HAKİKAT ve HURAFE
Dücane CÜNDİOĞLU

Haz: Mücahid PİŞKİN
iklimayedi@patikalar.net

"Hakikat ve Hurafe "herkes"e hitap etmiyor; bilakis ‘herkes’in dışında kalabilmeyi başarmış küçük ve seçkin bir azınlığı; yani hakikat ve hurafe arasındaki, ve bağlacını kaldırabilme gözüpekliğini gösterebilenleri kendisine muhatab alıyor; zira ancak ehl-i kıllet esas itibariyle her hakikatın bir hurafe, her hurafenin bir hakikat olabileceğini layiki vechile takdir edebilir ve sadece onlar hurafelerinin zerresini dahi feda etmemek hakşinaslığının gösterebilir." paragrafıyla kitabını okurlarına sunan yazar, o kuvvetli kalemiyle, şiirsel özellikler taşıyan, insanı derinden etkileyen tarzı ile karşımızda. Kitabın hemen hemen tamamında yazarın kendine has tarzının özellikleri, -zengin kelime hazinesi, bir ahenk üzere artarda dizilmiş cümleler, sorular üzerine kurulu meramı anlatış - en güzel örnekleriyle bulunurken, içerik olarak aslında pek farklı bir Dücane Cündioğlu görmekteyiz.

Son yıllarda İslami camianın, bilhassa öğrenci gençlik ve okur-yazar kesiminin içiçe bulunduğu sorunlara kendine has bakış açısıyla eğilen yazar ciddi bir özü-eleştiri ile karşımızda. Din anlayışımızdaki, dünyaya bakışımızdaki, İslam'a ve değerlerine bakışımızdaki, hakikat ve hurafe anlayışımızdaki, kısacası bir müslüman olarak hayatımızdaki sapmalara, modernizm dininin (ki bu dini Hıristiyanlık ve Yahudilikten daha tehlikeli olarak nitelendiriyor) etkisiyle meydana gelen kaymalara son derece yapıcı, samimi, nokta vuruşlar yapıyor, en azından bunları gündemimize sokmaya çağırıyor. Gençler olarak karşı karşıya bulunduğumuz akıntının şiddetinden, bu şiddete karşı koymanın gerekliliğinden,zorluklarından ve ama bereketinden, getirilerinden bahseden yazar bizi kendimize çağırıyor. Müslüman ahlakından, şahsiyetinden ve duruşundan ipuçları bulduğumuz yazıları, en can alıcı noktalarda takınmamız gereken tavırları ve ihmal ettiğimiz önceliklerimizi hatırlatıyor.

Sahip olduğumuz dinimizden ve onun öngördüğü değerlerden bir çoğumuzun utandığı, hoşgörü, eşitlik, insan hakları yaftaları altında verdiğimiz tavizlerin bininin bir para olduğu şu dönemde "LA" süpürgesini ele almamızı öğütleyerek başlıyor yazar kitabına. Zeminin bütün kaypaklığına rağmen, hakikatın TEK olduğunu savunmanın, iddia etmenin yani kâfirun suresini okumanın gerekliliğini, söylemeyince öleceğimiz bu hakikati ayağa düşürüp söyleyince ölmeyeceğimiz bir şekle sokmanın vehametini, adam yerine konulmak adına, adam olmayanları adam yerine koymanın acısını anımsatıyor. Daha sonra ‘metafiziğini yitirmiş dünyanın çocukları, çaresiz. Çünkü artık parlak sözleri, cazip sloganları, kullanışlı formülleri kabullenmeye müheyya bir zemin yapısına sahipler. Geçici olanı önemsiyorlar, kalıcı olanı terk edip geleceği belirleyici vasıftaki amelleri ihmal ediyorlar. Düşmanlarının kendilerini yendiklerini düşünüyorlar; yenildiklerini hata ettiklerini değil. Parlak ve fakat içi boş sözlerin ardından gittiklerini fark etmek yerine, hayatın gerçeklerini kavradıklarını söylemeyi yeğliyorlar. Akıntıya kapılmış gidiyorlar kısacası." satırları ile bizleri sarsarak, tefekküre, yeniden düşünmeye, sorgulamaya davet ediyor. Harçlıklarıyla çıkardıkları dergilerde devlet kurup, devlet yıkan mümtaz gençler, ne oluyor da gözleri açılır açılmaz ucuz siyasetin ucuz taşıyıcıları haline geliyorlar?" sorusuyla, tecrübelerle sabit bir gerçeği yüzümüze çarpıyor ve ekliyor "sultanın sofrasına oturanlar kısa bir süre sonra hem sultanın mürebbisi, hem de kadısı olmaktan kaçınamaz duruma gelirler". Devamında "akıntıya karşı kürek çekmek" meselesine iyice bir eğilen yazarımız, "biz bunları aştık!", "sen daha oralarda mısın?" diyenlerin haleti ruhiyesini, hangi hal ile bunları söylediklerini, kürek çekmenin bizi ileriye doğru götürmese de, çekmeyi sürdürmenin maksadını, mücadeleyi elden bırakmamanın gerekliliğini, çünkü, "varoluş" sebebimizin bu olduğunu sarih bir dille ifade ediyor. Bundan sonra hakikat ve hurafe meselesine geliyoruz. "Kendilerini ‘hakikat dostu, hurafe düşmanı’ görenlerin sayısının çok olduğu bir dünyada, her hurafenin bir hakikat olduğunu, dahası hurafe ile hakikat arasındaki çizginin farkedilemiyecek kadar ince, ince olduğu kadar da belirsiz olduğunu, binaenaleyh hurafe dostu olmadıkça, hurafelerimize sahiplenmedikçe, hakikat dostu da olunamayacağını kitlelere anlatmanın çok güç olduğunu bilmez değilim" diyor yazarımız. Tanrının kendisinin ve sözünün dahi hurafe telakki edildiği modern dünyada, müslümanları, insanın, insani, tarihi olanın hurafe ilan edilmesi karşısında ses vermeye davet ediyor. "Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz" hadisine modernist etki yüzünden baktığımız açıyı eleştiren, ‘hurafelere karşı çıkmak’ ve ‘dini hurafelerden arındırmak’ edebiyatının, dışı parlak ve fakat içi kof modern bir söylem olduğuna dikkat çeken, aynı modern söylemin müslümanları karşıtlarından farksız hale getirdiğinden dem vuran yazar soruyor: "İnsanlar Kuran okudukları için mi türbelere çabut bağlamaya karşı çıkıyorlar? Hurafelere karşı olmada radikallerle uzlaşmacılar arasındaki esasa tealluk eden farkların birdenbire ortadan kalkması tesadüf mü? Bunlar dini mi hurafelerden arındırıyorlar, yoksa toplumu mu dinden? Biraz düşünün, başörtüsü zulmü gibi, dini mahiyet taşıması bir yana, insani bir fecaat karşısında bile sükut edip dilsiz kesilenler, birtakım hurafelere karşı çıkmada nasıl oluyor da birer aslan kesiliyorlar?" Sonra cevap veriyor: "Çünkü hurafeler ve tanımları hakim söylem tarafından üretiliyor, karşılıksız olarak hizmete sunuluyor. Hurafelere karşı çıkmak için hakim söylemin etkisi altına girmeniz yeterli. Üstelik bedel ödemenize gerek yok! Çünkü herkes sizin gibi düşünüyor. Herkes sizin yanınızda ama sorun da burada. Müslümanlar önce herkes gibi davrandılar, herkes gibi düşünmeye başladılar, sonunda da herkes gibi oldular .Şimdi geleneği olmayan bir din, kültürü yok edilmiş bir akide, edep’ten yoksun bir ahkam var ellerimizde. Hiçbir emek sarf etmeden, ciddi hiçbir eğitim görmeden, promosyon kitapları ve birkaç köşe yazısı ile kavranabilecek bir dinin müşterileri haline geldik. Böyle olunca, bu söylem karşısında "hurafelerimizin zerresini bile feda etmeyiz" şeklinde köklü bir tavır alınmadıkça, hurafe ile hakikat arasındaki ince çizginin ihlal edilip ‘hurafelere karşı çıkmak’ adına hakikatin tahribi sürecek, buna mukabil hakikate sahiplenmek gibi bir lafazanlıkla birileri(!) insanların zihnine modern hurafeleri zerketmeye devam edecektir". Daha sonra ise Çağdaş İslam Düşüncesinin meşruiyetini artık Kuran ve Sünnetten değil, modern hayata ve mevcut iktidarlara uygunluğu nispetinden alır olduğu gerçeğini karşımıza koyup kimlik, kişilik ve duruşumuzu yeniden belirlemeye davet ediyor. Kullandığımız dilin ve sözcüklerin siyasetimizi sınırlayacağını hatırlatarak kendi terimlerimize hicreti öneriyor; eşitlikten adalete, insan haklarından kul haklarına, parlâmentodan şuraya, meşverete.

Sözün özü, baştan sona sorgulamayı, yeniden düşünmeyi ve aslımıza dönmeyi tavsiye eden kitap, diliyle de edebi bir eser olarak karşımızda. Dil ve tarzını beğeneceğinizi umduğum kitap, halletmiş olduğunuzu düşündüğünüz yargılarınızı yeniden gözden geçirmenizi sağlayacak, sizi şöyle bir sarsacak. Hakikat arayışınızda elinizde fener olacak bu kitap kütüphanenizde mutlaka bulunmalı!


*Hakikat ve Hurafe, Cündioğlu Dücane, Kitabevi, 1. Baskı, Mayıs 99, İstanbul



"Hakikat ve Hurafe "herkes"e hitap etmiyor; bilakis ‘herkes’in dışında kalabilmeyi başarmış küçük ve seçkin bir azınlığı; yani hakikat ve hurafe arasındaki, ve bağlacını kaldırabilme gözüpekliğini gösterebilenleri kendisine muhatab alıyor; zira ancak ehl-i kıllet esas itibariyle her hakikatın bir hurafe, her hurafenin bir hakikat olabileceğini layiki vechile takdir edebilir ve sadece onlar hurafelerinin zerresini dahi feda etmemek hakşinaslığının gösterebilir."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım