Yukarıdaki
soruyu ne zaman kendime yöneltsem garip bir duygu kaplar içimi. Bir gün çıkıp
geliverse Allah’ın Resulü, ne yaparım, ne söylerim ona? Tahayyül ettikçe
gerçekten çok heyecanlanıyorum.
Günümüzde
televizyonlarda yapılan tartışmaları, dine şaşı bakan bir takım
insanların din adına ahkam kesmelerini görünce karamsarlığa kapılıyorum.
Ortalıkta din adına söylenen o kadar çok şey var ki? Ve savlarını
ortaya döken herkes bu savlarını desteklemek için bir hadis veya bir ayet
atıveriyor ortaya.
Belli
bir zaman, bulunduğum toplantılarda bana doyurucu cevap vereceğini düşündüğüm
pek çok kişiye “Kimin İslam'ı?” diye sorardım. Aldığım cevaplardan
pek tatmin olduğum söylenemez. Bu kimselerden hemen hemen hepsi Kur’an ve
onu bize ulaştıran Hz. Peygamber’in uygulamalarından teşekkül eden İslam'ın
gerçek İslam olduğunu anlatıyorlardı. Ama bu herkesin ortak söylemi idi.
Asıl sorun burada başlıyordu. Herkes bu ortak söylemden yola çıkıyor
fakat farklı farklı davranışlar sergiliyordu.
Ne
yapacağımı bilemeden karamsarlığa kapıldığım zamanlarda bilseniz ne
kadar çok istiyorum bir gün Hz. Peygamber’in çıkıp gelmesini. İnsanların
üzerine saatlerce konuştukları konuları bize teker teker anlatmasını ne
kadar arzuluyorum. Aynı zamanda o din adına ahkam kesenlerin o geldiğinde
neler yapacaklarını çok merak ediyorum.
Ne
güzel olurdu değil mi bir gün çıkıp gelse ve yaşanan tüm tartışmalara
son noktayı koyuverse? İnsanların onun ve misyonunun hakkında söylediklerine
açıklık getiriverse?
Ancak,
maalesef tüm söylediklerimiz, içinde bulunduğumuz karamsar tablonun bizi sürüklediği
fantezilerdir. O Allah'ın son peygamberiydi; geldi, aldığı mesajı iletti,
insanlara doğru yolu gösterdi ve her beşer gibi ebedi aleme göçtü.
O
vefat ettikten sonra milyonlarca insan onun getirdiği mesaja kulak verdi ve Müslüman
oldu. Her milletten her renk ve ırktan insanlar İslam'a girdiler. İslam'a
giren herkesin ortak istediği bir şey vardı: Hz. Peygamber gibi yaşamak.
Onun gösterdiği yoldan gitmek. Aslında herkesin istediği bu olmasına rağmen
insanlar çok farklı taraflara meylettiler. Bu karışıklık içerisinde ise
onun misyonu ve görevi unutulmaya başlandı. O konuşan ve Müslümanların
sorunlarını çözüme kavuşturan Allah’ın Resulü durumundan çıkıp
her insanın kendi düşüncesini tasdik eden o insanın söylediklerine arka
çıkacak hadis üreten biri konumuna düştü. Veyahut hiçbir şeye karışmayan
bir problemle karşılaştığında bazı olağanüstülükler göstererek
sorunları çözen bir “tasavvur”a büründü. Acaba gerçek olan
peygamber düşüncesi neydi?
İşte
bu sayıda ele alacağımız Mustafa İSLAMOĞLU’nun ÜÇ MUHAMMED –İki
Tasavvur, Bir Gerçek- adlı kitabı gerçek peygamber anlayışını ortaya
koymaya çalışıyor. Hz. Peygamber hakkındaki iki “tasavvur”u Kur’an
ekseninde irdeleyerek gerçek Hz. Peygamber düşüncesini yakalamaya çalışmış.
Mustafa
İSLAMOĞLU kitabın giriş bölümünde mevcut Peygamber anlayışını şu
şekilde dile getiriyor:
“Şu
bir gerçek ki, bir peygamber iki tür yaşar: Birincisi Fiziki varlığıyla,
ikincisi misyonuyla. Bir peygamber iki kez öldürülebilir: Birincisi
fiziki varlığını ortadan kaldırarak, ikincisi misyonunu ortadan kaldırarak.
Eğer
peygamberin fiziki varlığı ortadan kaldırılmış fakat misyonu yaşıyorsa,
o gerçekte yaşıyor demektir. Çünkü peygamberi peygamber yapan bedeni
değil mesajıdır. Fakat, eğer ortadan kaldırılan misyonu ise, işte
peygamber asıl o zaman ölmüş ve öldürülmüş demektir.
Birincisini
genellikle peygamber düşmanları yapar, fakat ikincisini peygambere dost
olduğunu söyleyenler yaparlar. Bu nasıl dostluktur ki, dost oldukları
peygambere onun düşmanlarından daha beter fenalık ederler?”
Hemen
ardından da kitabı kaleme alış sebebini dile getiriyor.
“
Bu kitabı kaleme almaktaki amacımız, Hz. Peygamber’in edebi
risaletinin doğru anlaşılmasına kakıda bulunmaktır. Bunun için yapılması
gereken ilk iş, mevcut peygamber anlayışlarını Kur’an ekseninde
sorgulamaktı. Bu sorgulama yapıldığında ortaya çıkan manzara , ne
yazık ki hiç de iç açıcı görünmüyor. Zaten bu gerçek, ona ümmet
olma iddiasındaki dev bir kitlenin mevcut halinden de anlaşılabilir.
O,
tarihin ender şahit olduğu insanlık hamlelerinden birini gerçekleştirmişti.
Onun misyonunu sürdürme yükümlülüğü ise, İslam Ümmeti’ne ait
bir yükümlülüktü. Fakat İslam Ümmeti, mevcut durumuyla bu
sorumluluktan ne kadar da uzak görünmektedir! Bu tür çabaların bu
uzaklığı bir nebze de olsa gidermeye yardımcı olması, en büyük
temennimizdir.”
Kitabın
ilerki sayfalarında derin bir çalışma ve çabanın ürünü olan yazılara
rastlamaktayız. Öncelikle aşırı yüceltmeci peygamber tasavvurunu ele
alan yazar hemen ardından da indirgemeci peygamber tasavvuru üzerinde
duruyor. Bu iki tasavvuru açıkladıktan sonra ise Kur’an’ın
peygamberini açıklamaya çalışıyor.
Eğer
bir Hz. Peygamber çıkıp gelse onu layıkıyla ağırlamamız, şimdi söylediklerimizi
o gelince de yüzüne rahatlıkla söyleyebilmemiz, “İyi ki geldin ya
Resulullah!” diyebilmemiz için onu ve misyonunu çok iyi idrak etmemiz
gerekiyor. İşte Mustafa İSLAMOĞLU’nun bu kitabı Hz. Peygambere bakışımızı
sağlamlaştırması veya düzeltmesi açısından çok önemli olduğu kanısındayım.
***

Bir düşünce yapısını
oluşturmak ve daha sonra bunu pratiğe dökmek için pek çok bilgiyi yüklenmeden
önce yöntem sorununu çözmek gerekmektedir. Duruşumuzu ve tavrımızı
belirledikten sonra bilgileri yüklenmeli ve bu bilgilerle bir düşünce yapısı
oluşturulmalıdır. Hz. Peygamber’in hayatı bizim İslam’ı anlayıp
uygulamamız açısından son derece önemli olduğunu belirtmiştik. Aynı
zamanda bu konu üzerinde de pek çok farklı görüşlerin bulunduğunu söylemiştik.
İşte Mustafa İSLAMOĞLU’nun ÜÇ MUHAMMED adlı kitabı Hz. Peygamberi
anlamada bize bir yöntem sunmaktadır. Çeşitli peygamber tasavvurlarını
ortaya koyarak bizi gerçek peygamber anlayışına götürmektedir. Ancak şurası
bir gerçek ki o çok istediğimiz Hz. Peygamber gibi yaşama isteğimizi canlı
tutmak için siyer okumamız da şarttır. Hz. Muhammed’in kısa zaman
diliminde bizim kurtuluşumuz olan İslam dinini yayarken yaptıkları ve karşılaştığı
sorunlara karşı bulduğu çözümleri de titizlikle tetkik etmemiz gerektiğine
inanıyorum.
Bu
nedenle Mustafa İSLAMOĞLU’nun kitabının hemen arkasından 2000 yılının
sonlarında Yöneliş Yayınları tarafından basılan Muhammed Hüseyin
HEYKEL’in “Hz Muhammed’in Hayatı” adlı kitabından bahsetmek
istiyorum.
1880’lü
yılların sonunda Mısır’da dünyaya gelen M. Hüseyin HEYKEL bu kitabı
kapsamlı bir çalışmanın sonunda 1935’te kaleme almış. İki ciltten
oluşan kitabın başında uzunca bir giriş bölümü mevcut. Bu bölümde
yazar kitabı yazarken takip ettiği metodunun yanında yazıldığı dönemde
aldığı eleştirilere ve onlara verdiği cevaplara değiniyor.
Öğrenim
ve öğretim hayatının büyük bir bölümünü Avrupa’da geçiren yazar
zaman zaman kitabın anlatımını kesip bahsettiği konu üzerinde müsteşriklerin
iddialarına yer vererek onlara cevaplar arıyor.
Kitabın
çok üzerinde durduğu bir konu ise yazılış yöntemi. Kitap Hz.
Muhammed’in hayatını bilimsel bir yöntemle ele almaya çalıştığından
bahsediyor yazar.
“Bu
kitapta salt bilimsel gerçeği bulmak amacıyla bilimsel araştırmayı
esas alan bir yöntemi uyguladım. Müslüman olsun Müslüman olmasın
herkesin okuyabileceği bir eser olmasını istedim. Bütün okuyucuların
bu bilimsel gerçeği kabul edeceklerini umuyorum.”
“Ben,
bu araştırmayı çağdaş bilimsel bir yöntemle yürütüyorum ve elde
ettiğim verileri modern bir ifade tarzuyla yazıya geçiriyorum. Böyle
yapıyorum çünkü, çağdaş insanın nazarında, tarihin ve diğer
bilim ve sanat dallarının yazımında esas alınması gereken en elverişli
yöntem, en uygun araç budur.”
Hz.
Peygamberin hayatını yukarıda bahsettiği bir yöntemle ele almaya çalışan
yazar genelde mucizesi olmayan bir peygamber portresi çiziyor. Aldığı her
kararı düşünüp taşınan ve alacağı kararlarda çok titiz davranan bir
Hz. Muhammed görüyoruz kitapta. Klasik diye tabir edebileceğimiz siyer
kitaplarından tek farkı içinde hemen hemen hiç mucizelere yer verilmemiş
olması.
Ancak
Hz. Muhammed’in hayatından mucizeleri temizlemenin adına bilimsel yöntem
denmiş olması ve Hz. Muhammed’in hayatının bilimsel bir yöntemle
anlatma kaygısı galiba yazarın bu kitabı yazdığı yıllardaki bilimselliğin
çok revaçta olması ile açıklanabilir. Şu an Hz. Peygamberin hayatını
ve hadisleri Kur’an'ı referans alarak okumaya çalışan her insan Hz.
Muhammed’in yaşamının her anını olağanüstülükler göstererek geçirmediğini
görecektir. Ama bu durumun bilimsellikle açıklanmaya çalışılması ne
kadar doğrudur bilemiyorum. Bilimsel teorilerin yıkılıp yerine yenilerinin
konduğu, bilimsel yöntem denen yöntemin üzerinde ciddi tartışmaların yürütüldüğü
bu dönemde Hz. Muhammed’in hayatının bilimsel bir yöntemle ele alma
iddiası insanın kulağını tırmalamakta. Bu yöntemle ele alınan Hz.
Muhammed’in hayatı ileride olası bir bilimsel yöntem değişikliği ile
nasıl bir hal alacağı önemli bir sorun teşkil etmekte. O nedenle Hz.
Muhammed’in hayatını ele alırken tek referans noktası Kur’an ve Sünnet
olmalıdır kanısındayım.
Hangi
müslüman Allah Resulünün yaşadığı dönemde onun yanı başında bir
hayat geçirmeyi istemez ki? Onun yüzünü görüp onun nasihatlerini
dinlemek hangimizin hayallerini süslemez ki? Kafamız karıştığında “Ya
Resulullah bana yardım et!” diye kapısına koşmayı, ona “salat
etmeyi” kim istemez ki? Ancak bu maalesef pek mümkün değil. (Allah’ın
hidayetiyle inşaallah şimdilik) Fakat gene de tüm müslümanların en büyük
isteği onu doğru anlayabilmek. Allah inşaallah bizi onu dolayısıyla İslam’ı
doğru anlayanlardan eylesin. Amin.