bir namaz kılacağım, bir gün öyle bir cümle bulacağım ki susabileceğim, bir gün selam vereceğim Hızır’a, elimden tutacak… Bu zamana, bu hayata ayak uyduramayan halimiz, bu hep ağır aksak gidişimiz, bir türlü erişemediğimiz bu an, bu şimdiki an... Yaşadıklarımızı zamana eşitlemek hatta onu aşmak için hayallerimizden, bağlanmalarımızdan, rüyalarımızdan başka neyimiz var. Her ümit bir hayal kırıklığıymış, kimin umurunda. Başka çaremiz mi var sanki hayatımızda bir türlü anlayamadığımız gedikleri bertaraf etmek için. Yanlış anlaşılmasın, ipleri elden kaçırmaktan değil de ipleri kendi elimize almaktan bahsediyorum.

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ahmet Uluçay’ın uzun metrajlı ilk filmi. İstanbul Film Festivali’nde en iyi yerli film ödülünü alan film, Yılmaz Erdoğan’ın tepkisine neden olmuştu. Film henüz gösterime girmemişti ve seyircisiz film ödül almamalıydı. Bilmem kaç milyon dolarlık bütçe, Tarık Akan, Demet Akbağ, Cem Yılmaz, yetmedi güzel mankenler, abartılı medya desteğiyle filmi hakkında hemen her şeyi daha izlemeden öğrendiğimiz Yılmaz Erdoğan söylemişti bunu. Ahmet Uluçay ismiyle ilk kez Gerçek Hayat’ta okuduğum bir yazıda karşılaşmıştım. Çok çarpıcı bir hayat hikayesiydi; ‘işte bu!’ dediğimi iyi hatırlıyorum. Yönetmenimizin hiçbir sinema eğitimi almadığını, kendi çabasıyla bir şeyler öğrendiğini, gerek yurt içi gerek yurt dışında bir çok ödüle imza atan kısa filmlerini bir Almancıdan satın aldıkları eski bir kamerayla çektiğini, hiç profesyonel oyuncularla çalışmadığını okumuş, işte demiştim kendi kendime, kahrolası popülariteye direnmenin yolu buradan geçer.

Film, aslında yönetmenin kendi özyaşamsal bir anlatımından ibaret sayılabilir. Nereden kapıldılarsa sinema sevdasına kapılmış iki genç çocuğun hikayesi. Sevda zaten böyledir hep, nereden geldiği, neden geldiği anlaşılmaz. En umutlu şeydir sevda çünkü en imkansız olandır. Bütün sevdaların arasında başka sevdalar da sıkışıverir, elden ne gelir. Her mahallede var ne de olsa güzel bir şeyler. Sinema tutkusunun arasına bir tane de ilk aşk sıkışıverir. İkisinin aslında bir ve aynı şey olduğunu söylemek gereksiz elbette. İnsanın kendini güzel kılmak istemesi hiç başka başka olur mu? Bu ilk aşk dedikleri nedir, gerçekten ilk midir, dilsiz bırakan nedir, bir mektupta saklanan nedir... Hadi Turgenyev’i geçelim de Wilde dahi yazmış bunun öyküsünü. Kaç sevgili gelir geçer hayatımızdan, kaç yıkımdır bu gitmeler, kaç sevgili vardır ki akıbetinden zerre kadar haberimiz olmaz, kaç yıkımdır bu bilmemekler... Bu kadar yıkıma nasıl dayanır insan. Dayanır çünkü tutunduğu bir şeyler vardır, bir şeye tutunur ki kendini iliştirsin aslolan başka bir şeye. İyi ki dayanıksız varlıklarız, yoksa anlamazdık dayanmamız gerektiğini. Her şey bittiğinde de bitmeyen bir şeyler var bizim için.

Filmi benim için mühim kılan bir çok özellik var aslında. Evvela, gezici film festivali dolayısıyla bir çok Avrupa filmi izlediğim, bunalımların, şiddetin, intiharın, karanlığın çamurun ayrıntısını tanıklık ettiğim bir dönemde izleme imkanı buldum. Bizim eserlerimizle batının eserlerini karşılaştırdığımızda şunu görüyorum ben. Bizde aklı başı ve ruh sağlığı yerinde, dengeli, sıhhatli adamlar eser verirken; onlarda dengesiz, hasta, şizofren tipler bu işi yapıyor. Mevlana ya da Gazali okuyunca girdiğiniz iklimle, bu eserlerin yapıcılığıyla, Kafka’yı, Dostoyevski’yi, Kant’ı ya da bir başkasını kıyaslamak ne mümkün! Filmin ilk fotoğrafına baktığımda şunu demiştim: İşte bu bizim memleket! Hele bir de film müziği olarak muhteşem bir Bolu türküsü ‘beyaz giyme söz olur’ kullanılmıştı ki doğrusu tam da kıvamında olmuştu. Bir başka ilginç özellik de şuydu: Daha beşinci dakika dolmamıştı ki aklıma acaba yönetmenin şehre dair ya da şehirde geçen bir filme imza atıp atamayacağı sorusu düştü aklıma. Kaypak ilgiler, zarif ihanetler, bozuk paralar, sivilceler... Bana sanki imkansız gibi gelmişti. Bu soru aklıma neden takıldı bilmiyorum ama takıldı işte. Filmden sonra öğrendim ki yönetmen gerçekten de hala köyünde yaşıyormuş.

Karpuz kabuğundan gemilere binersen elbet batarsın demiş adamın biri. Bu adamı boş verebiliriz. Sanki Leonardo di Caprio Titanic’e bindi de başı göğe mi erdi? Kimin sonunun kimden farklı olduğunu kim bilebilir? Hem yanmışsak ne çıkar külümüzden yapılan bir hisar var, yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer var, ne yapsak boş göklerden gelen bir karar var dememiş mi sözü dinlenesi bir Şair. Başarı ya da başarısızlıkla ilgilenmek, çabaya önem vermemek, denememek... Bunlar bizden uzak olsun. Düşersek ayağa kalkarız, kalkamasak da yolda ölürüz. Sonuçları değil de yolda olmayı önemseyenlere selam olsun. Buyurun sözü dinlenesi başka bir Şair’in sözleriyle yazıyı bitirmiş olalım.

“Giderek yürümek için sağlam bir yol arayanların gerçekten yürümek isteyip istemedikleri takılır aklıma. Varılmak için arzulanan bir yer söz konusu ise yolun değil, bu yerin sağlamlığı, güvenilirliği, doğruluğu hesaba katılmalıydı. O zaman da o yolun sağlamlığından söz etmek yerine kaçınılmazlığından bahis açmak zorunlu olurdu. Yürünecek yolun niteliklerini tartışmanın önüne yerleştirenler belki de yürümemek için bir bahane bulmuş sayılırlar. Yürümek gereğini duyanlar, yürümeden hiçbir yol bitmez diye düşünenler zaten belli mesafeleri kat etmiş durumdadır. Onların yolların övgüsüyle vakit kaybetmektense hedeflerini gözden kaybetmemeye çabalarlar.”

Karpuz kabuğundan gemilere binersen elbet batarsın demiş adamın biri. Bu adamı boş verebiliriz. Sanki Leonardo di Caprio Titanic’e bindi de başı göğe mi erdi? Kimin sonunun kimden farklı olduğunu kim bilebilir?

..: ANASAYFA :..

Patikalar © 2004


Mehmet BATAR
mehmethbatar@patikalar.net