Ama
dünyada, insan hafızası zamana meydan okur. İnsanın kendi
hayatı, göz açıp kapatıncaya kadar geçen zaman kadar kısadır.
Ölümsüz olan düşüncedir, fikirdir. Ve bu fikirler insandan
insana geçer. Ölümsüz olan Manas’tır, çağdan çağa geçen
Manas’ın sözleridir..
Manas
destanı, bir ozan-milletin kendini ifadesi. Bin yıldır dilden dile,
nesilden nesile aktarılan, bir milletin tarih boyunca varoluş mücadelesini,
zaferlerini, acılarını, kahramanlıklarını anlatan bir Kırgız destanı.
Manas, Kırgız Türkünün her şeyi. Milyona varan mısra adedi ile, dünyanın
bu en büyük destanı, Kırgız’ın dilinde atasını, tarihini, değerlerini,
hülasası kendini anlatan bir değerler arşivine dönüşmüştür. Bu dev
arşiv şifahidir, yani yüzyıllardır manasçı ozanların dimağlarındadır,
onu insanların önünde büyük coşkuyla ezberden okur, onu yeniden yaşıyormuşçasına
oynarlar. Manas’ı zihinlerinde her nesilde yenileyerek, yeni şeyler
katarak büyütür, takip eden kuşaklara aktarırlar. Manas kapsayıcıdır,
her yeni kuşak için söyleyecekleri, her yeni hâl için başvurulabilecek
hikayeleri vardır.
Manas’ı
günümüze ulaştıran ozanlar arasında yüzyıllardır niceleri gelip geçmiş,
her biri atasından öğrendiğine kendi ustalığını da katıp, takip eden
kuşağa aktarmış. Bu usta manasçılar bu devasa destanı kalabalıkların
önünde, sesini daha uzaklara duyurmaya çalışarak büyük bir coşkuyla
ezberden okurlar, onu yaşar, yaşatırlar. Dinleyenleri Manas’ı, oğlu
Semetey’i, savaşlarda rüzgardan hızlı koşan tulpar atları, savaşı,
zaferi, yenilişi, kahramanlığı manasçıların dilinden tanıyıp,
bilirler. Bu büyük Manas destanını yüzyıllardır yaşatan, onu günümüze
ulaştıran manasçılar içinde biri var ki sesini en uzaklara duyurmayı başarmış,
Kırgız kültürü ve Manas destanından feyz alan eserleri, yüzü aşkın
dile tercüme edilmiş. Son yüzyılda, bu edip milletin bir çocuğu,
kendinden önceki manasçıların Manas’ı sadece kendi evlatlarına
anlatmalarından farklı olarak, onu kalıp olarak değil, içerik olarak dünyaya
tanıtmayı başarmış, kendi eşsiz milli birikimini diğer milletlerle
paylaşmanın yollarını bulmuştur. Onun hikaye ve romanları, Kırgız kültürünün,
tarih ve medeniyetinin başka bir deyişle Manas’ın, yazılı edebiyattaki
tezahürleridir. O, ünlü yazar Cengiz Aytmatov’dur.
“O
uzak çağlardan zamanımıza kadar, sözler sözleri, fikirler fikirleri doğurdu.
Ve türküler başka türkülere karıştı. Olaylar ve bu olayların öyküsü
bir destana dönüştü. Manas’ın ve Kırgız aşiretlerini birleştiren,
bu birliğin simgesi olan Manas’ın oğlu Semetey’in hikayeleri, Kırgızların
sayısız düşmanlarıyla yaptıkları savaşlar, kahramanlıklar, bize işte
böyle ulaştı...
Biz
bu destana babalarımızın, bütün ecdadımızın seslerini verdik. Bu
sesleri hep duyacağız: Çok eski zamanlarda buraları terk eden kuşların uçuşunu,
nice zamandır artık toprağı dövmeyen toynakların sesini, savaşta ölen
batırların naralarını, ölenler için yakılan ağıtlarımızı, zaferler
için sevinç çığlıklarımızı duyacağız. Bu destan, yaşayanların övüncü,
hepimizin övüncü için, geçmişi canlandıracak, gösterecektir...”
***
Cengiz
Aytmatov 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan
ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul
Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında
Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasına katılır. Kemikleri
1991 yılında bulunur. Aytmatov’un amcası da 2. Dünya savaşında ölmüştür.
Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş modern bir kadındır. Dört çocuğunu
kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula
kendi köyünde gider. Babaannesi Ayımkan etrafında saygı gören bilge bir
kadındır. İrticalen şiirler söyler, beş-altı yaşından itibaren
torununu ninniler, masallar, efsanelerle besler. Aytmatov cok küçük yaşlardan
itibaren ozanların atışmalarını dinler, sohbetlerine katılır. Şifahi kültürün
çok canlı yaşandığı bu toprakların destani havası yazarı içten içe
kuşatıp zenginleştir.
İkinci
Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından
itibaren çalışmaya başlar. On yaşında toprağı işler. Ondört yaşında
şeker köyünde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da
vergi memuru olarak çalışır. Bu sıralarda, erkekler cephede savaşırken,
köylerde kadın ve çocukların çektikleri sefalete şahit olur. 1946’da
Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul
bitince 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de
buradan veteriner olarak mezun olur.
Aytmatovun
ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayımlanan Gazeteci Cyuda’dır.
Bu hikayeyi 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze
takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne
devam eden yazarın Cemile
adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (yeni dünya) dergisinde yayımlanır.
Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair
Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması
ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için
“dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.
Ey
Alfred de Musset, Kırgız boylarındaki bu ağustos gecesini de, otuz yaşında
hayatını ve gücünü hiç kaybetmediğini söyleyebilen bu gencide kıskanmalısın
dostum!
..
İşte
şimdi burada, Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin, Paris’inde,
kralların ve devrimlerin Paris’inde, ressamların yüzyıllık Paris’i
olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu
Paris’te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education
Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü
ben Cemile’yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona
Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci cihan
savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde
Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile’ye,
bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’e rastladım.
Aytmatov,
Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist
kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine
kabul edilir -Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün
olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden
öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından
dolayı terslikler yaşamıştır.- Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus
yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan
dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya
muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü,
Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve
Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır.
1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük
Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı
seçilir.
Cengiz
Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru
kayar. İlk romanı olan Toprak
Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında
büyük heyecan uyandıran Elveda
Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli
yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan
Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra,
yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz
Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu
hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama
adlı tiyatro eserini,1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan
Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün
Olur Asra Bedel romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından
önemlidir. Aytmatov bu romanında, Elveda Gülsarı’da temel işleyiş
bozukluklarını dile getirdiği rejimin eleştirisini daha ileri götürmüş,
Sovyet mantığını temelden sorgulayan fikirlerini yayınlamıştır.
Onun,
milletinin birikimini tüm dünyaya duyurması kolay olmamıştır. Tarihte eşine
ender rastlanacak bir baskı rejiminde, millete ait olan her şeyin talan
edilmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda söz söylemek, değerlerini
savunmak, millete ait olana vurgu yapmak cesaretini gösterebilen Aytmatov, yıldan
yıla daha yüksek sesle, sözlerinin altını daha kalın çizerek konuşur.
İlk yıllarında Yüz yüze, Cemile gibi hikayeleriyle tanınıp sevilen
Aytmatov’un bu hikayelerindeki başarısıyla topladığı ilgi, ona daha
sonraki yıllarda Elveda Gülsarı gibi, Gün olur asra bedel gibi romanlarla,
toplumsal problemleri tüm Sovyetlerin gündemine taşıma imkanı sunmuştur.
Aytmatov
1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık
seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır. Bu romanda Hıristiyanlık
dini baz alınarak rejimin dini hayat üzerindeki yanlış uygulamalarına,
bunun bir neticesi olan uyuşturucu belasına ve bozulan ekolojik dengeye değinmiştir.
Aytmatov
1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı
hikayelerinden sonra, aynı yıl Gün Olur Asra Bedel romanının devamı olan
Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar. Yazar bu eserinde Sosyalist rejime
daha önce yazdıklarından daha sert eleştiriler yöneltir. Bu roman aslında
yıllarca rejimin her katında bulunmuş birinin görgü şahitliği yapmasından
başka bir şey değildir. Totaliter, baskıcı kafa yapısını bütün çelişkileriyle
gözler önüne serer.
Devletin
çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli
olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız
insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da
hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar:
Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar
da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı
Aytmatov,
başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş,
devletin çeşitli birimlerinde görev almış, bu sayede rejimin işleyişine
tanık olmuş biridir. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından
Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük
Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde
Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve
Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler
birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olan
yazar, halen Kırgızistan’ın Luxemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri
görevini yürütmektedir.
***
“Her
yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini
kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır.
Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını
anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız.
Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri
vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve
‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi
yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.”
Aytmatov,
milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi,
askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı
coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını,
kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş,
halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde
anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde
kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır.
Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane,
destan, masal hikaye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları,
ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü,
psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü
bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmış. Hikayelerinde
halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan
yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından
haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Hikayelerinde, Kırgız Türklerinin
zengin şifahi kültürüne ait efsaneleri, masalları, türküleri kullanışında
gözlenen coşku da yazarın bu yanının en bariz göstergesi durumundadır.
Cengiz
Aytmatov’un eserleri hayatından izler taşır. Hayat, onu halkının bütün
sorunları ile çok küçük yaşlarından itibaren yüz yüze getirmiş, ona
halkını tanımasını, onun genel halini anlamasını sağlayan bir çevrede
yetişme imkanı sunmuştur. Savaş Aytmatov’un hatırasında silinmeyecek
izler bırakır. Savaş için askere alınan yetişkin erkeklerin köydeki işlerinin
hepsi, halkın sorunlarına çare bulmak, daha on iki-on üç yaşlarındayken
onun ve akranlarının sırtına yüklenir. Cepheye gönderilen erkeklerin
ailelerinin sorumluluğu, onların iaşesi, aralarındaki sosyal ilişkiler,
bir yandan savaşa rağmen devam etmesi zorunlu olan zirai faaliyet, savaşın
daha çok küçük yaşlarda Aytmatov’un sırtına yüklediği
sorumluluklardan en görünürde olanlarıdır.
Aytmatov’un
köy sovyeti kolhozu sekreterliği sırasında yaşadıkları, çektiği sıkıntılar,
şahit olduğu zor durumlar eserlerine de yansımıştır. Toprak Ana romanında
ve yüz yüze hikayesinde, ikinci dünya savaşında erkekleri askere alınan
köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla
anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması,
dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına
ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi,
boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm
haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen
cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... yani
tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Yazar eserlerinde salt bir savaş
karşıtlığı fikri vermeye çalışmasa da, hikayelerinde halk, evlatlarını
cepheye göndermesine rağmen savaşı sahiplenmemiş bir görünüm sergiler.
Savaşın anlatıldığı bölümlerde bir savaş romantizmine rastlanmaz.
Aytmatov
savaş yıllarını, kocasız kalan kadınları babasız kalan çocukların, oğulsuz
kalan anaların acılarına şahit olmuş, asker kaçaklarını görmüş,
geride kalanların birbirlerine yaptıkları acımasızlıklarını yaşamış.
Hasılı bütün yıkıcılığıyla savaş ona hikayelerinde temel malzeme
olmuş.
Savaş
insanları hayal edemeyecekleri acıları çekmeye, ağırlığına tahammül
edilemeyecek durumlarda kalmaya zorluyor. Ve böylesine zor durumları
kelimelere dökmekte Aytmatov’un başarısı onun ustalığının kanıtı
durumunda.
Eserlerinde
Sovyet rejimine eleştiriler yönelten Aytmatov bunu önceleri daha özenli
ifadelerle, sistemin genel yanlışlığını vurgulamak yerine işleyiş,
uygulayış bozuklularına değinirken, ileri ki yıllarda yazdıklarında
sistemi temelden sorgulamaktan çekinmemiştir. Elveda Gülsarı romanında
gençliğini devrimin idamesine adamış biri olan Tanabay’ın dilinden, işleyişte
yanlış giden bir şeyler olduğunu, gençliğinde kolayca terk ettiği
eskilere ait uygulamaların aslında vazgeçilmez olduklarını -Bunu çok
somut bir örnekle sunuyor. Tanabay, gençliğinde kullanılmasına karşı çıktığı,
çobanların kışın yaylalarda kullandıkları keçe çadırların aslında
şartlara en uygun barınaklar olduğunu yaşlanınca fark ediyor- söylerken,
kendine ait olana karşı takınılan bu türden yanlış tavırlardan duyduğu
rahatsızlığı dile getiriyor. Ancak yazar, Gün Olur Asra Bedel romanında
rejimin dine, geleneklere ve halkın değerlerine yönelik tavrı keskin bir
dille eleştirirken, kendi değerlerini unutanların, değersiz mankurtlardan
başka bir şey olmayacaklarını ifade ediyor. Dişi kurdun rüyaları ve
Cengiz han’a küzen bulut’ta ise Aytmatov, baskıcı sovyet rejimi, ve
onun uygulayıcılarını tasvir ederken, totalitarizmin zaman ve mekana göre
değişmeyen karakterini etraflıca irdeliyor. Dişi kurdun rüyaları romanında,
boston adlı çoban, her yıl ürün talebini daha da artıran merkez yöneticilerine,
topraklarının veriminin azaldığını bunun nedeninin de meraların,
kimseye ait olmamaları dolayısıyla bakımsızlaşması olduğunu, çarenin
toprakların, çobanların mülkü haline getirilmesi olduğunu, böylece
sahiplerinin meralarına en iyi şekilde bakıp en yüksek verimi alacaklarını
söylüyor. Boston’un bu talebi bunun sosyalizm ilkeleri ile örtüşmediği
gerekçesi ile geri çevriliyor, ayrıca köyün en başarılı çobanı olan
bu adam devrim karşıtı fikirleri yüzünden dışlanıyor, Hikayenin bu bölümüne
yazar çoğunlukla çiftçi olan Kırgız ve Kazak halklarının rejimle olan
sıkıntılarına değiniyor, sosyalizmin mülkiyet karşıtlığına dair
sert eleştiriler yöneltiyor.
Aytmatov’un
eserlerinden, eserlere konu olan Kazak ve Kırgız Türk boylarının din
telakkileri hakkında da ipuçları çıkarmak mümkün. Eserlerinde yöre
insanının din anlayışı, İslamiyet ve Şamanizm’in harmanlandığı, İslamiyet’ten
uzak olmayan ama Şamanist unsurlarda içeren bir ‘töre’ anlayışı çerçevesinde
şekillenmekte. Gün olur asra bedel romanında, kadim arkadaşı Kazangap’a
layıkıyla bir cenaze töreni yapmak isteyen Yedigey, yeni yetişen neslin
din ve gelenek karşısındaki aldırışsızlığına isyan eder. Dostu için
yaptığı törende dini gereklilikleri ihmal etmek istemeyen, arkadaşının
naaşını atasından gördüğü gibi kıbleye doğru koyan, Kur’an okuyan
Yedigey, etrafındaki gençlere, cenazeyi nasıl gömdüğüne dikkat
etmelerini, kendi ölünce de onu böyle gömmelerini öğütler. Burada yazar
halk içinde din duygusunun kaybolmasına sebebiyet veren rejim ve onun
uygulayıcılarına yedigey’in dilinden okuduğu lanetlerde, milletinin
dininden, tarihinden, kendinden uzaklaşması karşısında duyduğu üzüntüyü
dile getirir. Eserlerinden, her ne kadar dinden uzaklaşmış olunsa da yüzyıllardır
insanların hayatlarını şekillendiren İslam’ın izlerinin toplum hayatından
kolayca silinmediği anlaşılmakta. Lakin eserlerde at eti yeyip kımız içen,
Atların tanrısına, Boynuzlu maral anaya dua eden karakterlerin varlığı,
Kırgız ve Kazak Türkleri arasında alttan alta geleneklerde yaşayan Şamanizm’in
kalıntıları olarak kendini gösteriyor;
Ey
Isık-Göl, yeryüzü’nün gökyüzü’ne bakan gözü! Sana sesleniyorum
ey suları buz tutmayan göl! Ey kutsal ebedi Varlık! Kadere hükmeden Gök
tanr gözünü köpüklerine çevirdiği zaman, duamı O’na ulaştırasın
diye, sana sesleniyorum... Yıldırım Sesli Manasçı’dan
Ey
koruyucu Çoban Ata, koyunların koruyucu ruhu! İşte sürülerin ilk kuzusu!
Onu kolla, bütün kuzuları kolla! Biz çobanları da kolla!... Elveda Gülsarı’dan
Aytmatov’un
kuşkusuz en önemli özelliği romanlarında kullandığı folklorik malzeme.
Halk ait olan her şeyden, kültüründen, coğrafyasından yani insanından
haberdar olması Aytmatov’un farklı yanı. Destanlardan, masallardan, atasözlerinden
söylentilere, fırtına habercilerine (halkın tecrübeleri) vs kadar. Bunların
arasında efsaneler ve masallar ön plana çıkıyor. Beyaz gemi romanı ile
efsane ve masalları eserlerinde daha ağırlıklı kullanmaya başlayan
Aytmatov, Gün Olur Asra bedel ve onun devamı olan Cengiz Han’a Küsen
Bulut romanlarında da efsanelere yer veriyor. Beyaz Gemi’de hikaye bir
masala dayanıyor; Boynuzlu Maral Ana destanı. Düşmanları tarafından kılıçtan
geçirilip kimsenin sağ bırakılmadığı bir kabilede düşmanlarının gözünden
kaçan bir kız bir oğlan iki küçük çocuğun, yavruları insanlar tarafından
öldürülen bir maral tarafından sahiplenilmesini anlatan masal Aytmatovun
kaleminde iyiyle kötüyü çarpıştıran, iyiliğin pasif olamayacağına
vurgu yapan bir hikayenin malzemesine dönüşüyor. Gün Olur Asra Bedel’de
ise mankurt efsanesi ve raymalı aga ile begimay hikayesi anlatılıyor.
Cengiz han’a küsen bulut’ta ise romana ismini veren efsane, han’ın üzerinde
onun gittiği yere giden ve o iyilik yaptıkça orada kalacak olan bir bulut.
Aytmatov, efsane ve masalları kendi hayalinde değiştirip onları konuyla ve
zamanımızla örtüşen bir zemine çekiyor. Bir mülakatında, eserlerinde
kullandığı efsane ve masalları orijinal halleriyle kullanmadığını, günümüz
için daha çarpıcı olacak şekilde değiştirdiğini söylüyor.
Aytmatov’un
eserlerinde yer verdiği bir diğer folklorik öğe ise türküler. Onun yaptığı
sadece türküleri hikayede kullanmak değil, türküler hakkında bir
hassasiyet oluşmasını sağlamak, onlara dikkat çekmektir. Nitekim
hikayelerinde kullandığı türküleri, türkünün doğduğu ortamın şartlarıyla,
ardındaki hikayelerle birlikte alır. Eserlerinde birçok yerde türkülere
verdiği önemin altını çizer;
“...
bir türkü söylenmektedir, ya genç yada yaşlı bir çobandır bu türküyü
söyleyen. Dedem beni hemen durdurur: ‘bak dinle, der, böyle türküyü her
zaman duyamazsın.’ Orada durup dinleriz. Dedem içini çekerek sesin geldiği
tarafa bakar ve başını sallar.”
“dedem
diyor ki, geçmiş zamanların birinde bir han başka bir hanı tutsak almış.
Bu han tutsağına: “Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır uzun
zaman yaşayabilirsin. İstemezsen en büyük arzunu yerine getirir, sonra da
seni öldürürüm”, demiş. Tutsak han düşünüp cevap vermiş: “Köle
olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Ancak öldürmeden önce
herhangi bir çobanı buraya getirmeni istiyorum.” “Ne yapacaksın o çobanı?”
“Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum.” Dedem diyor ki, işte
böyle vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış.
Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim! Herhalde onlar büyük şehirlerde
yaşıyorlar.
“Türküyü
dinlerken dedem kulağıma fısıldar: İlahi! Ne büyük insanlarmış eski
insanlar! Ne türküler yakmışlar”
Aytmatov’un
Kırgız şifahi edebiyatının ana unsurları olan masal, efsane ve türkülere
yaptığı vurgunun altında, insanına kendini hatırlatma çabası vardır.
Gün olur asra bedel romanında Abutalip adlı öğretmen halk içinde dinlediği
masal ve türküleri yazıya dökerek gelecek kuşaklara aktarma telaşı içerisindedir.
...
Senden
geniş nehir var mı ?
Senden aziz yurt var mı Enesay?
Senden derin bir dert var mı Enesay?
Senden özgür olan var mı Enesay?
Senden geniş bir nehir yok Enesay,
Senden aziz bir vatan yok Enesay,
Senden derin bir dert de yok Enesay,
Senden özgür özgürlük yok Enesay,
Enesay, Yenisey
nehrinin kırgızca ismi.
Aytmatov’un
başarısının ardında, onun, devasa Kırgız kültürünün yazılı
edebiyattaki ilk temsilcilerinden biri olmasının yanında, kendi kültüründen,
coğrafyasından, insanından haberdar olmak yatmaktadır. Beslendiği kaynak
daha nice Aytmatov’lar çıkaracak gürlüğe sahiptir.
Yüzyüze
Hikaye
ikinci dünya savaşı yıllarında geçiyor. Seyde ve İsmail yeni evli bir
çifttir. Düğünün hemen ardından, gece gündüz çalışarak yaptıkları
evlerinde oturamadan İsmail askere alınır. Karısı Seyde, bebeği ve
kaynanası ile birlikte kocasının dönüşünü beklemektedir. Köyde savaşın
getirdiği yoksulluk kol gezmekte, yiyecek sıkıntısı ve çalışabilecek
erkeklerin askere alınması yüzünden işlerin sekteye uğraması, hayatı
zorlaştırmaktadır. Bir gece İsmail savaştan kaçıp, gizlice eve gelir.
Seyde sevincinden durumu anlayamaz. Daha sonra kocasının bir asker kaçağı
olduğunu anlayan Seyde, durumu kabullenir. İsmail, kışı köyün dışındaki
bir mağarada geçirdikten sonra ailesiyle birlikte uzaklardaki akrabalarının
yanına göçmeyi planlamaktadır. İlk zamanlar geceleri evine gelen İsmail
daha sonra bunu güvenlik gerekçesiyle bırakır. Artık o bütün zamanını
mağarada geçirmektedir. Bu sırada karısı Seyde, bir yandan kocasının kaçak
halini insanlardan saklamaya çalışırken, diğer yandan da köyün
yokluktan kırıldığı, yiyeceğin hanelere nüfusa oranla dağıtıldığı
bir durumda kendi rızklarından keserek kocasına yemek götürme telaşı içerisindedir.
Köyün
dışında bir mağarada kaçak bir şekilde yaşayan İsmail’in
psikolojisinde, yakalanma korkusu ve yalnızlık olumsuz tesirler yapar.
Gittikçe yabanileşir, artık Seyde’nin getirdikleri ile doymamaktadır.
Evlerinin bitişiğinde Totoy adında iki çocuklu bir kadın yaşamaktadır.
Kocasını savaşta kaybeden bu hasta kadın da köyü kasıp kavuran
yokluktan çocuklarını koruma telaşındadır. Bu kadın ve bebeklikten yani
çıkmış çocukları bütün umutlarını yakında doğum yapacak olan
ineklerine bağlamışlardır. Kadının ve çocukların bu durumuna şahit
olan Seyde ineğin biran önce doğurması ve onlara süt vermesi için dua
etmektedir. Bir gün bu kadının bel bağladığı ineğin çalındığı
haberi yayılır. Totoy perişan olur. Herkes hırsız avına çıkar. Seyde
komşularının ineğini çalan hırsızın, o gece eve elinde taze etlerle
gelen kocası olduğunu öğrenir. Çok zor bir durumda kalmıştır, üzüntüsünden
saçları bembeyaz olur. Bu ruh hali içinde kocasının saklandığı mağarayı
askerlere gösterir. İsmail’in, askerlerle yaptığı çatışmanın ortasında,
karısıyla yüz yüze gelmesi ile hikaye sona erer.
“Aralarındaki
mesafe gittikçe azalıyordu ve birden yüz yüze geldiler! O zaman Seydesini
tanıyamadı. Bu kadın o değildi. Başı açık, saçları ağarmış, kucağında
yavrusuyla korkusuzca kendisine bakan bu kadın o değildi. Birden onu
kendisine fersah fersah uzaktaymış gibi gördü. Kederinin heybetiyle erişilmez,
ulaşılmaz bir yüceliğe kavuşmuştu. Onun karşısında kendisi ne kadar güçsüz,
ne kadar acınacak haldeydi!”
Aytmatov
bu hikayesi için şunları söylüyor;
“Yüz
yüze’de anlatmaya çalıştığım ana konu devlet otoritesi ve bireyin karşı
karşıya gelmesi olgusudur. Bu sadece Sovyetler birliğinde olan bir olgu değildir;
bütün savaşlarda devlet ve birey çatışması vardır.”
***
Cemile
Aytmatov,
ikinci dünya savaşı yıllarında geçen bu hikayede, Cemile adlı evli genç
bir kadının yaşadığı aşkı, kayınbiraderinin dilinden anlatır. Cemile
kocası Sadık’la yeni evlenmiş, düğünün ardından Sadık askere gitmiştir.
Cemile güzel, canlı ve hareketli bir kadındır. Köyün bütün delikanlıları
Cemile’ye hayrandır. Yengesinde anlayamadığı bir farklılık sezen
Seyit, onu tanımaya, ona daha yakın olmaya çalışır. Köy idaresinden
gelen biri, Seyit’in annesine köyde çalışacak erkek kalmadığını, yapılacak
bir çok işlerin olduğunu, bu yüzden de Cemile ve Seyit’e arabalardan
birini verip, onları istasyona malzeme taşımaya tayin edeceklerini söyleyerek
bunun için izin ister. İlk zamanlar ayak sürüyen bu kadın, daha sonra
buna izin verir. Bu hadise yengesiyle bir şeyler paylaşmak isteyen Seyit için
bulunmaz fırsat olur. Yanlarına üçüncü eleman olarak, Danyar adında,
savaştan sakat dönmüş, oldukça içine kapanık biri verilir. Bu bitmeyen
erzak taşımaları, onları güzel sabahlarda yük taşırken, yorgun akşamlarda
boş arabayla dönerken, çalışırken, dinlenirken “birlikte” kılar. Bu
birliktelik Cemile ile Danyar arasında bir yakınlaşmaya, bir gönül birliğine
gider. Danyar akşamları dönüş yolunda türkü söyler, Seyit ise, türküleri
dinlerken hayallere dalan Cemileyi ve yanık sesli Danyar’ı seyreder.
Olaylar gelişir, Cemile ile Danyar birlikte memleketlerini terketmeye karar
verirler. Onları giderlerken yalnız Seyit görür.
“Akşam
üzeriydi, birden yanyana giden iki insan gördüm. Bunların çay geçidinden
geçtikleri besbelliydi. Aa! Cemile ve Danyar idi bunlar!
..
İşte
vadide, fundalar arasında bir patikadan gidiyorlardı. Onları gözlerimle
takip ediyor ve ne yapacağımı bilemiyordum. Arkalarından seslensem? Ama
dilim damağıma yapışmıştı.
Güneşin
sarı kızıl ışınları, dağlar boyunca hızlı hızlı akan alaca
bulutların üzerinden kayıp kayboluyor ve hava birden kararıyordu. Danyar
ve Cemile hiç arkalarına bakmadan, demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları
fundaların arasında iki defa daha göründü, sallandı ve sonra
kayboldular..”
Seyit
resme kabiliyetli bir çocuktur, ve zihnindeki Cemile ile Danyar’a ait son
fotoğrafı tuvale dökmeyi aklına koyar. Yıllar sonra bu onun ressam olarak
mezun olacağı akademiye sunduğu diploma çalışmasının konusudur.
***
Elveda
Gülsarı
Elveda
Gülsarı romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim
de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin
söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını
anlatır. Bu roman önce Rusça yazılmış, sonra Kırgızca’ya çevrilmiştir.
Aytmatov tezli eserlerini önce Rusça yazmaya dikkat eder.
Taanabay
gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata
geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci
Dünya Savaşından dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok
sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at
çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender
rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga* at vardır. Tanabay bu atla bütün
yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at
merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere
Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır.
Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları
ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar,
eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin
verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına
yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay
kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada
eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun
olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği
muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması
için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının
bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri,
her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara
ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla
birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını
problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten
başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı
“yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına
ve partiden atılmasına kadar varacaktır.
Aytmatov
bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış,
onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter
zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste
konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı
arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri
aslında bildik sözler;
Parti
üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı
yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan
öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir
kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim.
Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele,
Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini
temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem,
bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem. (ne kadar tanıdık değil mi?)
*
Dil, o dili konuşan insanların hayatlarında önem arzeden kavram yada
olgular etrafında şekilleniyor. Buna en somut örnek Kırgız dili olur, Kırgız
Türkleri’nin hayatlarında atlara büyük önem verilir, -insanlar atları
dolayısıyla itibar görür, atların şerefine ziyafetler verilir- ve bu önem
dilde en bariz şekilde ortaya çıkıyor. Yaşlarına göre cabağı, kulun,
tay, biye, koşmalarına göre taypalma yorga, su yorga, kiytin yorga, sürü
isimleri olarak üyir, yılkı, renklerine göre küren, ciyren, şabdar,
karakök, temir karakök, kızıl karakök, tarlan kök, argımak -en iyi cins
at-, kunan -yarış tayı-, tulpar -Manas’ın etrafındaki bahadırların
bindiği, görünmez kanatları olduğuna inanılan atlar- gibi kelimeler ve
daha niceleri Elveda Gülsarı’da atları nitelemek için kullanılmakta.
Taypalma yorga ve Su yorga dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır.
***
Toprak
Ana
Aytmatov
bu ilk romanı İkinci Dünya Savaşında kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen
bir kadının yaşadıklarını konu alıyor. Tolganay, mutlu bir yuvaya
sahipken, kocası ve üç oğlu savaşa katılınca en büyük oğlunun karısı
Aliman ile birlikte onların geri dönecekleri umuduyla yaşarlar. Tolganay güçlü
bir yapıya sahip, yüreği insan ve toprak sevgisi, üretme coşkusuyla dolu
bir kadındır. Erkeklerini savaşa gönderen köyün dertleriyle uğraşır.
Ev ev ihtiyacı olan insanlarla ilgilenen tolganay, yokluğun pençesinde her
türlü acıyla yüz yüze gelir. Gelini Aliman ile birbirlerine dayanak olan
bu kadını gelininin durumu çok üzmektedir. Çok sevdiği kocasını
evlendikten hemen sonra cepheye uğurlayan genç Aliman’ı kendi kızı
olarak bağrına basar. Tolganay Cepheden kocası ve büyük oğlunun ölüm
haberini aldiğinda, kendi halinden çok gelinine üzülür. Bir gün
gelininin bir çobanla yaşadığı gayri meşru ilişkiden hamile kaldığını
öğrenir. Bütün acılara rağmen (diğer iki oğlunun da ölüm haberi ulaşmıştır)
gelinine sahip çıkar. Aliman bu çocuğu doğururken ölür. Tolganay çocuğu
bağrına basar. Ona Canbolat ismini verir. Bu bebek, artık mazide kalmış
ailesinden ona kalan tek hatıradır.
Aytmatov
romanı ömrünün sonunda toprakla dertleşen Tolganay’ın dilinden anlatır.
Yazar bu romanında üretmenin verdiği huzuru, toprağa saygıyı, insan
sevgisini işlerken, savaşın mantığını ardında bıraktığı kırık dökük
hayatlar çerçevesinde sorguluyor.
Akşam
yemeği için büyük arabanın yanında otların üzerinde oturduk. Ekmek sıcaktı.
Yeni çıkmıştı fırından. Canbolat ilk dilimi bana verdi:
-
Buyur büyükanne.
Ekmeği
aldım, bereketli olması için duamı yaptım ve ilk lokmayı ağzıma götürdüm.
Çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu
ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak kokuyordu.
Evet eskiden olduğu gibiydi herşey. Lokmamı yutarken gözyaşlarımı
tutamadım: “Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür” dedim içimden.
***
Beyaz
Gemi
Aytmatov
bu romanıyla edebiyat aleminde geniş yankı uyandırmış, eseri çok tartışılmıştır.
Önce Rusça yazılan roman Kırgızca’ya sonradan tercüme edilir. Romanın
kahramanı yedi sekiz yaşlarında Isık-Göl kıyısında dedesi, ninesi,
teyzesi ve onun kocasıyla birlikte yaşayan bir çocuktur. Babası ve annesi
tarafından terk edilen torununa sahip çıkan Mümin dede, sonradan evlendiği
karısı ve torunuyla birlikte bu tenha göl kenarında, ormanın bakım işleri
ile uğraşan ve partiden olan damadı Orozkul’a yardım etmektedir.
Orozkul’un karısı, çocuğun teyzesi Bekey kısır olduğu için çocuk
sahibi olamayan bir kadındır. Orozkul evlat sahibi olamamanın hıncını bu
zavallı ihtiyar ve onun çocuğu olmayan kızından çıkarmaktadır.
Çok
geniş bir hayal dünyasına sahip olan çocuk, dürbünüyle hergün gölde yük
ve yolcu taşıyan bir gemiyi izler. Gemilerde tayfalık yapan babasının da
bu gemide çalıştığını düşünerek, balık olup bu gemiye ulaşmayı,
babasına zavallı dedesini, zalim Orozkul’u, yaşadıklarını hayallerini
anlatmayı düşler. Dedesinin yanından hiç ayrılmayan çocuk, onun anlattığı
masaları dinlerken adeta yaşıyormuşçasına onlardan etkilenir. Bu
masallardan biri Boynuzlu Maral Ana destanıdır.
Eski
zamanlarda Yenisey ırmağı boyunca kabileler arasında savaşlar olur,
zaferler ve yenilgiler yaşanırmış. Fakat kabilelerin büyüklerinden biri
öldüğü zaman büyüklerine yas tutan kabileye saldırılmazmış. Bir gün
Kırgızların lideri öldüğünde ona geleneklerine göre büyük bir cenaze
töreni düzenlemişler. Herkes cenazeye layıkıyla bir tören yapılması için
uğraşırken, onları silahsız yakalayan bir düşman kabilesi , bir kişiyi
bile sağ kalmayacak şekilde kılıçtan geçirmiş. Yalnız bu mezalimden, o
baskından biraz önce oynamak için ormana giden bir kız, bir de oğlan çocuğu
kurtulmuş. Çocuklar onların düşmanları olduğunu bilmeden, o sırada
uzaklaşan toz bulutunun ardına düşmüşler. Çok uzaklarda bir dağın
yamacında bir şölen verildiğini görüp oraya gitmişler, bu şölen yeni
topraklar kazanan düşmanlarının zaferlerini kutladıkları bir şölenmiş.
Oraya gidince kabilenin lideri, bu iki çocuğun Kırgız aşiretinden
olduklarını anlayıp, onları bir uçurumdan atması için bir kadına vermiş.
Böyle bir şeye kadının da gönlü razı olmuyormuş ama, o yapmazsa bir başkası
çocukları feci bir şekilde öldürebilirmiş. Onları uzaklarda bir uçurum
kenarında aşağıya atacakken, büyük boynuzlu bir maral belirmiş. Kadına
yavrularının insanlar tarafından öldürüldüğünü, o yüzden o çocukları
istediğini, onları yavruları gibi büyüteceğini söylemiş. Çocukları
alıp güneylere Isık-Göl kıyılarına gelmiş. O iki çocuk büyümüş, Kırgızlar
onların soyundan yeniden türemiş. Ve bu insanlar Boynuzlu Maral Ana’nın
çocuklarına hep saygı duymuş, onları avlamamışlar. Ta ki, yıllar sonra
dosta düşmana ne kadar zengin olduklarını göstermek için, ölen babalarına
yaptıkları görkemli bir cenaze töreninde, oğulları onun öte dünyada
Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan olduğunun anlaşılması için, mezarının
başına büyük bir maral boynuzu dikmeyi düşünene kadar... Bundan sonra
ölenlerine saygı ifadesi olarak, mezar başlarına maral boynuzu dikmeye başlamışlar.
Boynuzlu Maral Ana bu insanlara küsmüş, kalan yavrularını alıp oraya
veda ederken, bir da ha geri dönmeyeceğini söylemiş.
Bir
gün dede sevinçle çocuğa maralların geldiklerini, onları ormanda gördüğünü
söyler. Çocuğun sevincinin tarifi yoktur. Ancak maralların geldiğini
bilen yalnız dede ve torunu değildir. Bir gün Orozkul bu marallardan birini
avlayıp misafirlerine ikram etmek ister. Tüfek Orozkul’a muhtaç olan Mümin
dedenin eline verilir ve maral ona vurdurulur. Çocuk bütün bunlar olup
biterken evde hasta yatmaktadır. Dışarı çıktığında insanların sevinçle
et paylaştıklarını görür. O gün ilk defa dedesinin içki içtiğine şahit
olur. Etrafa bakınırken öldürülen maralın boynuzunu görünce, üzüntüsünden
ne yapacağını bilemez. Birden içinde bir balık olup babasına gitme isteği
doğar. Yakınlardaki çaya koşan çocuk, kendini azgın sulara bırakır.
Çay
boyunca yüzüp gittin çocuğum.
Şimdi
ben sana yalnız şunu söyleyebilirim: “ Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşmadığı
her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın
sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök
ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var:
insandaki çocuk vicdanı tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum
filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerde beklesin, insanoğlu
doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve sorumluluk denen şey
de var olacaktır...
Sana
senin sözlerini tekrarlayarak veda ediyorum: “Merhaba Beyaz Gemi, ben
geldim!”