Bazen nasıl geçtiğini anlayamadığın, bazen de geçmesi için gözüne baktığın zaman, her
şeye rağmen akıp gidiyor işte. Ne geriye dönüp yeniden yaşayabiliyorsun ne de ileriye baktığında netlik görebiliyorsun, bazen çok anlamlı geliyor kulağa bazen de boş
geliyor. Ne var ki içinde yaşadıkların, geleceğini hazırlıyor.
"An" ise belki birkaç saniyeyi ifade ediyor ama yaşadıkların
ve/veya yaşayacakların o kısa sürede gözünün önünden gelip geçebiliyor.
Düşüncelerin akışındaki zaman ile gerçek zaman arasındaki fark gelip çatıyor, karmaşaya sebep
olabiliyor. Düşüncelerinin akışındaki zamanda mı yoksa içinde bulunduğun zamanda mı yaşamalısın sorusu geliyor aklına.
Rüzgârın küçük bir tüyü sürüklediği gibi sürüklüyor seni zaman sonra bir yol ayrımına getirip bırakıyor
seni. Orada karar vermeni bekliyor, sürüklenirken gördüğün hikayelerden
"an"lar yaşıyorsun, kaldığın yerden devam ediyorsun.
Belki milyonlarca yol ayrımına geliyorsun ve milyonlarca kez karar veriyorsun, ve olasılık hesabına göre sonsuz farklı yaşam bırakıyorsun geride, bir tanesini seçiyorsun.
Buna "şans" deniyor, kimine göre şanslı kimine göre şanssız sayılabiliyorsun ama kendine göre genelde şanssız
oluyorsun. Buna "tatminsizlik" deniyor ya da daha olumlu olarak "kısmî
tatminlik". "Tatmin"i yakalamaya çalışıyorsun bir gökkuşağının altından geçebilmek için oysa ki geçemiyorsun.
Ama çabalıyorsun yine de buna "hırs" deniyor, başardıkça hırslanıyorsun ya da başaramadıkça.
Ve yine durmuyorsun çünkü dursan başın döner, zamanın sürüklemesiyle eşit adım atmalısın.
Bunu bilmeye ve bununla yaşamayı öğrenmeye "sabır" deniyor.
Ne yazık ki zamanla öğreniyorsun, zamanla kabullenebiliyorsun.
Zamandan bağımsız olamıyorsun.