![]() |
Hadis Okumaları |
| |||||||
|
_____ H a
z: M ü c a h i d P İ Ş K İ N _____ | |||||||||
|
Müellif, kitabında kendi bakış açısından bir müslümanın sünnet, sünnetin yeri ve hüccet oluşu karşısındaki durumunu ele alıyor. Dört bölümden oluşan kitapta, ilk bölümde İslam’da sünnetin yerinden, ona yönelmenin, onunla hüküm vermenin ve ona muhalefetten sakınmanın vacip oluşundan söz ederken, ikinci bölümde, asr-ı saadetten sonra ortaya çıkan sünnet karşıtı bir takım kimselerin sünnete muhalefet olsun için ortaya attıkları kıyasların, metotların, usullerin yanlışlığından, kirli hedeflerinden bahsediyor. Üçüncü bölümde ise hadislerin çok büyük bir bölümünü oluşturan ahad hadislerin akidede delil olmayacağını öne sürenlerin ve hadisleri, akaide taalluk eden hadisler ve ahkamla alakalı hadisler şekliyle ayrıma tabi tutanların mesnetsizliğini açıklıyor. Son bölümde ise “sünnetin konumunu zayıflatmak ve sünnetle amel etmenin ihmal edilmesi “ demek olan, “islam dünyasında her asırda vuku bulan ve bütün bir hayatı, fikri kökleri tümüyle kapsayan bir taklit hastalığı”na değiniyor. Kitap hadisle alakalı bazı tanımlamalarla başlıyor; diğer bölümlerimizde bunları detaylarıyla vereceğimiz için sadece konunun ilgilendirdiği bazı tanımları kısaca serdedelim: Haber,
lügatte hadisle eş anlamlı olmakla beraber, ıstılahta Peygamber'den
nakledilen sözlerle beraber başkalarından sadır olan sözleri de içerir.
Bu şekliyle, her hadis haber iken, her haber hadis değildir. Senet veya
isnat, metne ulaştıran yoldur, yani en son ravi olan hadis
musannifinden başlayarak, Peygamber’de son bulan ravi zinciridir. Metin
ise mananın belirlenip doğrulandığı hadis lafızlarıdır. Mutevatir,
güvenilir olmaları ya da çoklukları sebebiyle yalan üzere birleşmeleri
aklen ve adeten mümkün olmayan bir topluluğun verdikleri haberdir. Ahad
ise tevatur şartlarını taşımayan her haberdir. Hemen
bu tanımlamaların ardından vurucu bir tespit, aslında kitap boyunca açıklanacak,
delillendirilecek olan şu iddia dava ediliyor: “Sünnet
zikirdendir ve kıyamet gününe kadar ortadan kalkıp kaybolmaktan ve içerisine
yalan karışmaktan korunmuştur. İçerisine hadis olmayan başka
haberlerin karışması ihtimalinden de korunmuştur.” Sünnetin
korunduğunun delillerinden birisi, “Zikri
biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz, biz!” Hicr 9 ayetidir.
Bu ayet Allah’ın zikri koruyacağına dair kesin bir vaadidir. Peki Zikir
nedir? Hiç şüphe yok ki zikir öncelikle Kuran’ı içerisine alır.
Fakat iyice düşünüldüğünde ve araştırıldığında Nebi’nin sünneti
de bunun içerisindedir. “Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın...”
Nahl 44 ayeti mucibince Resul’ün dindeki sözleri Allah tarafından
bildirilmiş vahiydir. Allah tarafından bildirilen her vahyin “indirilmiş
zikir” olduğunda ihtilaf yoktur. Böyle olunca Rasulullah’ın din
hususunda söylediği şeylerden bir kısmının kaybolmasına, insanların
açık-seçik biçimde birbirinden ayıramayacağı tarzda ona batıl ve
uydurmaların karışmasına imkan yoktur. Eğer birisi, “Allah zikirle
sadece Kuran’ı kastedmiştir, dolayısıyla korumayı vaat ettiği
sadece Kuran’dır, harici vahiyler değil”, derse o zaman deriz ki;
Zikir, hem Nebi’ye indirilmiş Kitab’a hem de onu açıklayan Sünnet’e
verilmiş isimdir.
“Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın...”
Nahl 44 ayetince
Rasulullah’ın insanlara Kuran’ı açıklamakla emrolunduğu açıktır.
Kuran’da Allah’ın, lafzıyla tam olarak neyi, nasılı kastettiğini
anlayamadığımız birçok mücmel ayet vardır ve bu ayetleri ancak Resül’ün
açıklamasıyla anlayabiliriz. Eğer, Rasulullah’ın bu mücmel
ayetleri açıklamaları, Kuran’a dair izahları korunmuş değilse,
kendisinde olmayan uydurmalar karışmışsa ve bunların olmayacağına
dair Rahmani bir kefalet ortada yoksa, Kuran naslarından istifade etmek
de boş bir uğraş, batıl bir uğraş olmaktan kendini kurtaramazdı.
Ayrıca üstümüze farz olan hükümler de batıl olurdu. Bilinen bir gerçektir
ki, İslam şeriatının iki ana mercii, temel kaynağı vardır: Kuran ve
Sünnet. “Bir anlaşmazlığa düştüğünüz
zaman onu Allah ve resulüne götürün...” Nisa 59 ayetiyle, “Dikkat ediniz, bana Kuran ve O’nun bir benzeri verildi.” (Ebu
Davud) hadisi bu manada çok şey ifade etmektedir. Kuran bize
mutevatir olarak geldiği için korunmuştur. Sünnete gelince, o Kuran’ın
açıklayıcısı, şerhedicisi, ondan gelen hükümleri özelleştiren,
mutlak hükümleri takyit edendir. Sünnetten yoksun salt Kuran’ı
anlamak, onunla hükmetmek, amel etmek mümkün değildir. Bu yüzden
Rabb’imizin Sünneti koruması bir gerekliliktir. Bunun üzerine sahih
bir usul kaidesi konulmuştur: “Kendisiyle
vacibin tamamlandığı şey de vaciptir.” Nebevi
sünnetin gayba taalluk eden itikadi hususlarda olsun, ameli, siyasi yahut
eğitimle alakalı konularda olsun, hayatın her yanına dair bütün
durumlarda İslam şeriatının ikinci kaynağı olduğu noktasında ilk müslümanlar
arasında tam bir ittifak vardır. Bu sebebe binaen rey, içtihat veya kıyas
sebebiyle Sünnete muhalefet caiz olmaz. İmam Şafii, meşhur eseri Er-Risale’de
şöyle der: “Haberin bulunduğu
yerde kıyas yapmak helal değildir.” “Allah
ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına
o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne
karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab
36 “Ey
iman edenler! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan
korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” Hucurat
1 “De
ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler
ki Allah kâfirleri sevmez”. Al-i
imran 32 “
Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise
nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah
yeter. Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene
gelince, seni onların başına bekçi göndermedik! "Başüstüne" derler, ama yanından ayrılınca
onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah
da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a
dayan; sana vekil olarak Allah yeter.” Nisa
79-80-81 “
Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının.
Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık
duyurmak ve bildirmektir.” Maide
92 Ve daha başka nice ayette bu hususlar vurgulanmaktadır; Resulün hükmetmesi Allah’ın hükmetmesi gibidir, Resule itaatsizlik Allah’a itaatsizliktir. Allah’ın hüküm koymasıyla Resulün hüküm koyması farksızdır. Nasıl Allah’ın önüne geçmek haramsa, Peygamberin önüne geçmek de haramdır. Resule itaat Allah’a itaat gibidir. Resulullah’ın dine taalluk eden, akıl ve tecrübeyle bilinemeyen gaybi bütün haberleri, Allah’tan ona gelen vahiy kapsamında mütalaa edilmiştir. Vahiy ise ne arkasından ve ne de önünden kendisine batılın yetişemeyeceğidir. Nebi’nin sünneti bize getirdiği Kitab’ın açıklamasıdır. Delalet ve sapıklıktan kurtulmanın tek yolu Kuran ve Sünnete sarılmaktır. Kitaptan
ve dahi Sünnetten yukarda getirilen deliller, Nebinin getirdiği her
hususta sünnete mutlak surette tabi olmanın vacip olduğuna kesin bir şekilde
delalet etmektedir. Ayrıca, sünnetle hükmetmeye ve ona tabi olmaya rıza
göstermeyerek ona karşı çıkan kimsenin de mümin olamayacağına bu
nasslar delalet etmektedir. Bu nasslar, din ile ilgili her emre şamildir.
Akide ilmine yönelik olsun, amele taalluk eden hükümlerde olsun yahut
diğer hususlarda olsun aralarında fark yoktur. Nasıl ki sahabenin bir
meselede Rasulullah’ın hadisini reddetmesi caiz olmuyor ve sahabenin
kendileri gibi bir kişi olan sahabenin Nebi’den rivayet ettiği haber-i
ahad’lar akidede bile bizatihi hüccet kabul ediliyor idiyse, aynı şekilde
sahabeden sonra gelenlerin de ravisi güvenilir olduğu müddetçe başlı
başına hüccet olan ahad haberleri reddetmeleri caiz değildir. Bütün
bu gerçeklere rağmen, bazı kelam bilginlerinin ortaya koyduğu usuller,
bir takım usul alimlerinin mesnetsiz olarak koyduğu kaideler ve mukallit
fakihlerin delilsiz olarak verdikleri fetvalar yüzünden sünneti
terkeden, ihmal eden bir nesil geldi. Zikredilen bu ihmalin neticesi
olarak onlar sünnetin büyük bir kısmından şüphe etmeye başladılar.
Sünnetin geri kalan kısmını da bu usul ve kaidelere ters düştüğünden
dolayı reddettiler. Bundan ötürü ayetler onların katında yanlış
anlaşıldı. Sünnetin yerine bir takım kaide ve kurallar oturtarak
onlarla hükmettiler. Böylece işi tersine çevirdiler, sünnete bu kaide
ve kuralların perspektifinden baktılar. Şayet sünnet kaide ve kurallarına
muvafıksa kabul ettiler, değilse reddettiler. Bu sebepten ötürü, müslümanlarla
Nebi arasındaki sağlam bağ koptu. Acaba insanları sünnete uymaktan alıkoyan,
halef bilginlerinin ortaya attıkları bir takım kaide ve kurallara göre
hareket etmelerine sebepler nelerdir? Bunun belli başlı nedenleri şöyle
sıralanabilir: 1.
Bazı kelam bilginlerinin “ahad hadis inançta delil olmaz” şeklindeki
sözlerinin ve günümüzde bazı İslam davetçilerinin “akide
konusunda ahad hadisi delil almak caiz değil, bilakis haramdır” şeklindeki
düşüncelerinin yaygınlık kazanması. 2.
Kendilerine tabi olunan bazı mezheplerin usul olarak kabul
ettikleri bir takım kaideler. 3.
Taklidin din yerine konularak yol yordam ittihaz edilmesi ve ilim
öğrenmek için yeterli çabanın sarf edilmemesi. Yukarda zikri geçen kıyas ve başka kaide ve kurallardan ötürü sahih hadisin reddedilmesi olgusu şüphesiz ki daha önce kaydedilen ayet ve hadislere ters düşmektedir. Asıl olan sahih hadisi, bu kaide ve kurallara takdim etmektir. İmam İbn-i Kayyım bir eserinde şöyle der: “Selef-i salihin Rasulullah’ın hadisine ters düşen görüş, kıyas, istihsan ve söyleyen kim olursa olsun, insanlardan herhangi birisinin sözünü şiddetle reddeder ve bu durum karşısında feci bir şekilde öfkelenirler. Peygambere kelimenin tam anlamıyla boyun eğmekten, onun emirlerine teslim olmaktan ve onun sözlerine karşı işittik, itaat ettik demekten başka çıkar yol olmadığını savunurlardı. Amel, kıyas veya herhangi birinin sözünü hadise uygun düşmediği müddetçe kalplerinden bile geçirmezlerdi.” Hadise rağmen, sünnetten açık delillere rağmen kıyas yapmak, başka kaide ve kurallara göre hareket etmek dinde noksanlık anlamına gelir. Bir kişi kıyasa başvurmada ne kadar ileri gidiyorsa, bununla doğru orantılı olarak söz konusu kişi bir o kadar da sünnete muhalefetinde ileri gidiyor demektir.
| ||||||||
|
| |||||||||
| |||||||||