Evet,
öyle demişti diye tekrarlıyorum sesli bir şekilde. Aynen öyle
demişti. İnanmak istercesine. Zamanın, paslı bir bıçakla
ikiye ayrıldığı akşamın üzerinden tam tamına altı ay geçmişti.
Ve kader aynı oyununu bir kez daha oynamak için, beni seçmişti.
Sırılsıklam
olmuştum gelene kadar. İkinci gelen telefonla yarı aklımı bırakıp
evde, koşar adım çıkmıştım merdivenlerden. Yağmurun şemsiyeme
inat,üzerime üzerime yağdığı soğuk bir kış akşamıydı.
Geri dönmenin artık mümkün olmadığı bir gecenin henüz başlangıcıydı.
Zamanın kısalıp, yolların uzadığı bir öykünün içinden
nefes nefese gelmiştim. Parlak ışıkların aydınlattığı
kalabalıkların arasına, ürkek bir yalnızlıkla karışmıştım.
Her şey, hiç olmadığı kadar aynıydı.
Masalar,sandalyeler,albenili vitrinler, henüz üzerinden hayatın
geçmediği gencecik sevgililer, kalabalıklar. Evet, her şey o
kadar aynı idi ki, yaşanmış bir anın gölgesinde mi üşüyorum
acaba diye sormadan edemedim kendime. Hayır. Hayır Hiç olmadığım
kadar kendimdeydim. Ve hiç olmadığı kadar kendimdeyim,
tesellisindeydim.
O’nu gördüm. Kendisine bahşedilen ilahi bir huzur ve de
sonsuz bir sükut içinde oturuyordu. İzlemenin daha ağır bastığı
bir tereddüt silsilesinden sonra, yanına gittim. Mütebessim bir
edayla cevapladı sorumu. İyiymiş. Ya ben? Ben nasıldım? İki
kelimeden mürekkep bir cümlenin, hayatımda açtığı korkunç
uçuruma yuvarlanmamak için ne demeliydim? Nasıl anlatmalıydım
kendimi?Nasıl anlatmalıydım O’nu tanımak için, kendimden
feragat edişlerimi......İlk bahara yetişemediğimi bir türlü,
hep geç kaldığımı baharlara... Solgun sarı ışıkların altında,
sürgün baharlar büyüttüğümü, bu yüzden... Anlatmanın büyüsüyle
her defasında nasıl çoğaldığımı, ve her defasında anlaşılmamanın
sızısıyla nasıl eksildiğimi... Gündüz güneşi çaldığım
gözlerinden, yıldızlar topladığımı geceleri... Ve aynı
gecelerde, bir yıldız, kayarken sevdamın üzerinden, nasıl tükettiğimi
heceleri... Evet anlatmalıydım... Onca senedir İstanbul’da
olduğumu, ve ancak anlayabildiğimi İstanbul’un ne olduğunu..
Sonsuz bir çaydanlıkta demlenen yalnızlığımın, bir sırrın
ortasında nasıl kahpece vurulduğunu... Anlatmalıydım.. Ter içinde
kalıyorum. Kurmaya çalışıp, kuramadığım her cümle ecelim
oluyor sanki. Bir gökkuşağının içinden geçmeyi beklerken çocukça
bir ümitle, ezberlediğim son şiirin buruk bir tadı kalıyor
dilimde...
‘Köprüden
önce son çıkış’...
Dudağımın kenarından hüzünlü bir tebessüm kayıp gidiyor.
Ben ile kendim arasındaki yangının ortasında, benden çok
kendime yakın bir yerde, ve üçüncü şahsa bol gelen bir
bedende niçin diyorum. Niçin bu kadar hem bendesiniz ve niçin
her gördüğüm ben, sizsiniz?
Bir neyzen, bir nefeslik ney üfleyişinde, ölüme yürüyor... Gündüz
dönüyor geceye de, gece ölümün ta kendisi oluyor...