|
NASİH
MENSUH
|
Haz:
Mücahid PİŞKİN
iklimayedi@patikalar.net |
|
Nesih,
“Ne-Se-Ha” fiil kökünden gelir, mastardır. Lügat manası
itibarıyla “yok etmek, gidermek, değiştirmek, halef yapmak,
bir şeyin yerine başkasını geçirmek” manaları vardır.
Arapların günlük konuşmalarında 'güneş gölgeyi neshetti'
demek, onun yerine geçti, onu giderdi demektir ki, buna izale
etti, iptal etti de denir. 'İhtiyarlık gençliği neshetti'
tabiri de aynı manada ve sıklıkta yaygındır. Ruhların bir
bedenden diğerine geçişini anlatan 'tenasuh' (geçişmek) ile,
bir kitabı çoğaltmak, kopyasını çıkarmak, bir kitabı diğerine
naklettim manasında 'istinsah' ve bir kitaptan 'istinsah' edilmiş
suretler için kullanılan 'nüsha', ve mirasta 'münasehe', yani
bir varisin kendine kalan mirası alamadan ölmesi, kelimeleri de
'nesih'ten türemedir. Bu bahsettiğimiz kelime manaları ve şekilleriyle
nesih, Kuran'da birçok ayette kullanılmıştır:
“
(Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber
göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun
arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın
karıştırdığı şüpheyi giderir (nesheder). Sonra da Allah,
âyetlerini tahkim eder. Allah Alîm'dir, Hakîmdir.” Hacc-52
ayetinde yerine geçmek, iptal etmek, gidermek, izale etmek
manalarında kullanılmıştır.
“
İşte kitabınız, yüzünüze karşı hakkı söylüyor, çünkü
biz sizin yaptıklarınızı hep kaydediyorduk (istinsah
ediyorduk)." (denir). Casiye-29 ayetinde de yazı, kopya
etme, nakletme ve kaydetme manalarında kullanılmıştır. Ayrıca,
“Musa'nın
öfkesi geçince levhaları aldı. Onlardaki yazıda (nüsha),
ancak Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve rahmet vardı.”
Araf-154 ayetinde nüsha kelimesi kaydettiğimiz manasıyla kullanılmıştır.
Özetle,
lügat bakımından Kuran'da kullanılan manalarıyla nesih, izale
ve nakil manalarında müştereken kullanılır ise de her iki
mananın da esası 'tebdil' demektir.
Nesih,
ıstılahtaki manasıyla elbette yukarıdaki manalarından uzak
olmayıp “bir nassın hükmünü sonra gelen bir nassla kaldırmaktır,
şer'i bir delille şer'i bir hükmü kaldırmaktır.”,
“Herhangi bir şer'i hükmün aksine sonradan başka başka bir
şer'i delilin delalet etmesidir ki, ilahi bilgiye nazaran evvelki
hükmün müddetinin sonunu beyan, bizim bilgimize nazaran da
zahiren baki görünen o hükmü değiştirip ortadan kaldırmak
demektir.” Neshin terim anlamıyla Kuran'da “Biz bir âyetten
her neyi nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını
yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir.”
Bakara-106 ayetinde ve bunu açıklayıcı olarak da “Biz bir âyeti
değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne
indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler peygambere: "Sen,
ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır öyle değil; onların
çoğu bilmezler. Onlara de ki: "Kur'ân'ı Cebrail, iman
edenlere sebat vermek, Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde
olmak için Rabbi'nin katından hak olarak indirdi.” Nahl;101-2
ayetinde geçmektedir. Kuran'da 'nesh'in yanı sıra 'unutturmak'
da söz konusu edilmektedir. Nitekim Bakara-106 da 'nesheder ya da
unutturursak' denmektedir. Bu ayette unutturmak anlamındaki 'nünsiha'
kelimesi, bir çok alim tarafından “nense'ha” şeklinde
okunmuştur ki 'ertelersek' demek olur. Alışverişte, 'veresiye,
geri bırakılmış borç' anlamalarına gelen 'nesie' ve cahiliye
döneminde müşrik Arapların Haram ayların yerlerini değiştirmelerini,
Muharrem'in haramlığını Safer ayına ertelemelerini ifade eden
'nesi' kelimeleri de aynı kökten gelir. 'Unutturma' kelimesi, büyük
önem arz eden şu ayette de geçmektedir: “Bundan böyle sana
Kur'ân'ı okutacağız da unutmayacaksın. Yalnız Allah'ın
dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi
de.” Ala 6-7
Şu halde, 'nesh'le beraber 'unutturma'da söz konusudur.
Nesih
meselesi, tarih boyunca başka birçok mevzu gibi hep tartışma
konusu olmuş ve üzerinde ittifak edilememiş bir meseledir.
Siyasi olaylar, mezhep çatışmaları ve benzer meseleler bunun
en büyük sebebidir. Ebu Müslim el- İsfahani'ye kadar,
bilginler üç türlü nesihten bahsediyorlardı:
1-
Hükmü neshedildiği halde, lafzı kalan ayetler. “Her nereye yönelirseniz
Allah'ın vechi orasıdır.” Bakara-215 ayetini “Doğrusu,
biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek,
aranıp durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnut olacağın
bir kıbleye çevireceğiz. Haydi bakalım, yüzünü Mescid-i
Haram'a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız
olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap
verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rabb'lerinden gelen o
emir haktır. Ve Allah, onların yaptıklarından ve yapmakta
olduklarından gafil değildir.” Bakara-144 ayetinin neshetmesi
gibi. (Fakat, burada nesih olayını kabul etmek zordur. Çünkü
her tarafta Allah'ın vechinin bulunuşu, namazda kıble tarafına
dönmeğe aykırı değildir, tersi de öyledir.
Fakat
ayetin namazda dönülecek yerle ilgili olarak ifade ettiği anlam
ve ortaya koyduğu hükümde kuşkusuz nesih vardır. Ama, hatırlanmalı
ki, kıblenin tayininin mümkün olmadığı zamanlarda ilk ayet
yine uygulanabilirdir.)
2-
Lafzı neshedilen ama hükmü geçerli kalan ayetler. Hz. Ömer'in
rivayet ettiği söylenilen ama Kuran'a konulmayan(!), ve şu an hükmü
geçerli olan recm ayeti buna delil gösterilmektedir.
3-
Hem hükmü, hem de metni neshedilen ayetler: “Ademoğlunun iki
vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. Ademoğlunun
iç boşluğunu topraktan başka bir şey doldurmaz. Ancak tövbe
edenin tövbesini Allah kabul eder.” şeklinde bir ayet buna örnek
gösterilmiştir.
Müfessirler
ilk dönemde, mensuh ayetlerin sayısını 260'a çıkarıyorlardı.
H. 322 de vefat eden el-İsfahani , Kuran'da neshin olmadığını
iddia etti. Anlaşılıyor ki neshi kabul eden veya etmeyen müfessirlerin
çoğu Kuran ayetlerinin birbirlerini ve sünnetin ayetlerin hükümlerini
genelleştirmesi, özelleştirmesi, açıklaması (ta'mim, tahsis,
tafsil) ve kayıtlaması (takyit) gibi önemli noktaları karıştırmakla
yanılmış olmalılar. Celalettin es-Suyuti mensuh ayetleri 20'ye
indirdi, Şah Veliyyullah Dehlevi bu sayıyı beşe, Ömer Rıza
Doğrul ise sıfıra indiriverdi. Ö. R. Doğrul, 'Tanrı Buyruğu'
isimli mealinde Müslim'in bazı hadis kitaplarını karıştırdığı
halde, nesih hakkında tek bir rivayet bulamadığını belirtir
ve Kuran'da nesih olmadığını ileri sürer. “Bundan böyle
sana Kur'ân'ı okutacağız da unutmayacaksın.” ayetini
kendine delil olarak alır ve ama hemen sonraki “Yalnız Allah'ın
dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi
de.” ayetini görmez. Gerçi bazı müfessirler, Elmalılı'nın
da belirttiği gibi, buradaki istisnanın azlık iddia ettiğini
veya bütünüyle olumsuzluk ifade ettiğini, yani, Peygamber'e
okutulanın hiçbir şekilde unutturulmadığını belirtirler.
Ama gerek Nahl, gerekse Bakara'daki, yukarda geçen ayetler bir
nesih gerçeğine işaret etmektedir. Kuran'da neshi kabul
etmeyenler bu ayetlerde bahsedilenin diğer kitapların neshi
olarak yorumluyorlar. Evet, her halde Kuran'da bir nesih gerçeğinden
bahsettik, peki nasıl bir gerçek bu?
Bütün
bu görüşlerin üzerine İmam Muhammed Bakır'dan şu satırları
nakletmek gerekli sanırız: “ Allah (c.c), Nuh'u 'Allah'a
ibadet edin, O'ndan korkun ve O'na itaat edin' mesajıyla gönderdi.
Nuh, kavmini Allah'a, birliğine, şirk koşmamaya çağırdı.
Sonra Allah Muhammed(as)'a kadar bu esaslar üzerine peygamberler
gönderdi: “Allah dinden Nuh'a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için
de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve İsa'ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle
ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin
kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah
dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola
iletir.” Şura-13. Kim bu esasa içten teslim olduysa cenneti
haketti. Sonra Allah Muhammed(as)'ı gönderdi ve Mekke'de 13 yıl
davette bulundu ve bu sürede Allah'tan başka ilah olmadığına,
Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahadet eden herkesi
cennetle müjdeledi. Birçok ayette (bakınız:İsra;23-39,vb.
Mekki ayetler) adaletten, iyilikten, ana, babaya ihsandan, insani
değerlerden bahsetti, ve sadece müşrikleri, kafirleri,
zalimleri cehennemle korkuttu. İnsanlar için bu dünyaya dair
bir cezadan, müeyyideden, sakındırmadan bahsetmedi. Ta ki hz.
peygamber Medine'ye hicret edip, İslam beş şey üzerine
kuruluncaya kadar. Allah, ayrıca O'na hadleri, farzların kısımlarını
indirdi, işleyenlere ateşi vacip kıldığı günahları
bildirdi, katiller için “Kim bir mümini kasten öldürürse,
cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona
gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”
Nisa-93 ayetini, yetim malı yiyenler için nisa-10'u, zina
edenler için ve müfteriler için “Zina eden kadın ve zina
eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe
inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma
duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan
cezaya şahit olsun. Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan
bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da
ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, müminlere
haram kılınmıştır. Namuslu kadınlara zina isnadında
bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere
seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman
kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.”Nur;2-4
ayetlerini indirdi ve daha önce sadece sakındırdığı fiiller
için aşama aşama hüküm ve müeyyideler koydu...” İmam el-Bakır'ın
özetleyerek aldığımız bu satırları neshin anlaşılması
bakımından önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. İslam öncelikle
Tevhid'e dayalı inanç sistemi üzerine oturur. Tüm peygamberler
öncelikle bu inanç sistemini, tevhidi kabul ettirmeye çalışmışlardır.
Bu inanç sistemini kabul etmiş cemaat oluştuğunda ise, Allah,
hükümleri, yani hükümet olmanın gerektirdiği ahkamı indirmiştir.
Bu, Hz. Musa'nın hayatında da çok belirgin olup, Tevrat, Mısır'dan
çıktıktan yıllarca sonra inmiş, ama, Hz. Musa dağdayken
kavmi buzağıya tapınmaya başladığı için, Musa hükümleri
uygulamayı, tevhidi sapmayı düzeltinceye kadar ertelemiş (hak
dini,4-2287) ve bu sapmayı önledikten sonra, Tevrat'ın hükümlerine
kuvvetle tutunma emrini almıştır. Aynı şey Muhammed ümmeti için
de söz konusu olmuştur. Dikkat edilirse, yukarda not düşülen
İsra suresindeki ayetlerde herhangi bir tehdit, ceza söz konusu
değil iken, aynı eylemler karşılığında Medine'de cezalar
bildirilmektedir. İslam'ı, hükümlerini iyice anlamak için bu
tarihselliği, Mekke-Medine ayrımını, süreci çok iyi bilmek
ve göz önünde bulundurmak gerekiyor. Kuran 23 yılda inmiştir
ve kıyamete değin her Müslüman'ın, her Müslüman toplumun
her çağda, dönemde, ve yerde sorunlarına cevap verecek
niteliktedir. Kuran, İslam'ın hem yönetim dini olmadığı
Mekke dönemini, hem de yönetim dini olduğu Medine dönemini içermekte
ve bu uzun sürecin bütün aşamalarını sergilemektedir. Sözgelimi,
inanmayan, iman gerçeğini bilmeyen bir insana “içki içme,
kumar oynama, çalma” demek abes olur. İslam hukukunun
uygulanmadığı bir yerde, şeriatın hadlerini uygulamak, zina
edenlere, hırsızlara Kur'ani hükümleri uygulamaya kalkmak İslam
adına en büyük zulmü işlemektir. O halde nesih konusu oldukça
önemlidir ve çok iyi kavranmak durumundadır. Kuran'da nesh
olmadığını, hatta sünnetin Kuran'ı neshedemeyeceğini (nesh'in
kaydettiğimiz anlamlarını hatırlayın) iddia edenler, Hz. Ömer'in
ayetle sabit olan zekatın müellefe-i kulub'a da verilme hükmünü
döneminde ortadan kaldırdığını nasıl kabul ederler. Oysa, müellefe-i
kulub konusunda Hz. Ömer'in tavrı açıktır. O, Hz. Peygamber
zamanında müellefe-i kulüb (kalpleri İslam'a ısındırılacak
olan kişiler) payından zekat alan iki kişiye Müslümanların güçlendiğini
ileri sürerek zekat vermemiştir. Hz. Ömer'in bu tavrı hiçbir
zaman müellefe-i kulubu ortadan kaldırmaz; nesh olayını ortaya
kor. Şu anda, acaba Müslümanlar Hz. Peygamberden sonraki dönemi
mi yaşıyorlar, yeryüzünün en güçlü yönetimini mi kurmuş
durumdalar da, müellefe-i kulup ebediyen ortadan kalkmış olsun?
Neden Allah Mekke'de herhangi bir ceza tehditinde bulunmuyor da,
Medine'de aynı eylemleri işleyenleri, münafık, fasık sayıyor
ve bir sürü hadler bildiriyor? Bu özellikler iyice kavranmadıkça,
nesh olayı gerçek yönüyle yerli yerine oturtulmadıkça, İslam'ın
kavranması da zor olacaktır. İslam eskilerin deyimiyle 'efradını
cami, ağyarını mani' olarak bir daire çizer. Bu dairenin çevresi
'Allah'ın hadleri'dir. Bu hadlerin içinde kalındıkça, yani çemberin
dışına çıkılmadıkça, biraz daha ihtiyatlı davranarak çembere
yaklaşmadıkça dairenin içinde Müslümanların yaşadıkları
duruma ve şartlara göre, İslam'ı çevreleyen şartlara göre
nesh olayı sürekli cereyan etmek durumundadır. Bunun için de,
Allah tarafından seçilmiş masum insanlar (peygamberler yani)
olmadığı zamanlarda adil, muttaki, ve zamanın şartlarını
iyi bilen müçtehitlere ihtiyaç vardır. Bu söylediklerimizden,
modernist bir tavır içinde olduğumuz sanılmasın, İslam'dan
en ufak bir taviz verilemez ve İslam zamana uydurulamaz, aksine
zamana hükmeder. İslam önce tevhidi bir inanç sistemine dayalı
bir toplumun oluşmasını, ondan sonra da hükümlerin uygulanmasını
ister. Hükümler de, uygulanacağı şartlar ortaya çıkınca
uygulanır; zaten nesh olayı tevhid'de, inançta değil, hükümlerde
meydana gelir. Bu konuda merhum Elmalılı Bakara-106'nın
tefsirinde şöyle diyor: “ Nesih her bakımdan bir değişikliği
bildirmek anlamına gelmektedir. Bunda hiçbir zaman Allah'a
nazaran caymak veya bilememek manası yoktur. Bunun içindir ki,
ebediyet kaydıyla mukayyet (bağlı) hükümlerde nesih cereyan
etmez. Nesih, ancak emirler ve yasaklar gibi inşai bir manayı içeren,
vakıaya ilişkin bir ihbar ve ilam olmayıp, sırf icat olan ve
yalnız bir iradeyi gösteren, bununla beraber ebediyeti nassa bağlanmamış
bulunan konularda ve hükümlerde cereyan eder. Cenab-ı Allah,
varlık aleminde bugün yarattığını yarın yok etmesiyle, diğer
bir şeye dönüştürmesiyle ilmine, kudretine, iradesine hiçbir
noksanlık arız olmayacağı gibi, şeriata ait alemde de başka
başka zamanlarda başka başka hükümler inşa etmekle, mesela;
geçmiş zamandaki bir emrin yerine, şimdiki zamanda yasak koyan
bir emir inzal buyurmakla ilminde ve iradesinde haşa bir noksan
değil, her birinde bir hikmetinin tecellisini ve kemalini göstermiş
olur, ve bunda caymak manasını düşünmek bile kabil değildir.
Allah katında kararlaşmış bulunan her şey ve her hüküm
yerli yerinde gelmiştir. Ve hakikatte hiçbir kelimesi değişmiş
değildir. Yaratılışta her anın ayrı bir emri olsa ilahi
ilmin zerre kadar değişmesini gerektirmez. Hasılı iman
hakikatleri, itikat esasları gibi, ihbari olan ilmi ilkelerde
nesih mümkün değildir. Bunların bir anlık zamana bağlı
olanları bile ezeli gerçekler hükmündedir. “Şu şöyledir,
filan vakit, filan şey oldu veya olacak.” denildi mi bu
haberler, bu hükümler artık ezelden ebede doğrudurlar. O
vakitte o şey olmadı veya olmayacak denemez. Lakin “su iç, şarap
içme, nikah yap, zina etme” gibi inşai olan şer'i hükümler,
açıkça ebediyet kaydıyla kayıtlanmadıkça nesihleri mümkündür.
Bunlar bir an için meşru, başka bir an için gayr-i meşru
olabilirler. Şurası unutulmamalıdır ki, tevhid inancı gereğince
yaratılış aleminde olduğu gibi, teşri aleminde de icat ve inşa,
ancak Allah'a ait bir sıfattır. Kullar nihayet O'nun yaratmasıyla
ve O'nun gösterdiği ayetlerin ve delillerin ışığında kendi
bilgi kapasitelerine göre bir tasarrufa izinlidirler. Yoksa
Allah'ın yaratmış olduğu kanunlar, kul iradesiyle kaldırılamaz.
Yahudiler, Allah nesih yapamaz, sen uyduruyorsun ve şu halde yeni
yeni hükümler getiren vahiy indiremez mi diyorlar? (Bakara-106'nın
nüzul sebebi olarak Yahudilerin peygambere gelerek ya da insanların
arasına yayılarak, Muhammed'e bakın dün serbest olanı bugün
yasaklıyor, bunamış, Allah ayetini değiştirir mi hiç,
demeleri ve fitne çıkarmaları gösteriliyor ve Merhum bunun üzerine
böyle sesleniyor.) Yalan söylüyorlar ve yanlış biliyorlar.
Zira Allah nesih yapabilir ve yapar, yapmasında da kendisine hiçbir
noksanlık söz konusu değildir, şanına noksan gelmez. Aksine
O'nun yaptığı nesihte hayır ve hikmet vardır. Çünkü Biz
azamet ve kudretimizle herhangi bir ayeti kısmen veya tamamen ve
mesela manasındaki bir hükmünü veya lafzının hükmü olan
tilavetini veya her ikisini bizzat kitabımızla neshedersek veya
diğer bir kıraate göre; resulümüze sünnetiyle neshettirirsek,
yahut onu unutturur, hafızalardan silersek veya yine diğer bir kıraate
göre onun hükmünün uygulanmasını tehir edersek, ondan daha
hayırlısını veya en azından onun mislini ve dengini
getiririz. İşte şer'i nesih bu usül çerçevesinde cereyan
eder. Bunların hiçbiri abes değildir, hiçbiri yokluğa, ihmale
ve hatta noksana yönelik şeyler değildir. Ey Muhammed! Bilmez
misin ki hakikaten Allah her şeye kadirdir. Hiç bilmez olur
musun, elbette bilirsin. Bilirsin, bu ilim burhansız, delilsiz değildir.
Bilmez misin ki bütün göklerin ve yerin devleti, görünen,
bilinen, hatta akıl yoluyla tahmin edilen şu kainatın
hakimiyeti, saltanatı hep O'nundur, Allah'ındır. Böyle bir
Allah neye kadir olmaz, neye güç yetiremez ki? Baksana bu büyük
devlete, saltanata, nihayetsiz mülke! İşte bu alemde her gün,
her gece, her saat ve her anda neler yapılıyor, neler yıkılıyor?
Ne icatlar, ne imhalar, ne kudretler açığa çıkartılıyor? Ne
hikmetler ortaya konuyor ve uygulanıyor, ne nesihler, ne insahlar,
ne tehirler, ne taciller (öne alma), ne unutturmalar icra kılınıyor
görmez misin? İlahi saltanatın geçerli olduğu kainatta
cereyan eden değişmez ve bozulmaz kanunlar, ilahi sünnetler,
adet, gelenekler okunup dururken, onun yanında zaman zaman, yer
yer, semt semt, tek tek, an be an, çeşitli oluşum ve dönüşümleri
meydana getiren tali derecedeki ilahi sünnetler ile nasih mensuh
denilebilecek hükümler ve olaylar icra edilmekte olduğunu, yıkılanların
yerine peyderpey yenilerinin geldiğini ve hatta terbiye, tekamül
ve ıstıfa (seleksiyon) kurallarıyla daha iyilerinin ortaya
konduğunu müşahede etmez misin? Böyle bir sonsuz kudretin
sahibi olan Allah, teşri aleminde niçin nesih yapmasın ve niçin
neshettiği bir hükmün yerine daha iyisini, daha hayırlısın,
en azından onun dengini getirmesin? Niçin daha önce gönderdiği
Tevrat ve İncil'i bazı hükümlerini düzelterek, neshederek
desteklemesin, yeni bir din ve vahiy inzal etmesin? Ve niçin bu
kitapta ve şeriatte nasih ve mensuh hükümler bulunmasın?
Bilakis o sınırsız devletin gidişatına uygun bir kamil kitap
ve mükemmel bir din ihsan edilmiş olması için her zamanın,
her mekanın, her muhitin durum ve şartlarına uygulanabilen,
sebepler ve maslahatlar çerçevesinde teferruat sayılan (itikadi
olmayıp, ameli olan) meselelerde cereyan etmek üzere nasihli ve
mensuhlu, takdimli ve tehirli, hem kalıcılık, hem de değişkenlik
özelliklerini taşıyan ilahi sünnetlere uygun hükümler koymak
hikmet değil midir? Yaratmayı ve yok etmeyi, neshi ve unutturmayı
o yapmazsa kim yapabilir, bunu isterse kim engel olabilir? ”
İşte bu gerçeği kavrayamayanlar İslam'ın bütün önceki
dinleri neshettiğini ve nesihten kastın bu olduğunu iddia
ederler. Oysa, İslam, Hz. Adem'den bu yana insanların çağrıldığı
tek gerçek dindir; İbrahim de bu dinle gelmiştir, Musa da, İsa
da; Kuran'ın Mekke'de inen ayetleri ve İsra Suresinde geçen ve
İmam Muhammed el-Bakır'ın andığı ayetler önceki
peygamberler tarafından da tebliğ edilmiştir. Bunlar, Allah'ın
dini'nin, yani İslam'ın temelini oluştururlar. İşte, bu
temele dayalı bir yönetim oluştuğunda, Medine kurulduğunda
'ahkam' inmeye başlar ve bu yönüyle İslam önceki
peygamberlerin getirdiği ahkamın bazısını neshetmiştir. Bu
ahkam da, tenzil olayının içeriğinde de var olduğu gibi,
belli bir tedricilik gözeterek gelmiştir. Evli olduğu halde
zina eden kadın ve erkekleri ise Hz. Peygamber recmetmiştir ki,
bu bir nesih değil, bir 'tafsil'dir ve sünnetin elbette böyle
bir yetkisi vardır ve hiçbir zaman burada Kuran'a aykırılık söz
konusu değildir. İçkinin yasaklanmasında da aynı tedricilik söz
konusudur. Yeni Müslüman olmuş, ya da bu yasağı yeni öğrenmiş
bir insan için son hüküm geçerli diye pat diye terk ediş nasıl
söz konusu olabilir? Elbette hüküm olarak içki her zaman
haramdır ama uygulama aşamasında o noktaya varabilmek için bazı
aşamalardan geçilmesi insani bir gereksinimdir. Bu olaylarda, Hz.
Peygamber dönemiyle ilgili olarak bir nesih vardır; fakat bu
nesih, peygamberin dönemindeki İslam'ın gerçek uygulanma şartları
sürdükçe bakidir, ama İslam yurdunda irtidad-şirk-harp
yurduna dönüştüğü durumlarda da geçerli olabilir mi? İşte
bu önemli bir konudur. Hüküm olarak geçerliliğini kıyamete
değin korumakla birlikte, uygulanma gereği olarak şartların değiştiğinde
de koruması, Kuran'ın bütünüyle muhkem olmasına da ters düşmeyecek
mi? Çünkü bu durumda Kur'an'ın bazı ayetlerini kıyamete değin
hükümsüz saymak gerekecektir.
Neshi
bütünüyle reddetmek kadar, Kuran'da mensuh ayetlerin, hükümlerin
varlığını kabul etmek de İslam'ı belli bir zamana ve yere
mahkum etmek anlamına geleceği gibi, İslam'ın dinamizmini de
kavramamak anlamına gelir. Aslında, nesh konusu Kuran'da oldukça
açıktır. Yukarda yaptığımız açıklamaları güçlendiren
şu noktalar da, nesh konusunu açıklıkla ortaya koyucu
niteliktedir: Cihad, islamı yaşayıp, yaşatma mücadelesine
verilen addır. Cihad, gerektiğinde salt sözle olur, gerektiğinde
kalple olur,gerektiğinde elle olur. Elle, kılıçla yapılan
cihadın adı 'kıtal'dir. Kuran, Medine'de kıtale izin vermiş,
belirli durumlarda bu izni farz haline getirmiştir. Ama, bu
ayetler, bir yandan, Mekke'de kıtalin yasak olduğu hükmünü
neshetmiş olduğu gibi, bir yandan sözlü cihadın gerekli olduğu
durumlarda sözlü cihadı şart koşar ve kıtalin yasak olduğunu
söyler. Zamanı gelir, kıtal gerekir; öyle bir zaman gelir ki,
kıtal zulüm olur. Aynı şekilde, Kuran, kafirler üzerine ezici
üstünlük sağlayıncaya kadar, özel olarak ise, savaşta onları
iyice perişan edinceye kadar esir almayı yasaklar (bk. Enfal-67),
ama, kafirler karşısında ezici üstünlük sağlandığında bu
yasak kalkar ve esir alma izni doğar. Bütün bunlar, İslam'ın
hükümlerinin her zaman ve şarttaki uygulanabilirliğini ve
dinamizmini ortaya koymaktadır. İslam ahkamında uygulanma aşamasına
gelindiğinde, sözgelimi içki yeniden aşamalı olarak haram kılınacak,
zina edenlere bir süre celde cezası, sonra recm uygulanacak değildir,
tabi ki son hükümler baki olarak geçerlidir, fakat bu hükümlerin
uygulanması için sözünü ettiğimiz tedrici bir yoldan ve oluşum
safhalarından geçilecektir. Sonuç olarak; Kuran'ın her şart,
durum, dönem ve zamana hitap etmek gibi bir özelliği vardır ve
bu özelliğini nesh olayıyla kazanmaktadır. İnkar edilemez bir
gerçek olarak, Kur'ani bir gerçek olarak nesih karşımızdadır.
Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda en başta naklettiğimiz
üç tür nesih olduğu iddiası, tarih boyunca, peygamberimizden
nakledilen rivayetlere, alimlerin, hükümleri ve Kuran'ı uydurma
çabasından öteye geçmemektedir. Hükmü kaldırılan ayet
olmadığı gibi, hükmü kalıp metni Kuran'da olmayan ayet ve hükmü
de, metni de olmayan ayet yoktur. Bu sakat bir anlayış olup, bir
aşama sonra insanı Kuran'ın tam olup olmadığı konusunda şüphelere
ve iddialara götürür. Kuran'da yer alan her ayetin bir
uygulaması ve geçerli olduğu bir durum vardır. Ne eksik, ne
fazladır. İnsanı ve toplumunun yapısını ve süreçlerini
inceleyen her kişioğlu neshi ve hikmetlerini sağlıklı bir şekilde
anlayabilecektir.