|
DUA
ve ZİKİR
|
Haz:
Mücahid PİŞKİN
iklimayedi@patikalar.net |
|
zikir
>>
Dua
De-a” fiilinden türemiştir. Kelime manası itibariyle birisini
çağırmak, birisini bir şeye sevk etmek, bir kimseyi bir isimle tesmiye etmek
manalarına gelir.
Müşrikler hak etmedikleri
halde, putlara ‘ilah’ ismini verirler ve böylece şirk koşarlardı; bu şekilde
‘ilah’ olmayanlara ‘ilah’ demek, onları ‘ilah’ olarak isimlendirmek sahte
ilahlara edilen duadır. Müşrikler bu şekilde adlandırdıklarına yalvarırlar,
onları yardıma çağırırlardı. Kuranın dua olarak nitelediği bu etmeleri onlara
zarardan başka kazandıracağı bir şey yoktur.
“Ondan başka
çağırdıklarınız (dua ettikleriniz) ise size yardım edemezler ve kendilerine de
yardım edecek değillerdir.” Araf – 197
“Allah’tan başka
çağırıp yalvardıklarınız, onların hepsi bir araya toplansalar bir sinek bile
yaratamazlar.” Hacc-73
Bu ayetlerden de
anlaşıldığı gibi duanın bir diğer manası da çağırmaktır. Tabi ki İlah’ı
çağırmak ve O’na yalvarmak rasgele bir çağrı ve yalvarma değildir ve insanların
birbirini çağırmaları gibi olmayacaktır. Resulullah’a hitap konusunda bile
Müslümanlar uyarılmıştır.
“ Resulü çağırmayı
aranızda bazınızın bazınızı çağırması gibi yapmayın.” Nur-63
“ Ey iman edenler,
seslerinizi peygamberin sesi üstüne yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız
gibi, ona sözle bağırıp söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken amelleriniz boşa
çıkar-gider.” Hucurat-2
Mertebe yönünden
birbirine yakın insanların hitabıyla, uzak olanların hitabı değişirken Rabbe olan
hitab nasıl farklı ve özel olmaz? Eğer O da insanlar gibi çağrılırsa makamının
yüceliği anlaşılmaz ve kendisine mutlak itaat etmesi gerekenlerle bir eşitlik söz
konusu olur. İşte üstün bir makamı çağırma hiçbir zaman sıradan bir çağırma
değildir. Bu, önce o makamın üstünlüğünü kabul etmeyi ve o makamın
karşısındaki aczin itirafını gerektirir. Bu gerek o zatın adını anmak için,
gerekse bir hacet için yalvarmak için olsun böyledir. Bu anlamıyla dua; küçükten
büyüğe, acizden muktedire bir rica, bir istektir ki sözle ve hareketle olur, aynı
zamanda bir ihlas, ve tazarru ve uygun bir biçim gerektirir. Allah’a dua ederken ki
tavrımız şöyle belirleniyor:
“Rabbinize yalvara
yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene
konulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. Ona korkarak ve umut taşıyarak
dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” Araf-55,56
“ Rabbini sabah akşam,
yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle yalvara yalvara ve için için
zikret. Gaflete kapılanlardan olma.” Araf-205
Aciz ve her şeyin
yaratıcısı Allah’a muhtaç olan kula düşen duadır, Rabbe yaraşan ise bu duaya
icabet etmektir.
“ Kullarım sana benden
soracak olurlarsa, muhakkak ki ben yakınım; beni çağırdığında çağıranın
çağrısına icabet ederim; o halde onlar da benim çağrıma uysunlar ve bana iman
etsinler, umulur ki irşat olurlar.” Bakara-186
“ Rabbiniz ‘bana dua
edin ki, size icabet edeyim. Benim ibadetimden büyüklenenler hor-hakir olarak cehenneme
gireceklerdir’ dedi.” Mümin-60
Bu ayetten duanın
Kuran’da ibadet manasında da kullanıldığını görüyoruz. Aynı ayetin başında
dua, devamında aynı şeyi kasten ibadet kelimesinin kullanılması bize dua-ibadet
ilişkisinin derecesini göstermektedir. ‘Büyüklenerek bana kulluk etmekten yüz
çevirenler’ ifadesiyle Allah’a yalvarmanın ve dua
etmenin ibadet, ibadet etmenin de dua olduğu açığa çıkmaktadır. Yine
Müminun-117’de de bu manasıyla kullanılmıştır: “ Kim Allah ile beraber ona
ilişkin kesin bir kanıt olmaksızın başka bir ilaha taparsa (çağırırsa), artık
onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz küfredenler kurtuluşa eremezler.”
Artık bu ayetle her şey o kadar net ki tapınmak dua etmekle eşdeğerdir.
İbadetlerimizi dua kılmak ve duamızı ibadet kılmak, içlerini bu şekilde doldurmak
bize düşüyor. Bu ayetlerde dikkat çekilen husus sadece dua-ibadet ilişkisi değil
elbet. Dua-tevhid boyutu da en az bu kadar önemli ve dikkate değerdir. Ancak kendini her
bakımdan güçlü kuvvetli, Allah’ın kudretinden müstağni görenler Allah’a dua
etmezler. Bu noktada duanın tevhidle olan, imanla olan ilişkisine geliyoruz; dua,
imanın ve imanın nasıllığının, kimliğinin göstergesidir. O kadar direkt bir
ilişki vardır ki, imanınız duanız kadardır ve imanınız dua ettiğinizedir.
“Onlar ki Allah ile
beraber başka bir ilaha dua etmezler...” Furkan-68
“Allah’la beraber başka
ilahlara dua etme, O’ndan başka ilah yoktur.” Kassas-88
“Allah’la beraber başka
bir ilaha dua etme, sonra azap edilenlerden olursun.” Şuara-213
“Onlar O’nu bırakıp da
dişilere taparlar(dua ederler). Onlar, her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş
şeytandan başkasına tapmazlar.” Nisa-117 ( diğer: Rad-14, Cin-19, Nuh-13,
Muminun-117)
Bunlar gibi daha nice
ayeti kerimede hem dua etmeyenler, hem de Allah’tan başkasına, Allah ile beraber olsa
bile dua edenler küfürle niteleniyor. Hatta daha önce zikrettiğimiz
Hacc-73 ve
Araf-197 ayetlerinde Allah onlara meydan okuyarak duaya icabet edemeyeceklerini,
güçlerinin hiçbir şeye yetmeyeceğini yüzlerine çarpıyor. Allah’ın
affetmeyeceği günah yoktur ama kendisine karşı tekebbür ve kibir en çok
gazaplandığı ve (tövbe edilmedikçe) asla affetmeyeceği bir tavırdır. Böyleyken
dua da işte O’nun büyüklüğünü, yüceliğini itirafın tek ve en güzel yoludur.
Her İslami kavram ve eylem gibi dua da Allah’ın birliğine dayalı esastan neşet
eder, yeryüzünde hakimiyet ve otorite hakkının yalnız Allah’a teslimini içeren
tevhid anlayışı içinde manasına ulaşır.
İslam’ın duası,
Allah’ın dışındaki tüm yerel güçlerden sıyrılarak Rabb’ine yönelen insanın
duasıdır. Doğal olarak da bu olgu içerisinde Allah ile insan arasında kesintisiz bir
istek ve ilişki söz konusudur. Kuran Allah’ın adıyla başlar ve sonunda insan
kelimesiyle biter. İşte kuranın bütün dizisi bu başlangıç ve sonuç arasındaki
bağlantıların, Yüce Allah’tan insanlara gelen, ve insanlardan Allah’a giden
varlık ve hayat ilişkilerinin sonsuzluk zevkiyle anlatımı üzerine kurulmuştur.
İnsan-Allah diyalogunun biri yukardan aşağı (Allah’tan kula), ötekisi aşağıdan
yukarı (kuldan Allah’a) iki görünümü, yönü vardır. Birinci görünüm vahiy ve
ilham iken, işte ikinci görünüm duadır ve dua da ancak birleme ile başlar. “İşte
bu nedenlerle de duayı asıl geldiğimiz yerle bizim aramızda doğal bir bağlantı
olarak algılamak, ve onu, varlığımızın oluşumunda etkin olan herhangi bir
faaliyetimiz gibi kabul etmek zorundayız. Bir başka deyimle; duaya ruh ve cismimizin
doğal bir pratiği, bir faaliyeti gözüyle bakmalıyız.” A. Carrel
“ De ki ‘eğer duanız
olmasaydı Rabbim size değer verir miydi hiç?’”
furkan-77
Bu ayete
baktığımızda da görürüz ki A. Carrel son derece haklı; insan olmamızla, iman
sahibi olmamızla eşdeğer bir manası var dua etmenin, edebilmenin. Ali bin Ebu Talha bu
ayeti şu şekilde yorumluyor: “‘Duanız olmasaydı’ ifadesi ‘imanınız
olmasaydı’ anlamıyla kullanılmıştır.”
Dua salt sözden ibaret
değildir.
“Hani bir zamanlar
Musa, kavmi için su istemişti, biz de ‘asanla taşa vur’ demiştik, bunun üzerine o
taştan on iki pınar fışkırmıştı.” Bakara-60
Bu ayette dikkat edilirse
Hz. Musa kavmi için su istediğinde kendisine ‘asanı
taşa vur’ denmiştir. İşte bu emir bize dua konusunda önemli bir açılım
kazandırmaktadır ve “duanın bir eylemle/amelle birlikte olması gerektiği”
gerçeğini vurgulamaktadır. Yani dua,eylemle tamamlanır, Allah'ın çizdiği
sınırlar içinde kalmayı gerektirir ve kula isteği doğrultusunda bir sorumluluk
yükler. Yoksa Hz. Musa’nın isteği karşısında Allah (c.c) hemen yağmur
yağdırıp veya yanı başında bir pınar var edip su gönderebilirdi, fakat ‘asanı
taşa vur’ emrini verdi. O sırada Hz. Musa, varsayalım bu ilahi emre derhal uymayıp
da ‘asayı taşa vurmanın suyla ne ilişkisi var?’ gibi bir akıl yürütmeye ve
kendi kendine kıyas yapmaya kalkışsaydı, bu nimet tecelli etmeyecekti, dualarda boşa
çıkacaktı. Kuru taşları yarıp pınarlar fışkırtmaya kadir olan Allah istenen suyu
doğrudan doğruya ihsan etmiyor da bir duayla bir maddi sebebe girişmek üzerine ihsan
ediyor. Buna benzer bir olay da Hz. Meryem’le alakalıdır. Meryem, Hz. İsa’ya
hamiledir ve hareket edemeyecek kadar ağır durumdadır. Böyle bir anda kendisine
şöyle seslenilir: “Hurma ağacını kendine doğru silkele.”Meryem-25. İşte
bütün sır burada ve bu Allah'ın kulunun işe karışmasını istemesidir, ve dikkatten
kaçmamalı ki mutlak teslimiyettir. Hz. Musa taştan su çıkar mı diye şüphelenmeden
emri yerine getirmiştir. Müslümanların bazıları duayı teskin edici bir ilaç ya
da uyuşturucu gibi algılıyorlar, öyle olmadığını düşünseler de!
Güçsüzlüğü karşılamak, sorumluluktan kaçmak, işsizlik ve tehlikelerden uzak
kalmak, yaşama karşı direnme ve toplumsal sorumluluk bilincinin yokluğu gibi
eksiklikleri ve zayıflıkları yenmek amacı ile dua edilir sanıyorlar. Yani düşünce
ve pratikteki zorluk ve meşakkatlere katlanmak yerine, cihad etme yerine, kestirme yoldan
dua edilir. Bununla beraber dua; dua eden bireyin kendi çabası, zorlaması, zorlanması
ve gayretiyle kazanabileceği şeyleri tembellik ve zayıflıktan ötürü Allah’tan
istemesidir. İşte İslam toplumlarına zaman ve mekan ve olayların etkisiyle
İslam’ın dua anlayışı yerine böyle bir dua anlayışı yerleş(tiril)miştir. Halk
yığınları ümitsizleştirilmiş, aciz bırakılmış, kendilerini zayıf görmüşler,
isteklerini ele geçirmek konusunda kendilerini yetersiz saymışlar, duanın bu
algılanışıyla uyuşturulmuşlar ve inanmışlar ki, dua,insanın yetersizliği ve
zayıflığı karşılayışı, kabullenişi, sorumluluktan kaçışıdır. Oysa iş,
zorluk, sabır, iman,düşünce, direnme, karşı koyma, tahammül edebilme ve bu
özelliklere kavuşmak amacıyla dua’ya bir araç olarak bakmaktır, o özellikleri
kazandıktan sonra Allah’tan sonucu tayin etmesini istemektir. Hz. Peygamber’in
hayatına baktığımızda şu gerçekle karşı karşıya geliyoruz: O tüm savaşlar
öncesi hazırlıkları, genel uyanıklığı, güç dengelerini, savaş düzenini hesaba
katarak savaşın en ince taktik ve stratejik kurallarına riayet etmiş, saf bağlamış,
sonra düşman karşısına çıkıştır. Bütün bunları yaptıktan sonra da Allah’a
yönelerek secde de dua etmiştir. Değilse “Allah’ım, biz ihanet etsek de, yükten
kaçsak ta, kendimizi düşmana teslim etsek de, zafere layık olmasak ta sen kerem ve
lütfunla bizi muzaffer kıl, onları yok et!” şeklinde hiçbir dua etmemiştir;
kastımız elbette bu manada yorumlanacak bir tavır içinde olmayışıdır, böyle dua
edilmesi zaten beklenemez. Bedir savaşında giymiş olduğu zırh, Uhud’da vadiye
dikmiş olduğu 50 okçu, Hendek savaşında aylarca elde kazma, kürek hendek kazmaları
birer duaydı. Hendekte aylarca süren bu dua rüzgar, fırtına, kafirler arasında fitne
olarak, Bedir’de ayakların altını sağlamlaştıran yağmur olarak icabet gördü.
Ama Uhud’da o 50 okçu duayı bozdular ve icabet olunmadılar. İşte bu duanın
dilidir. Yaşamlarını hep toplumsal sorumluluğa dayan kimseler, kendi toplumlarında
olumlu işleri sürdürmek için bu şekilde dua etmişlerdir.
Duanın bir diğer
manası da davet etmek, çağırmaktır.
“Allah selam yurduna
çağırır.” Yunus-25
“Ey kavmim! Ne oluyor ki
ben sizi kurtuluşa çağırmaktayken, siz beni ateşe çağırmaktasınız.” Mümin-41,
Enfal-24, Rad-14
Bu ayetlerde çok açık
bir şekilde bahsedilen manada kullanılmıştır.
Dua kelimesinden türemiş
olan “da’va” kelimesi, “iddia, dua ile güdülen amaç, çağrının hedefi ve
kendisi için çağrılan (dua edilen) şey” demektir.
“ Zorumuz kendilerine
geldiğinde ‘biz gerçekten zalimlerdenmişiz’ demekten başka davaları olmadı.”
Araf-5
İşte dünya hayatında
ve kendilerini yeryüzünde ölümsüz ve güç yetirilemez sandıkları sırada
Allah’tan başkasına dua edip başka şeylere çağıranlar ve böylece başka davalar
güdenlerin Allah’ın azabı ve zoru gelip de kendilerini perişan ettiğinde artık tek
davaları kalacaktır: Zalim olduklarının itirafı. O büyük iddialarla öne sürülen
davalar acı bir itirafa dönüşecektir. Oysa gerçek dava, her zaman için hakk olup,
nihai düzlemde tek ve son dava “ Hamd alemlerin rabbi Allah içindir”(Yunus-10)
davasıdır. Kafirlerin davası zalimliklerinin itirafı olacakken, müminlerinki
Allah’a hamd olacaktır. Allah Müslümanların davasını haklı çıkarmış,
dualarını kabul etmiş, çağrılarına icabet etmiş ve onları gerçek, eşsiz
mükafatla mükafatlandırmıştır. Şu halde kafirler dışındaki bütün
varlıkların, müminlerin son duası ve davası hamd’dir. Onlar dünyada iken
Allah’a çağırırlar (Fussilet-33),çağrılarını bıkmadan gece-gündüz tekrarlar
(Nuh-5), ve bu çağrıyı hikmetle ve güzel öğütle yaparlar (Nahl-125). Buradaki
‘çağrı’ kelimesini dilersek Allah’a yalvarmak, dilersek O’nu yardıma
çağırmak ve dilersek insanları Allah’a çağırmak manasına alalım değişen
hiçbir şey olmayacaktır, hepsi dua olacaktır.
Dua tevekkülle kardeştir.
Tevekkül, Allah’ı vekil kılmaktır. Yalnız hemen şunu hatırlatmalıdır ki, bu
vekil tayin etme, işin yapılması için değil, tarafımızdan yapılan işin sonucu
Allah’ın tayin etmesi içindir.
“ De ki: ‘
Allah’ın bizim için tayin ettiğinden başka bize kesinlikle hiçbir şey isabet
etmez. O bizim Mevla’mızdır ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül
etmelidirler.’” Tevbe 51
Tevekkülle istenen
Allah’ın her şeyin üstünde hüküm ve tasarruf sahibi olduğu kabulünü
sağlamaktır. Allah’ın bizim namımıza amelelik yapmasını istercesine tevekkülün
tam tersi bir manaya saplanmak imanı zedeler. Takip eden ayete dikkat edilirse görülür
ki Allah’a dayanmanın ve güvenmenin ön koşulu işe girişmektir.
“Bir kere bir işe
giriştin mi Allah’a dayan ve güven. Çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri
sever” Al-i İmran-159 Dua’nın bir diğer önemli manası da ‘salat’tır,
yani bir anlamıyla namaz. Bazı alimlere göre salat ‘dua ve hamd’dir. ‘Salleytu
aleyh’ ‘ona dua ettim’ demektir.
“Onların mallarından
sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et ( salli
aleyhim), çünkü senin duan, onlar için ‘bir sükunet ve huzurdur. ’Allah
işitendir, bilendir.” Tevbe-103
“Hiç şüphesiz, Allah ve
melekleri peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tamn
bir teslimiyetle ona selam verin.” Ahzab-56 (diğer ayetler: Ahzab-43, Bakara-157)
Bu ayetlerde dua etmek
manalarında kullanılmıştır. ‘Musalli’ ismi faili Kuran’da mutlaka ve sadece
‘namaz kılan’ anlamında kullanılmamıştır, ayrıca Resulullah’a edilen dua
manasında da kullanılmıştır.
“ ‘Sizi şu ateşe ne
sürükledi?’ diye sorulduklarında onlar ‘biz musallinden değildik’
diyeceklerdir.” Müddesir-42,43
Resulullah’a uyan
olmadıklarının, ona dua etmediklerinin itirafıdır bu ayet. Salat’ta secde, rüku,
kıraat, zikir, hamd, dua gibi bütün ibadet biçimleri vardır. Allah nasıl dua edene
icabet ediyorsa, tövbe edeni affediyorsa, salat edene salat eder. Zaten tam anlamıyla,
tamamıyla duadır, yöneliştir, çağrıdır. Maalesef namazlarımızın ruhundan
uzaklaştırılmış olması, sünnet adına bazı kalıplara sokulmuş olması onun
duadan farklı olarak algılanmasını da beraberinde getirmiştir. Bu noktada
namazlarımızın neliğini, nasıllığını, nasıl olmalığını en azından kendi
kendimize sormamız, soruşturmamız onları kazanmamız, bir alışkanlığın ötesine
taşımamız,birer dua olarak kazanmamız yolunda önemli bir adım olacaktır.
“ Kullarım sana benden
soracak olurlarsa, muhakkak ki ben yakınım; beni çağırdığında çağıranın
çağrısına icabet ederim; o halde onlar da benim çağrıma uysunlar ve bana iman
etsinler, umulur ki irşat olurlar.” Bakara-186
“ Rabbiniz ‘bana dua
edin ki, size icabet edeyim. Benim ibadetimden büyüklenenler hor-hakir olarak cehenneme
gireceklerdir’ dedi.” Mümin-60 ayetlerinde ve bir çok ayette olduğu gibi Allah
dualarınızı kabul ederim, siz bana dua edin buyuruyor. Peki Allah önceden karar
verdiği bir şeyi yani kaderimizi nasıl değiştirir, değiştirir mi, bu nasıl olur
türden sorular geliyor insanın aklına ve hemen ardından şu ekleniyor; Allah’ın
kararı değişmeyeceğine göre duanın ne etkisi var, duaya ne gerek var? Halbuki
dikkatten bir şey ısrarla kaçı(rılı)yor: Allah için önce ve sonra yoktur, O ezeli
ve ebedidir, ilmi de öyledir. Hal böyleyken nasıl iddia edilebilir ki, Allah’ın
yazması önce, insanın duası sonra ve Allah’ın o duaya göre kaderi değiştirmesi
daha sonra. Hayır, hayır Allah ezeli ilmiyle dua edeceğimizi bilip takdirini ona göre
yapmıştır, en iyisini O bilir.
“ Kullarım sana benden
soracak olurlarsa, muhakkak ki ben yakınım; beni çağırdığında çağıranın
çağrısına icabet ederim; o halde onlar da benim çağrıma uysunlar ve bana iman
etsinler, umulur ki irşat olurlar.” Bakara-186
“Yeryüzünde, masiyet
(günah olan) veya akraba ziyaretini koparıcı olmamak kaydıyla Allah’tan bir talepte
bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir
günahı affetmek şekliyle icabet etmiş olmasın.” Tirmizi.
“ Kabul olunacağına
inanarak Allah’a dua ediniz ve biliniz ki Allah gaflet ve heva içinde olan bir kalpten
gelen duayı kabul etmez.” Tirmizi, Hakim.
“ Allah insanlara şerri,
onların hayrı acele istedikleri gibi çabucak verseydi, ecellerinin onlara ulaşmasına
çoktan hükmedilmiş olurdu.” Yunus-11
Bu ve benzer onlarca
ayet ve hadiste duanın önemi ve kesinlikle kabul edileceği anlatılmaktadır. Duanın
kabulü sadece istenilenin yerine getirilmesi değildir elbet. İnsan o kadar cahildir ki
bazen aleyhine olan bir şey ister de farkında olmaz, sonra Allah ona olan rahmetinden
dolayı ona o şerri vermekte yavaş davranır ve insan yine cahilliğinden duasının
niye kabul olmadığını sorar durur, Halbuki yunus-11 bu durumu ne kadar güzel açıklıyor. Dua eden her hal ve şartta
kazanandır. Bir kez dua ettikten sonra kabul edilmemesinin mümkün olmadığını bilmek
kadar büyük bir nimet var mıdır? Bir kul Allah’a dua etmek suretiyle, Allah’a kul
olduğunu ikrar eder ve böylece Allah’a aynı zamanda ibadet etmiş olur, onu birlemiş
olur. Bu kişinin duasının, ibadetinin karşılığı Allah’ın indinde saklı olduğu
için, duası burada ister kabul olsun, ister olmasın mükafatını muhakkak alacaktır.
Bu manada duanın kabul olmaması gibi bir şey de söz konusu değildir.
“ Cennete ilk
çağrılacak olanlar Allah’a hem sıkıntılı, hem de mutlu zamanlarında dua
edenlerdir.” Hadis.
“ Dualarınızın kabul
edilmeyeceğinden korkmuyorum. Beni asıl korkutan dua etmenizin imkansız hale gelmesi
ihtimalidir.”Hasan Basri, Hilye, 9/347
“Rabb’inize yalvara
yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene
konulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. Ona korkarak ve umut taşıyarak
dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” Araf-55,56
“ Rabb’ini sabah akşam,
yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle yalvara yalvara ve için için
zikret. Gaflete kapılanlardan olma.” Araf-205
Unutmayın ki Allah
kendilerini duadan ihtiyaçsız sayanları sevmediği gibi, duanın sınırlarını
aşanları da sevmez ve dualarını kabul etmez (Elmalılı,c.4,s.64).
“ İnsana zorluk ve
sıkıntı dokunduğu zaman yan üstü, otururken, ayakta iken hep bize dua eder. Fakat
sıkıntı ve kederini giderdik mi, kendisine dokunan zorluk için bize yalvarmamış gibi
davranmaya başlar. İşte böyle; haddi aşanların yapmakta oldukları onlara güzel
gösterilmiştir.” Yunus-12
“Denizde size bir zorluk
musallat olduğunda Allah’tan başka bütün yalvardıklarınız ortadan çekilir. Ne
yazık ki, Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. İnsan çok
nankördür.” İsra-67
“ İnsana nimet
verdiğimizde bizden yüz çevirir, şükür ve duadan uzaklaşır, nefsinden yana döner.
Fakat kendisine bir zorluk ve sıkıntı dokununca, bakarsın bize çok dua eden biri
oluvermiştir.” Fussilet-51
Bunlar gibi nice ayet ve
hadis duanın nasıllığını bize anlatır durur. Dua, Allah ile insan arasında kurulan
anlamlı bir diyalogdur. Bu nedenle duada korku; senin O’nsuz edemeyeceğini
anlamandır, ümit ise; Onun seni terk etmeyeceğini unutmamandır. Öyleyse edebine
riayet için, duada ümitle korkuyu birlikte taşımalı, acele etmemelidir.
“ Sabır ve salata
yapışarak Yaratıcıdan yardım dileyin. Şu bir gerçek ki, bunu yapmak, içleri
Allah’a karşı aşk ve ürperti ile dolu olanların dışındakilere çok zor gelir.”
Bakara-45,153
“ Allah’ım! Fayda
vermeyen ilimden, salih olmayan ibadetten,doymak bilmeyen nefisten, acizlikten,
tembellikten, korkaklıktan, hayatın ve ölümün fitnesinden, fayda vermeyen ilimden ve
kabul olmayacak duadan sana sığınırım.
dua
>>
Zikir
“Ze-ke-ra” kökünden gelir, sözcük anlamı ‘bir şeyi telaffuz
etme, zihinde hazır etme, insanın edindiği şeyi korumasını sağlayan nefsin bir
durumu, korunan, edinilen şeyin zihinde hazır hale getirilmesi, hatırlama, anma’
demektir. Esasen “ayet, zikir, kuran, kitap” kavramlarının birbiriyle oldukça
yakın bağlantıları vardır ve birbirlerinin anlaşılmasında büyük etkileri
olacaktır; böyle olunca o kavramlara başvurmak da çok faydalı olacaktır.
Allah insanı yarattığı
zaman ona isimleri öğretti. Bu isimler kainata, evrene ve insan tekine ilişkin
isimlerdi. Allah bu isimlerle insanı bütün varlıklardan üstün kılmış, eşref-i
mahlukat yapmış, melekleri huzurunda secde ettirmiş, evrendeki her şeyi kullanımına
vermiştir. Bu isimlerin evrendeki tecellileri ‘Allah’ın ayetleri’dir aynı
zamanda. Bu ayetleri okuyarak insan evreni, kendini okur ve rabbine gider. İnsan bu
isimlerle yüce kılınmış, kulluğa kabul edilmişti.
İnsan kendisine tanınan
seçme özgürlüğünü kullanarak Allah’a isyan etmiştir; bu bir bakıma onun
unutkanlığından kaynaklanmıştır: yaratılışı gereği unutkandır insan. İnsan
kelimesiyle, Arapça unutmak demek olan nisyan aynı kökten gelir.
“Andolsun, önceden
Adem’e ahit verdik de unuttu, onda bir azim görmedik.”
Taha-115
Şu kadar ki Allah yine
rahmetinin bolluğundan, büyüklüğünden unutan insana hatırlaması için
‘kelimeler’ göndermiştir ve bu kelimelerle insan ‘hatırlama’ya, ‘tezekkür’
etmeye başlamıştır.
Allah Teala her şeyde
kendini ve gücünü gösterir. Bizim ruhumuzda da Allah’ın zatına ait mutlak bir
tasdik yatar, bu yüzden Allah inancı fıtridir, her şeyin başıdır, ama insan
çeşitli etkilerle bunun üzerini örter, duyularını kapar, aklı, düşüncesi ölür,
kalbi kararır ve tam bir unutkanlığın, gafletin, nisyanın içine düşer. Bu zamanda
insana bu kesin ve mutlak gerçeği hatırlatacak deliller, işaretler gerekir. Evren
işte bu delil ve işaretlerle doludur, ancak insanın bakmasını, okumasını,
görmesini, anlamasını bilmesi gerekir. Bu işaretlerden biri olan, en büyüğü olan
Kur’an bu yüzden ez-Zikr adıyla anılır, yani hatırlatan, işaret taşıyan,
anımsatan, andıran. Demek oluyor ki zikir öncelikle Kuran’dır, evrendir, yani
Allah’ı hatırlatmaktır, yani gerçeği, mutlak gerçeği andırmaktır.
“Allah vardı ve başka
hiçbir şey yoktu, arşı suyun üstündeydi ve zikre her şeyi yazdı, sonra da yedi
göğü yarattı.”
“Muhakkak ki zikr’i
biz indirdik ve muhakkak onun koruyucusu da biziz.” Hicr-9
“ Doğrusu senden önce
de kendilerine vahyettiğimiz bir takım adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız
ehl-i zikre
sorun. Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye zikr’i indirdik. Belki
düşünürler.” Nahl-43,44
İnsanda ruh ile bedenin
karmaşık bir bağlantısı vardır. Dışardan içeri sürekli olarak işaretler dolar
ve duyduğundan, dokunduğundan, kokladığından meydana gelen işaretlerdir bunlar. Bu
işaretler bir anlam belirler ve bunu nefis, ruh kavrar. Bu kavrayış kalpte yer eder ve
bedende bir takım etkilenmeler olur. Ekşiden diş kamaşır,sıcak mayıştırır gibi.
Aynı şekilde insan zikirde bulunduğu zaman –hangi manasıyla alırsanız alın,
Allah’ı ve ayetlerini andığı, melekut alemindeki aslını hatırladığı, evrendeki
işaretler karşısında ‘Allah’ dediği zaman hayalde bir eser ortaya çıkar.
Hadiste buyurulduğu gibi “karşındakilerin mecnun diyeceği kadar dil Allah’ı
zikrettiği zaman”, Kuran’ın emriyle “ Allah’ın zikri sürekli arttığı
zaman” hayalde ortaya çıkan bu eser kalpte bir nur oluşturur. Bunun sonucu kalp
hakkıyla zikretmeye başlar, iman tam anlamıyla kalbe yerleşmiş olur. Kalbin bu
şekliyle zikrinin bir sonu yoktur. Bu kalp Allah’ın zikriyle mutmain olmuş bir
kalptir.
“Onlar inanmışlar,
kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın
zikriyle mutmain olur.” Rad-28
Kalbin zikri tabii olarak
bedenin zikrine yol açar. Bedenin her azası zikretmeye, yani gerçeğin, Kuran’ın
doğrultusunda eylemde bulunmaya başlar. El ve ayak harama uzanmaz, göz harama ilişmez,
dil şer söylemez, kalp fitne üretmez, kulak şerre tıkalıdır… böylece insan
unutan olmaktan yakın olmaya geçer ve varlık hiyerarşisindeki en üstün yerini alır.
Zikir, Kuran’da unutmanın
zıddı olarak ta kullanılmıştır. Gaflette bulunmak, tembellik etmek ve unutmak
zikrin, hatırlamanın ve anmanın zıddıdır.
“Nefsinde Rabbine
yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan sesle sabah akşam zikret ve gafillerden olma.”
Araf-205
“sabah akşam
Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla, dua edenlerle beraber sen de sabret.
Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi
anmasını unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevasına uyan kimseye uyma.”
Kehf-28
“ Bizi anmaktan yüz
çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.”necm-29
İnsan maddi arzularını
doyurarak değil ancak unuttuğu gerçeği hatırlayarak, O’na ulaşmak için Allah’ı
zikrederek mutluluğa ulaşır.
“Onlar inanmışlar,
kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın
zikriyle mutmain olur.” Rad-28
Bu ayet ne kadar da güzel
açıklıyor çağımızın insanının derdini, halledemediklerinin ne olduğunu ve
dermanını.
“ Allah’ı çok
anın. O’nu sabah akşam tesbih edin. Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size
rahmet ve istiğfar eden Allah ve melekleridir. İnananlara merhamet eden
O’dur.”Ahzab-41,42,43.
Münafıkların bir alameti
de Allah`ı az zikretmeleridir.
“ Doğrusu münafıklar
Allah`ı aldatmaya çalışılar, oysa O onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir.
Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, ne onlarla ne de
bunlarla olur, ikisi arasında bocalayarak Allah’ı pek az anarlar. Allah’ın
saptırdığı kimseye yol bulamayacaksın.” Nisa 142-143
“Nefsinde Rabbine
yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan sesle sabah akşam zikret ve gafillerden olma.”
Araf-205
“Sabah akşam
Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla, dua edenlerle beraber sen de sabret.
Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi
anmasını unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevasına uyan kimseye uyma.”
Kehf-28