"Hakikat
ve Hurafe "herkes"e hitap etmiyor; bilakis
‘herkes’in dışında kalabilmeyi başarmış küçük ve seçkin
bir azınlığı; yani hakikat ve hurafe arasındaki, ve bağlacını
kaldırabilme gözüpekliğini gösterebilenleri kendisine muhatab
alıyor; zira ancak ehl-i kıllet esas itibariyle her hakikatın
bir hurafe, her hurafenin bir hakikat olabileceğini layiki
vechile takdir edebilir ve sadece onlar hurafelerinin zerresini
dahi feda etmemek hakşinaslığının gösterebilir."
paragrafıyla kitabını okurlarına sunan yazar, o kuvvetli
kalemiyle, şiirsel özellikler taşıyan, insanı derinden
etkileyen tarzı ile karşımızda. Kitabın hemen hemen tamamında
yazarın kendine has tarzının özellikleri, -zengin kelime
hazinesi, bir ahenk üzere artarda dizilmiş cümleler, sorular üzerine
kurulu meramı anlatış - en güzel örnekleriyle bulunurken, içerik
olarak aslında pek farklı bir Dücane Cündioğlu görmekteyiz.
Son
yıllarda İslami camianın, bilhassa öğrenci gençlik ve
okur-yazar kesiminin içiçe bulunduğu sorunlara kendine has bakış
açısıyla eğilen yazar ciddi bir özü-eleştiri ile karşımızda.
Din anlayışımızdaki, dünyaya bakışımızdaki, İslam'a ve
değerlerine bakışımızdaki, hakikat ve hurafe anlayışımızdaki,
kısacası bir müslüman olarak hayatımızdaki sapmalara,
modernizm dininin (ki bu dini Hıristiyanlık ve Yahudilikten daha
tehlikeli olarak nitelendiriyor) etkisiyle meydana gelen kaymalara
son derece yapıcı, samimi, nokta vuruşlar yapıyor, en azından
bunları gündemimize sokmaya çağırıyor. Gençler olarak karşı
karşıya bulunduğumuz akıntının şiddetinden, bu şiddete karşı
koymanın gerekliliğinden,zorluklarından ve ama bereketinden,
getirilerinden bahseden yazar bizi kendimize çağırıyor. Müslüman
ahlakından, şahsiyetinden ve duruşundan ipuçları bulduğumuz
yazıları, en can alıcı noktalarda takınmamız gereken tavırları
ve ihmal ettiğimiz önceliklerimizi hatırlatıyor.
Sahip
olduğumuz dinimizden ve onun öngördüğü değerlerden bir çoğumuzun
utandığı, hoşgörü, eşitlik, insan hakları yaftaları altında
verdiğimiz tavizlerin bininin bir para olduğu şu dönemde
"LA" süpürgesini ele almamızı öğütleyerek başlıyor
yazar kitabına. Zeminin bütün kaypaklığına rağmen, hakikatın
TEK olduğunu savunmanın, iddia etmenin yani kâfirun suresini
okumanın gerekliliğini, söylemeyince öleceğimiz bu hakikati
ayağa düşürüp söyleyince ölmeyeceğimiz bir şekle sokmanın
vehametini, adam yerine konulmak adına, adam olmayanları adam
yerine koymanın acısını anımsatıyor. Daha sonra ‘metafiziğini
yitirmiş dünyanın çocukları, çaresiz. Çünkü artık parlak
sözleri, cazip sloganları, kullanışlı formülleri
kabullenmeye müheyya bir zemin yapısına sahipler. Geçici olanı
önemsiyorlar, kalıcı olanı terk edip geleceği belirleyici vasıftaki
amelleri ihmal ediyorlar. Düşmanlarının kendilerini
yendiklerini düşünüyorlar; yenildiklerini hata ettiklerini değil.
Parlak ve fakat içi boş sözlerin ardından gittiklerini fark
etmek yerine, hayatın gerçeklerini kavradıklarını söylemeyi
yeğliyorlar. Akıntıya kapılmış gidiyorlar kısacası."
satırları ile bizleri sarsarak, tefekküre, yeniden düşünmeye,
sorgulamaya davet ediyor. Harçlıklarıyla çıkardıkları
dergilerde devlet kurup, devlet yıkan mümtaz gençler, ne oluyor
da gözleri açılır açılmaz ucuz siyasetin ucuz taşıyıcıları
haline geliyorlar?" sorusuyla, tecrübelerle sabit bir gerçeği
yüzümüze çarpıyor ve ekliyor "sultanın sofrasına
oturanlar kısa bir süre sonra hem sultanın mürebbisi, hem de
kadısı olmaktan kaçınamaz duruma gelirler". Devamında
"akıntıya karşı kürek çekmek" meselesine iyice bir
eğilen yazarımız, "biz bunları aştık!", "sen
daha oralarda mısın?" diyenlerin haleti ruhiyesini, hangi
hal ile bunları söylediklerini, kürek çekmenin bizi ileriye doğru
götürmese de, çekmeyi sürdürmenin maksadını, mücadeleyi
elden bırakmamanın gerekliliğini, çünkü, "varoluş"
sebebimizin bu olduğunu sarih bir dille ifade ediyor. Bundan
sonra hakikat ve hurafe meselesine geliyoruz. "Kendilerini
‘hakikat dostu, hurafe düşmanı’ görenlerin sayısının çok
olduğu bir dünyada, her hurafenin bir hakikat olduğunu, dahası
hurafe ile hakikat arasındaki çizginin farkedilemiyecek kadar
ince, ince olduğu kadar da belirsiz olduğunu, binaenaleyh hurafe
dostu olmadıkça, hurafelerimize sahiplenmedikçe, hakikat dostu
da olunamayacağını kitlelere anlatmanın çok güç olduğunu
bilmez değilim" diyor yazarımız. Tanrının kendisinin ve
sözünün dahi hurafe telakki edildiği modern dünyada, müslümanları,
insanın, insani, tarihi olanın hurafe ilan edilmesi karşısında
ses vermeye davet ediyor. "Siz dünya işlerini benden daha
iyi bilirsiniz" hadisine modernist etki yüzünden baktığımız
açıyı eleştiren, ‘hurafelere karşı çıkmak’ ve ‘dini
hurafelerden arındırmak’ edebiyatının, dışı parlak ve
fakat içi kof modern bir söylem olduğuna dikkat çeken, aynı
modern söylemin müslümanları karşıtlarından farksız hale
getirdiğinden dem vuran yazar soruyor: "İnsanlar Kuran
okudukları için mi türbelere çabut bağlamaya karşı çıkıyorlar?
Hurafelere karşı olmada radikallerle uzlaşmacılar arasındaki
esasa tealluk eden farkların birdenbire ortadan kalkması tesadüf
mü? Bunlar dini mi hurafelerden arındırıyorlar, yoksa toplumu
mu dinden? Biraz düşünün, başörtüsü zulmü gibi, dini
mahiyet taşıması bir yana, insani bir fecaat karşısında bile
sükut edip dilsiz kesilenler, birtakım hurafelere karşı çıkmada
nasıl oluyor da birer aslan kesiliyorlar?" Sonra cevap
veriyor: "Çünkü hurafeler ve tanımları hakim söylem
tarafından üretiliyor, karşılıksız olarak hizmete sunuluyor.
Hurafelere karşı çıkmak için hakim söylemin etkisi altına
girmeniz yeterli. Üstelik bedel ödemenize gerek yok! Çünkü
herkes sizin gibi düşünüyor. Herkes sizin yanınızda ama
sorun da burada. Müslümanlar önce herkes gibi davrandılar,
herkes gibi düşünmeye başladılar, sonunda da herkes gibi
oldular .Şimdi geleneği olmayan bir din, kültürü yok edilmiş
bir akide, edep’ten yoksun bir ahkam var ellerimizde. Hiçbir
emek sarf etmeden, ciddi hiçbir eğitim görmeden, promosyon
kitapları ve birkaç köşe yazısı ile kavranabilecek bir dinin
müşterileri haline geldik. Böyle olunca, bu söylem karşısında
"hurafelerimizin zerresini bile feda etmeyiz" şeklinde
köklü bir tavır alınmadıkça, hurafe ile hakikat arasındaki
ince çizginin ihlal edilip ‘hurafelere karşı çıkmak’ adına
hakikatin tahribi sürecek, buna mukabil hakikate sahiplenmek gibi
bir lafazanlıkla birileri(!) insanların zihnine modern
hurafeleri zerketmeye devam edecektir". Daha sonra ise Çağdaş
İslam Düşüncesinin meşruiyetini artık Kuran ve Sünnetten değil,
modern hayata ve mevcut iktidarlara uygunluğu nispetinden alır
olduğu gerçeğini karşımıza koyup kimlik, kişilik ve duruşumuzu
yeniden belirlemeye davet ediyor. Kullandığımız dilin ve sözcüklerin
siyasetimizi sınırlayacağını hatırlatarak kendi
terimlerimize hicreti öneriyor; eşitlikten adalete, insan haklarından
kul haklarına, parlâmentodan şuraya, meşverete.
Sözün
özü, baştan sona sorgulamayı, yeniden düşünmeyi ve aslımıza
dönmeyi tavsiye eden kitap, diliyle de edebi bir eser olarak karşımızda.
Dil ve tarzını beğeneceğinizi umduğum kitap, halletmiş olduğunuzu
düşündüğünüz yargılarınızı yeniden gözden geçirmenizi
sağlayacak, sizi şöyle bir sarsacak. Hakikat arayışınızda
elinizde fener olacak bu kitap kütüphanenizde mutlaka bulunmalı!