GELECEK İSTASYON
..: Cengiz AYTMATOV :..

..: Haz: Nalan BİLGEN :..
nalanbilgen@patikalar.net

Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gelir gider... gelir giderdi...
      Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi...
      Coğrafya da uzaklıklar nasıl Greenwich meridyenlerinden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı...

Otobüs ani fren yaptığında Tandoğan yakınlarındaki durağa yaklaşmak üzereydi. Soldaki otomobilin kulak zarını patlatan kornaları, otobüs şoförünün öfkeli bağırışları arasında zorla sökülüp alınmıştım bu kalın kitabın satırlarından...

Metrekaresine on kişinin sığdırılabildiği otobüslerinde kaç kez kat ettim bu yolu? Kaç kez dalıp gitti gözlerim bu söğüt ağaçlarına, kaç kez uyudu ruhum? Neden şimdi bu kadar yabancısınız bana? Neden başkalarının hikayelerinde arıyorum şimdi kendimi?bu otobüs, bu okul, bu yollar, bu ev... Neden bu kadar haince bu terk edilişler?

Terk edildim. Sonbaharda yaprakları düşmüyor artık ben geçerken ağaçların... Hani bu şehir bendim, benimdi bu hüzünlü sabahlar. Bu sokakları yıkayan bendim göz yaşlarımla.

Şimdi başkalarının hikayelerinde arıyorum umduğum sevdaları...

Yedigey!

Bozkırın Sevdalısı!

Boranlıya geldiği zamandan bu yana köprülerin altından çok sular akmıştı...

Bozkır uçsuz bucaksız, insan ise küçüktür. İnsan çok güçlü ve hünerli olmalıydı burada.

Sarı-Özek uçsuz bucaksız bir bozkır idi, ama yaşayan insanın düşüncesi onu da kapsayacak güçteydi.

Yedigey çok sonra anlayacaktı ki,ruhunu ancak bu bozkır kadar enginleştirmesini bilenler o düzeye çıkabilirler, Sarı-Özek ‘in sessizliğiyle baş başa kalabilirlerdi.

1950 ‘li yılların Stalin Rusyası’nda bir bozkırdır Sarı-Özek. Bozkır sadece tabiat koşulları bakımından zor şartları simgelemez. Yaşam mücadelesinin yeridir bozkır. Stalin ’in kimliği unutturan, şahsiyeti hiçe sayan baskısı şehirleri acımasızlaştırmış, kasabaları hatta en küçük köyleri bile bu soğuk havaya boyamıştır.

Boranlı bir sığınaktır. Sığınaktır ama bu baskının tamamen dışında kalabilmiş de değildir. Boranlı istasyonu ülkeyi baştan başa dolaşan demir ağların sıradan bir istasyonudur. Sıradan ve itilmiş.

Birinci dünya savaşından sonraki Bolşevik ihtilali günün Rusyasını bir anda değiştirivermiştir. Burjuvaya açılan savaşla komünist rejim kendini kısa sürede örgütler. Özel mülkiyet sahipleri (kulak)bir bir sürülmüş, bu sürgünlerde binlerce aile yerlerini yurtlarını terk edip, dağılmak zorunda bırakılmıştır. Bu yolla suçlu bulunanların çocukları dahi töhmet altında bırakılmış ve yaşam haklarını neredeyse kullanamaz halde bırakılmışlardır.

Milli, dolayısıyla kültürel, olan her şeyden sıyrılması istenen bu insanlar kendilerini giderek zalimleşen bir baskının içinde bulurlar. Benliğe dokunmak zorbalığını gösteren komünist rejim, benliği kendi isteği gibi şekillendirmekle işler zulmünü. Bu nedenle yaşam iki tarafı keskin bıçaktır. Bir tarafındaki savaşın başkasının benliğine dokunmasını engellemek iken diğeri bizzat benliğin kendisiyledir. Bu nedenle yaşam çok yönlü savaştır.

Yedigey’ in hikayesi de bu savaşların hikayesi midir yoksa? Yoksa beni bu şehre yabancılaştırıp satırlarına çeken bu kalın kitap bunun için mi yakındır bana? Bir parça beni mi anlatır, birazcık anlar mı beni yoksa?

Bu sokalar, bu evler, bu trafik bunun için mi yabancıdır bana? Ellerini uzatıp pervasızca değdikleri için yüreğime, evet sırf bunun için mi böylesine acı verirler? Bunu için mi düşman bilirim bazen her şeyi? Bu yüzden mi akşamlarını beddua gibi savurur yüzümüze bu şehir?

Bazen hepimiz yabancısı olmaz mıyız hayatın? Kendini bir kenarda beklemeye alınmış hissetmeyen var mıdır aramızda?

Bekliyorum. Bir gün kendi yüreğim açar mı diye kapılarını. Açar mı bir gün her sabah izlediğim yaşlı söğüt yüreğini? Açar mı bu köhne evleriyle bu yaşlı mahalle? Çocukluğumdaki gibi döker miyim kaldırımlarına tüm sevgilerimi? Avuç izlerimi bulabilir miyim şimdi sıkışmış topraklarında? Ağaçlarının meyvelerini masumca koparabilir miyim artık? Artık hangi köşesinde duyulur çığlığım, hangi taşına sürerim ellerimi?

Bekliyorum, sevdalarını yapraklarıyla döken bir şehrin başında...

Sanki çevresindeki insanlarla arasında bir mesafe koymuş ve onlardan, oradan ayrılmıştı. Bir insan derin iç duygularını açığa vurmak istediği zaman böyle yapar.

Sen dertlisin değil mi Yedigey? Sen de görünmez prangalarla bağlısın bu topraklara? Tıpkı Kazangap gibi, tıpkı Abutalip gibi, tıpkı kendin gibi...

Kazangap, Yedigey, Abutalip. Bu bir dostluk bağıdır bozkırın çöllerinde, dostluğun prangalarıdır. Bozkırda dostluk destektir zor günde. Dostluk karşılıksız sevgidir...hepsini Boranlı’ ya getiren de mecburiyetleridir. Kazangap Yedigey ’e destek çıktığı gibi Yedigey de Abutalip ’e açar kucağını... derdini dert bilir dostunun.

Abutalip bu baskıcı rejimin kendine seçtiği düşmandır. Rejim, kendi devamı için mecburdur bu düzmece düşmanlara.

Abutalip Kuttubayev. Yaş otuz beş. Suç komünist rejim düşmanlığı. Sovyet ceza yasasının bilmem kaçıncı maddesinin kapsadığı fiilleri işlemekten...

Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar da devlet olmadan yaşayamazlar. Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmelidirler.

İstihbarat örgütü KGB, devlet aleyhtarı olduğunu iddia ettiği Tito adlı örgüt kurgulamasına Abutalip Kuttubayev başta olmak üzere bir çok savaş gazisini de dahil eder. Kuttubayev İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlarla savaşmış ve onlara esir düşmüştür. Bu esaretin kendisi bile suçtur aslında. Diktatör Stalin ‘in emri katiyen teslim olmamak gerekirse kendi hayatına son vermektir. Bu esaretten kurtulup müttefik Yugoslavya partizanlarıyla savaşa devam eder Kuttubayev. Yazık ki yıllar sonra siyasal konjonktürde Yugoslavya ile yaşanan gerginlikler yüzünden rejim aleyhtarlığıyla suçlanacağını bilmeksizin.

Kendini kurgulanmış bir suçun ortasında bulacağını bilebilir miydi?

Şimdi sorgu yargıcının yapacağı iş, bazı ayrıntıları belirlemek ve sanığın itirafını sağlamak idi. Aslında suçlamanın ortaya konuş biçimi siyasi aktüalitenin başlıca konusu idi ve bu da Tansıkbayev ‘in kurnazlığı ve büyük çabasını kanıtlıyordu. Bu, onun hayatının en büyük işi, en büyük davası olacaktı. Öte yandan Abutalip için de bu, gerçek bir tuzaktı. Çünkü böyle korkunç bir iddia, böylesine korkunç bir sunuş, insanı ancak bütün suçlamaları kabul etmek zorunda bırakır, sonuç olarak da kurtuluş yolu tamamen tıkanmış olurdu. Peşin hüküm verilmişti:İddianın özü suçun tartışılmaz kanıtıydı.

...

Sabaha doğru geçen trenin sesiyle uyandım. Duyduğum gerçekten trenin sesi miydi yoksa yine farazi sesler mi duyuyordum? Bu kitap yaşamıma girdi gireli tren tıkırtıları duyuyorum zaman zaman. Kendimi yakın bulurum bu seslere... Evimizin yanından her on beş dakikada bir geçer bağlı vagonlar... neleri taşırlar uzaklara?

Tren ayrılık getiriyordu...diyordu Aytmatov.

Aytmatov ayrılığı yaş(at)ıyordu. Okurken titriyordu içim. Her gün nice tren ayrılığı taşır kim bilir? Bizi ayrılığa taşıyan neler vardır her daim! Kendimizi nasıl da ayrılığa taşırız bile bile...

Beni de bu tren sesleri taşıyordu ayrılığa. Zaman zaman bu yerlerden uzaklaşmak arzusu öyle bir hal alır ki, tanımadığım sokakların beni başka yerlere, mesela deniz kenarına ya da çölün ortasına taşıyıvereceğini sanırım.

‘’Diyelim ki buradan gittin. Gitmekle kendinden kaçıp kurtulacağını mı sanıyorsun? Nereye gidersen git, üzüntülerin de seninle beraber gelecektir.’’ diyor Kazangap. Kazangap bilgeliğin yüzüdür.

Bilgelik ise babadan oğula geçmez. Ama bir mirastır da aynı zamanda. Kan bağı gerekmez varis olmak için. Varislik yürek işidir. Bu yüzden Kazangap oğluna değil Yedigey ‘e bırakır bu mirası.

...

Acılar da mı miras kalır bize? Geçmişin efsaneleri bu yüzden mi hep acıdır? Sadece dillerde mi yaşanılır onlar? Her anlatılışında acımaz mı yüreğimiz?

Neden hep kederler mirastır o halde? Neden mutluluğu anlatan destanlar yoktur? Mutluluk geçici, acılarsa kalıcı olanlar mıdır? Acılar ve kocaman bir yalnızlık...

En destansı hikayeler bile, kahramanlık, aşk ya da erdem gibi başka konuları işlese de, hepsinin ortak yanı yaşanmış çilelerdir. Bir toplumun tüm özelliklerini içerirler o halde. O halde birbirinden kopmayan bir ipliktir sanki bunlar: ahlak, inanç, değer, toplum dinamikleri, yani hukuk, kültür, yani hikayeler, şarkılar, her türlü içtimai ve ferdi yaşam...

Buradan kilometrelerce uzakta Kırgız bozkırlarındaki yaşamı anlayabilir miydim? Bu efsanelerin bir işlevi olmalıydı? Kaçıncı sayfasındayım bu kitabın bilmiyorum ama bana kapılarını açmasını istiyorum. Tüm bu isimler, Kazangaplar, Yedigeyler, bir kadının tüm erdemini taşıyan ve ataerkil dünyanın karşısında dimdik ayakta duran Ukubalalar, Zarifeler, Nayman Analar...bu isimlerin bir anlamı olmalı...

Bir tarihin kazınmış yüzleri olmalıydı hepsi. Bu yüzden mi tarihinden koparmak yüzlerden koparmaktır toplumu? İnançlardan koparmak, değerlerden koparmak, sevginin ve acının hikayesinden koparmak, sevgiden koparmak...

Koparıldım. Şimdi her tarafı ihanettir şehirlerin, her tarafı yalnızlık.

Son satırını ben yazıyorum bu kalın kitabın. Son satırını acı yazıyor...


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 


Bekliyorum. Bir gün kendi yüreğim açar mı diye kapılarını. Açar mı bir gün her sabah izlediğim yaşlı söğüt yüreğini? Açar mı bu köhne evleriyle bu yaşlı mahalle? Çocukluğumdaki gibi döker miyim kaldırımlarına tüm sevgilerimi? Avuç izlerimi bulabilir miyim şimdi sıkışmış topraklarında? Ağaçlarının meyvelerini masumca koparabilir miyim artık? Artık hangi köşesinde duyulur çığlığım, hangi taşına sürerim ellerimi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım