BEYAZ DUA

Beria ÖZKAYA

 
      
Mecnunsuz bir Leyle-i Leyla’da, kar yağarken sokaklara, düşlerim üşüyor gizlice. Kafam kurulu bir saat gibi. Hep aynı yerde ve hep aynı zamanda ve hep aynı şeyleri sorguluyor. Zorlu bir süreçti. Bitmişti. O’nun deyimiyle çok acı çekmiştim. Yani acılarıma değmiştim. O , olması gerekendi; ya bu? Buna ne demeli? İkinci ve daha zorlu bir süreç. Bu sefer gerçekten yalnızdım. O çekip gitmişti. Cebinde korkuları vardı. Evini çantasında, yüreğini kafasında taşıyan çocuk yoktu artık.

Taksim’in insan kokan, isyan tüten caddelerinde, saatler tam akşamı gösterirken, korku, ümit ve heyecan sağanağı altındaki buluşmalarımız, sararmış mektuplardan süzülen yalnızlıklara dönüşmüştü çoktan.

‘Nereye gidelim’, rutin sorusu sorulur. (Önce bir paket sigara alınmalı. Mutlaka ve mutlaka Parliament olmalı. Caddenin başında ve sonunda bulunan bayilerden birine insiyaki bir hareketle yönelinir. Sigara alınır. Paranın üstü intizamsız ve gayri ihtiyari bir biçimde çantanın ön tarafına atılır.)

Soru hala cevapsızdır.
-Nereye gidiyoruz?

Açıkçası –kapalısı neyse- ben buraları fazla bilmiyorumların arkasına şemsiyesiz bir yağmur vakti gibi sığınışlar. Ben de bilmiyorum itirafları. Başımız ayaklarımıza ram olmuş. Sürükleniyoruz biteviye. Nereye? Her zamanki gibi. Karar verilmiştir. Bizim dışımızda, bizim için. Gidilir. Önce çantalarımıza ve montlarımıza yer bulunur. Onlar itina ile yerleştirilir. Bulundukları yerde bizim hiç ulaşamayacağımız huzura terk edilir. Sonra O, ya da değişen her günle ben otururuz. Ki mesafe fazla olmamalı. Mutlaka. Seslerimiz birbirine değmeli, ellerimizin aksine. Mesafe önemli. Hem de çok. Duyabileceğimiz kadar yakın, dokunamayacağımız kadar uzakken birbirimize, beklenen soru ve çoğu zaman beklenmeyen cevapla yolculuk başlar.

-Nasıldı günün?
-...............
-Nasıldı dünün?
-..............

Di’li geçmiş zamanlardan soğuk bir esinti. Dün ve gün arasında hiç olmayan benzerlik, di’li geçmiş zamanlara ait soru ekiyle var edilmeye çalışılıyordu. Dün güne ait, günse yarına ait anlamsız sorularla süsleniyorsa; ne düne, ne güne, ne de yarına dair söyleyecek bir şey bulamıyordunuz. Yapacağınız tek şey, bütün anlamlarınızı yok eden bir anlamsızlıkla ruhunuzun derinliklerinde gezinen bir çift bakışta, gecikmiş bir imdat çağrısını başlatmaktır.
Parmaklarınız bir türlü çözülemeyen dilinize tercüman birbiriyle kenetlenince ve siz çarmıha gerilmiş İsa gibi olunca...

Soru değiştirilir ansızın. Kışın bahara inkılabı gibi ilk önce ince ve derin bir sızı ile sarsılır yüreğiniz. Anlatmaya başlarsınız. Ki aslında anlattıklarınız asla anlatmak istemeyeceklerinizdir. Kurulu cümleleriniz, savruk, hercai ve kırılgan bir sonbahar gibi terk etmiştir sizi. Dudaklarınızdan dökülen ağırbaşlı bir kıştır oysa. Korkunç ayazı, bitmeyen yağmurları ve hiç doğmayan güneşi ile bir kış masalını anlatmaya başlarsınız....

-...Çocuktum...Yağmurla dans eder, gökkuşağı ile evcilik oynardım. Rüzgar saçlarımı tarar, güneş gülümser ve dolunaysız asla uyumazdım. Yıldızlardan mısralar okurdum da kimseler duymazdı beni. Tıpkı bir portakal ağacının altında ağladığımda, göz yaşlarımı kimsenin görmediği gibi. Yani...
Üç nokta ile başlayınca cümlelerinize,nokta koyamamıştınız yine.
Ve aslında siz başlarken bitmiştir her şey...
O, kolasını çoktan bitirmiştir. Sizinki ise bir türlü sonu gelmeyen öyküleriniz gibi hep yarımdır. Siz öykünüzü tamamlamaya çalışırken...

-Kolanı içmeyecek misin? 
-Alabilirsin.

Yarım kalan kolanız, bir başka bardağın misafiri olurken, siz sadece kendinize misafir olabilirdiniz.

-Haftaya görüşelim.
-Tamam...
-Ararsın beni.
-Tamam...

Bu tamamlar benim mi? Bunca ‘hayır’ demişken her şeye.
Tamam. Tamam. Tamam. Her şeye tamam. Sorgusuz. Sualsiz. Bu baş eğiş niye? Tam da yeni bir soruya hazırlarken kendinizi...

-Kalkalım mı?
-Kalkalım.

Eliniz çoktan cebinize ulaşmıştır bile. Eğer unutmadıysanız tabii. Akşamın, mesafenin, soruların, cevapların, yalnızlığın, sükutun, gözyaşlarının bedeli ödenir sessizce. Huzura terk edilmiş montlarınızı büyük bir huzursuzlukla sırtınıza alırsınız. Omuzladığınız, gençliğinizdir aslında.

-Hoşça kal

Zoraki bir tebessüm, dudaklarınızın kenarında. Dokunsanız yok olacak sanki.

-Hoşça kal. Kendine iyi bak.
-Sen de...

       Son kelime boşlukta yankılanır gibi çınlar kulaklarınızda. Acının fiziği aşıp, metafizik bir dokunuşla ruhunuza değdiği andır. İçiniz, hiçbir zaman gül mevsimi olmamış içiniz, bir çocuk gibi ağlamaya başlar. Oysa gözlerinizde bir damla yaş yoktur. Taksim asırlık yalnızlığını boca ederken üzerinize, siz montunuza daha sıkı sarılırsınız. Güneşin sırrını gizlediği yıldızlar, bir bir gülümserken gökyüzünde, anlarsınız gecenin başlamış olduğunu.

       Mevsim kış. Dudaklarınızda beyaz bir dua. Ve yalnızsınız bir gece daha...





















 



-Hoşça kal. Kendine iyi bak.
-Sen de...


       Son kelime boşlukta yankılanır gibi çınlar kulaklarınızda. Acının fiziği aşıp, metafizik bir dokunuşla ruhunuza değdiği andır. İçiniz, hiçbir zaman gül mevsimi olmamış içiniz, bir çocuk gibi ağlamaya başlar. Oysa gözlerinizde bir damla yaş yoktur. Taksim asırlık yalnızlığını boca ederken üzerinize, siz montunuza daha sıkı sarılırsınız. Güneşin sırrını gizlediği yıldızlar, bir bir gülümserken gökyüzünde, anlarsınız gecenin başlamış olduğunu.

       Mevsim kış. Dudaklarınızda beyaz bir dua. Ve yalnızsınız bir gece daha..
.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım