“ - Ölüler ki yalnız tırnakları var
ve yalnız burkulmuş diz kapakları... – “
I
Çamaşır makinesi yalnızlığıydı bu başıma gelen kalabalık. Bundan ki
iliştirerek kendimi annemin ve kardeşimin kıyısına, yine de hayır
dedim. Hayır dedim, buna hazır değilim.(Hazır olabilir miydi insan bir
şeye?) Sokak aralarında tütün saran adamlar, bir de kemancıya sövenler
bildi beni. Beni bildi. Beni. Bildi. “Kim bildi ulan!” Vallahi bu işte
benim bir suçum yok melek abi. (Allah’ım meleklerin kabuslara da mı
uğrardı?!) Hani varsa o da geceleri mavi yorganımı örtünmemekten
ibaret.(üşüyordum oysa) Hani bu yorgan insanı yormayan bir şey sandım,
ama adı üstünde yor-gandı işte. Hem de maviydi. Yor-gan, kanı yoran
şey anlamında dilimize Haince’den daha biraz önce girmiş bir kelime.
Aslı yor-kan’dır. Hani benim bütün suçum bundan ibaret
aslında.(görebildiğim kadarıyla) Hani sanırım bu da Rabbin sonsuz
merhamet alt ve üst sınırları arasında bir yere tekabül eder. Hani
etsin diye geçiriyorum içimden. (inşa’allah) Kelimelerden örülmüş bir
hayat ancak bu kadar sahte olabilirdi işte. (sanırım öldüm ya da henüz
doğmadım) Oysa önce Adem yaratıldı sonra kelimeler. Aslolan Adem’di
işte, kelimeler değil. Duvar çöktü, yeni hayallere ihtiyacım var ya da
büyü bozuldu. İnsanlığa büyüyü öğreten iki cin sanırım onlara sadece
kelimeler öğrettiler: Aşk, mutluluk, barış vesaire.. Alın size işte
büyü. Böyle yapmış olmalılar; çünkü başka türlüsünü almıyor benim
zihnim. Çünkü annem beni seviyor. Hayatta insanı bütün ifritlerden,
cinnetlerden sıyıracak bir şey varsa o da ‘annem beni seviyor’
cümlesidir. Joker niyetine kullanın ey ins ve cin.(kale hariç her
mevkide oynar) Hem de sınırsız. Annem beni seviyor ama bana mavi
‘yorkan’ dikmiş. Herhalde bunu bilmeden yapmış olacak. Annem beni
seviyor. (Sanırım hala yaşıyorum; peki bundan nasıl emin olabilir ki
insan?)
Sonsuz bunalım ‘çünkü-oysa’ üşüyorum. Bir yerlerde fırtına olmalı. Şu
an bir yerlerde fırtına olması ihtimali, beni üşümekten alıkoyabilecek
gibi değil. Sanırım fırtına yakın. Hani zamanca mı mekanca mı biliyor
değilim.(zaten yaşadığımdan da emin değilim) Ama yakın. Sezinliyorum.
Hani belki şu an buradadır. (zaman ne zaman, yer hangi yer?) O kadar
yakın ki o kadar mevcud. Fırtına da bir kelimeden ibaret oysa. Bakın
bence önce fırtına kelimesi ortaya çıkmış olmalı, sonra fırtına denen
şey. Kelime eşyasının sebebi olmalı. Bu insandan sonrası mevzu bahis
olunca böyle olmalıdır. Çünkü bir türlü olmayan nice şeyin ismini
biliriz biz. Çünkü bu ancak böyle olmuş olmalı, başka türlüsü olmaz.
Çünkü başka türlüsünü benim zihnim almaz. Çünkü büyülüdür kelimeler,
sebeptirler. Aşk gibi. Herhalde bu hissettiğim aşk olsa gerek diyesi
gelir insanın. Çünkü kelime var ama şey yoktur. Ne yok? Çünkü bu
şehirde ot yok. Ne yandan bakarsanız bakın büyü işte! Ot. (noktadan
sonra bir tam vuruş susmak gerekiyor) “O’ya t ekleyerek elde
edilebildiği gibi oto’dan o çıkarılarak da elde edilebilir.” Ot,
dünyada olmaz, işte bunu bildim, cennette ve cehennemde olur belki ot,
bunu da bildim. (gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?) Olmayan ne
varsa ona ben ‘ot’ diyeceğim. Ot, şiirimizde İlhan Berk ile kendisine
unutulmaz bir yer edinmiştir. Deli otlar gibi kızlara aşık oluyoruz bu
yüzden. Aslında kızlara değil de saçlarına ve ellerine aşık oluyoruz
biz. (Çünkü kızlar deli otlar gibi olmazlar.) Ot, dilimize Haince’den
çok uzun zaman önce girmiştir, yedinci şahıs zamiri olarak kullanılır,
tekil ve çoğul anlamlar içerir. Ot kelimesi ot kelimesi, hani bunun
ilk kelimesi. Aklıma sadece köprü geliyor. (çünkü sürekli bir parantez
açmak istiyorum) Belki toprak. Yoksa kök salmak mı demeli?(yoksa ben
köprünün üstünde bir ağaç mı olmak istiyorum?!) Aman ne bileyim ne
demeli, zaten bunu bilsem burda işim ne?(tanrım söyle bana ne olursun,
burası neresi?) Şu insanlara şaşıyorum doğrusu. Neymiş efendim insan
konuşabildiği (düşünebildiği) için eşref-i mahlukatmış: Hayvan-ı natık!
Yaşasın kelimelermiş! Külli yalan! İnsan konuşma ve düşünme anındaki
kadar başka ne zaman bu kadar aciz oluyor, başka ne zaman dilimiz
tutuluyor, beynimizde iki yılan savaşır gibi sevişip sevişir gibi
savaşıyor, gözümüz yaşarıyor? (yel gibi erkeklere selam olsun) Başka
ne zaman bir türlü tam olmayan bir eylem yaptığımızı hissederiz ki?
Gülüyorum işte. Galiba insanın üstünlüğü de acizliğini kavramak ve
yolu bitirememekten kaynaklanıyor.(keramet bunun neresinde?) Ağlıyorum
işte. Pazarda balon görmüştüm annem almadı. Oysa ben o balonla Zühre
hariç bütün gök cisimlerine, Afrodit hariç bütün tanrılara
uğrayacaktım. Selam diyecektim, cenneti arıyordum da göreniniz var mı
acaba? Annem bana balon almadı. Herhalde bunu bilmeden yapmış olacak.
Annem beni seviyor. (Sanırım hala yaşıyorum, peki bundan nasıl emin
olabilir ki insan?)
II
Bir yolculuk cinnetine dönüverdi çocuk sesleri, böyle olmamalıydı,
aslında biliyordum buna hazır değildim, çünkü kokulardan, renklerden
ve ses’ten anlamıyordum ben, hal nedir bilmiyordum. Çalabildiğim tek
müzik aleti ıslıktı. Onun da akordunu tutturamıyordum bir türlü. Annem
korkuyordu. Rüyalarını anlattı bana, bataklıktan çıkardığım insan(lar)
beni bataklığa atıyormuş. Annem Yakub değildi, ben de Yusuf değildim,
fakat annem anneydi. Anlatmak zorundaydım, Arzu mendil satan küçük bir
çocuktu, hatta param olmadığını öğrenince bana beraber
çalışabileceğimizi bile söylemişti, eğer bilseydi yapmazdı bana bunu.
Annem anneydi işte, korkması geçmedi. O kadar çok korkuyordu ki çok
korkuyordu. Dedim ki sultanım, korkuyu ve ümidi birbirine kardeş yapan
insanlığımıza doğru bir adım atmazlar da neden kadınlarda menopoza yol
açan genler üzerinde çalışır insanlar, işte bunu bir türlü
anlamıyorum. Annem dedi ki sözlerinden bir şey anlamıyorum prensim,
ama galiba ayıp konuşuyorsun. Başarmıştım sanırım. Biliyordum ki bir
şey anlatmanın en iyi yolu hiçbir şey anlatmamış olmaktır. İki insan
birbirini anlarsa orda hayat bitmiş demektir. Hayat iki insanın yan
yana olduğu yerdedir. Çünkü ikiz kardeşimin saçları ya çok uzun ya da
çok kısadır. Parkta, limanda, sokakta, deniz kıyısında hatta evimizde
insan kaynıyordu, fakat yanımda kimseler yoktu, şehrimin her yeri
pazar yeri olmuştu; bana, mavzer, bıçak, urgan, sabun ve gömlek satmak
istiyorlardı, adım adım bir cinayete yaklaşıyordum sanki, üzerimde bir
örtü olursa işte bu bizi koruyabilir diyecektim anneme. Bir sürü
korktum. O kadar çok korktum ki çok korktum. Kuytu bir an için bir
sürü yere gitmek zorunda kaldım. Soğuk şehirlere gittim, sedir
ormanlarına ulaştım. Kırmızı bacalardan yalnızlık devşirdim. Bir sürü
çocuk sevdim. O kadar çok sevdim ki çok sevdim. Belki de bir çocuğu
çok sevdim. Keyfiyeti kemmiyeti unuttum. Pil yataklarına gizlediğim
paraları hatırladım. Hadi artık abi ya dedi ikiz olmayan kardeşim; bu
beni kışkırtan bir ses oldu, yoksa yapamazdım sanırım. Oysa pazarlık
kokuları sinmişti zaten şehircik’imizin her yerine. Benim yüreğime
dahi sinmişti, içimde çok bir depremle çok bir fırtına pazarlık
ediyorlardı. Dedim ki anne, Butimar’ı bilir misin sen? Deniz tükenecek
diye korkusundan suyu içemeyen ve ölen kuşu bilir misin? Besmele çekip
niyet etmeyi ne vakit unuttuk biz? Ekinimiz iyi olmadı, ekinimiz iyi
olsa harmanı güzel dövemedik, harmanı güzel dövsek buğdayı satamadık,
elimizde kalan buğdayı adam gibi un yapamadık, hadi unumuz iyi oldu
yaptığımız ekmeği birileri geldi yedi, samanı bile kendi davarımıza
yediremedik. Biz hep aç kaldık. Bu uçsuz bucaksız tarlalar, bu deniz
gibi, bu gökyüzü gibi sonsuz topraklar, bu ancak ufukta bittiği
sanılan topraklar bizimdi; fakat biz hep aç kaldık. Yağmur yağmıyordu,
fakat biz ovada yağmur niyetine uçurumdan uçuruma düşüyorduk. Benden
başka kuşlar da var, bizim bu ıssız, kurak, dümdüz ülkeyi suladığımız
yetmez mi artık? Böyle sorulara alışık değildi annemin zihni,
duraksamak zorunda hissettim kendimi. Gökyüzünü bulutlar kaplamıştı,
gecenin içinde dahi anlaşılıyordu bu, yine de yıllardır kurak ülkeme
her gün yağan yağmur, şimdi birden yağıverse bizi şaşırtabilirdi, oysa
biz zaten ıslaktık. Dikkâtim dağıldı, parkta oynayan çocuklar vardı,
benim çocuklarım da vardı orda ama annem ve ikiz olmayan kardeşim
onları görmüyordu. Çocuklarımı bir tek ben görüyordum, çocuklarımın
anneleri bile görmüyordu onları, işte bunu bir türlü anlamıyordum.
Demek ki değildi bu kadınların hiçbiri şah-ı zenan. Bu kadar çok
çocukla tek başıma ilgilenemiyordum. Yüzümü anneme dönüp devam ettim
konuşmaya: Kıyıda köşede kalmış, bulunması zor bir uçurum çiçeği neden
bulmasın bizi? Bu uçurumdan uçuruma düşüp durmakların arasından bizi
bulacak olan bir uçurum çiçeği değilse neydi? Neden deprem ve
fırtınalar arasından bir nefes almalık yer lütfetmesin bize bizim
bulamadığımız o çiçek? Yaşadığımızı nasıl anlayacağız biz anne? Neden
o küçücük çiçek tutunmamı sağlamasın bu kocaman dağa? Neden
giyivermeyelim bir dağı elbise diye üstümüze? Neden gizlenmeyelim biz?
Neden bu çıplak ovada bu çıplak hayata devam edelim? Nedir ki imkansız
olan? Nedir ki mümkün olamayan? Tutunmak diyorum anne tutunmak! Bir
dağın koynuna ilişivermek diyorum. Hangi dağ bu dağ diye sordu annem.
Bize çürümeyi öğreten asil bir dağ, sevdiğiyle Allah’ın arasına
girmeyen fedakar bir kadının yemek bırakıp sessizce yanından ayrıldığı
mağarayı taşıyan bir dağ, bizi seven bizim de sevdiğimiz bir dağ, (o
kadına da, o dağlara da, o sevgiliye de selam olsun!), dağ ki cennet,
dağlardan yapılmış olmalı, ben işte böyle bir dağ istiyorum.
- Üşümeyesin orda, soğuktur dağlar, zordur biliyorsun?
- Neden bana mavi ‘yor-kan’ diktin? Isınınca kanım yorulup akmıyor
benim neden?
- Bilemedim galiba.
- Zaten kimse hiçbir şey bilemiyor. İnsan olmak trajedisi budur, başka
bir şey değil.
- Anlamıyorum seni paşam; ama yanındayım.
- İşte bu umutlu bir şey yani hayat. Korkularla da olsa umutlu. Demek
ki aramızda rahimden de öte bir bağ var. Çünkü ben rahim kelimesini
bilmezken biliyordum senin rahmini anne. Unutmam bunu hiç. Demek ki bu
hak. Demek ki yaşıyoruz.
- Şükür ki yaşıyoruz. Şükrediyoruz; demek ki biliyoruz
nimeti.