Taksi şoförü masum mudur?
Veya çöpçü, doktor, öğretmen, avukat ya da
aşçı?
Kim olduğu sorulduğunda kendini mesleğiyle tanıtan birisi, aslında
bilmeden hayatının etrafında döndüğü merkezi tarif etmektedir. Ve
hayatı böyle bir merkez etrafında konumlanan bir kimse için hayatta
ulaşılabilecek bir tek zirve vardır: İşini iyi yapmak! En sıradan
kıraathane sohbetlerinden, en meşhur “duayen”lerin hatıratına kadar,
kapitalizmin kafalara kazıdığı en önemli düstur. (aynı ifadenin başka
şekillerde, askeri tesislerin duvarlarında asılı olması nasıl
açıklanır şimdi?) Çağımızın en yüce, en imrenilen ve en çok örnek
gösterilen insanı, hiç şüphe yok ki işini iyi yapan insandır.Burada en
gereksiz soru “hangi iş?”, en sorulmaması gereken soru ise “neden?”dir.
Öyledir, çünkü hangi işle iştigal ettiğiniz zerrece önem taşımaz.
Hitap ettiği insanları gözyaşları içinde bırakan vaiz, suçluluğu
aşikar müvekkilini kurtaran avukat, kendisine verilen listedeki hiç
tanımadığı kimseleri tek tek “temizleyen” katil ve onu istediği yere
en kısa sürede en kestirme yoldan götürebilen taksi şoförü, böyle bir mantık
çerçevesinde hep aynı değerdedir. “Neden” diye sormak ise çok
tehlikeli bir davranış, hatta sistemin temellerini sarsmaya yönelik
anarşistçe bir adımdır.
Max, sokaklarında hırsızlık, cinayet, tecavüz ve sair suçların kol
gezdiği, metroda ölen bir insana ait cesedin altı saat boyunca şehri
dolaştığı Los Angeles’ta çalışan bir taksi şoförüdür. İşini en iyi
şekilde yapar. Ve görünüşe göre masumdur. (Köleliğin yasal olduğu bir
ülkede namuslu insanların yaşayabileceği yegane yer cezaevidir – Henry David Thoreau)
Vincent, bir kiralık katildir, gerçek bir profesyoneldir ve işini iyi
yapar. Hayli yakışıklı, kibar ve şık giyinen bir kimse olup,
listesindeki insanları öldürmek söz konusu olduğunda son derece titiz,
özenli ve acımasızdır. (Kuzuların Sessizliği filminin kibar ve
entelektüel yamyamı Hannibal Lecter’dan, hatta Don Vito Corleone’den
beri, karizmatik sıfatını taşıyan karakterleri bir gözden geçirin, ve
karizma kavramını yeniden düşünün) Hedefine yönelmesinde, sanki
varlığının özü buymuş gibi, bunun için yaratılmış gibi kendinden emin
bir kesinlik vardır. Film boyunca, taksinin arka koltuğunda oturan bir
Mephisto gibi ön koltukta oturan siyah Faust’u sürekli yönetmeye ve
yönlendirmeye çalışır. Ama zorla değil kendi iradesiyle, onun
zaaflarından faydalanarak ve şeytani zekasını kullanarak. Vincent,
başta özgüven olmak üzere yetenek, zeka, cazibe vb. bütün üstünlükleri
bünyesinde toplamışken Max ona karşı Los Angeles sokaklarını ezbere
bilmesi dışında hiçbir marifet ortaya koyamaz. Üstüne üstlük sürekli
ayaklarına dolaşan ulaşılamamış hayallerin, hastanede yatan anne, laf
anlamayan bir patron ve insanîliğini koruma gibi gereksiz ve de
sevimsiz bağları vardır. Öyle ki, neredeyse Vincent’ın ayartmaları
karşısında başarısızlığa uğraması mukadder gibi görünmektedir. Aldığı
her küçük hediye karşılığında büyük tavizler verir. Önce patronunu
kazıklamak pahasına Vincent’ın cömert teklifini kabul eder, ve
dakikasında arabasının üstüne düşen cesetle sarsılır. Yaşadıklarını
bir an için unutup “güzel müziğe” daldığı anda yeni bir cinayete şahit
olur. Kendisine önemli bir kimse muamelesi yapıldığında ve bundan zevk
almaya başladığında aslında bir katile yardımcı olduğunun farkında
değildir. Kendisine güvenen insanlar, tam da bu sebepten
öldürüldüğünde, yine ancak “akıl hocası”na sığınarak kurtulur.
Gelgelelim – yönetmeni Michael Mann gibi bir usta bile olsa – bu bir
Hollywood filmidir; ve sonunda insanlığın toptan kötülüğe teslim
olması ve kıyametin kopması beklenmiyorsa, talihin bir noktada dönmesi
ve iyi adamın kontrolü eline geçirmesi gerekmektedir. Bunun nasıl
olduğu, filmin gereksiz ve mantıksız ayrıntılar kısmına dahil olduğu
için burada zikredilmese de olur. Yalnız neden olduğu sorulduğu
takdirde, buna cevap değil belki ama ipucu olarak, Hollywood’u ayakta
tutan nev’i şahsına münhasır ahlak anlayışı veya “kötülüğün dibi”nin
henüz keşfedilememiş olması gösterilebilir.
Filmin en ilginç karakteri ve asıl kahramanı Vincent (ki bunu anlamak
için film afişine bakmak yeterli), adeta şeytanın yeryüzünde,
insanlara onca kötülük arasında insancıl geçinmenin ne tür bir
ikiyüzlülük olduğunu göstermek ve içlerindeki son vicdan
kırıntılarından onları temizlemek için gönderilmiş bir temsilcisi
gibidir. Şeytanın bu işte en büyük silahı dürüstlüktür, ve insanları
kendi gibi ve kendi inandığı şekilde dürüst olmaya çağırır. Ama
Hollywood muhafazakarlığı, buna yine tamamen izin vermez, bir miktar
vicdan kırıntısı, biraz şans ve biraz zorlama ile insanlığın dibe
vurmasını bir kez daha engeller.
Metrosunda bir cesedin altı saat boyunca dolaştığı Los Angeles şehri,
şimdi yeni bir cesedi konuk etmeye hazırdır. Kurtulan 'masum' insanlar
ise evlerine, işlerine ve sokaklarına geri dönerler. Bir dahaki
denemeye kadar.