AŞK ve SEVGİ
..: Cengiz AYTMATOV :..

..: Haz: Şerife SANCAR :..
serifesancar@patikalar.net

Sevginin yıldırımı düştü mü bir yüreğe, bil ki sevgi 
baş verir o yürekte.

Aşk ve sevgi bu iki kelimenin kullanıldığı anda ki uyandırdığı intiba biraz ürkütücü. Ve duyar duymaz belki bir geri adım attırıyor ama daha sonra bu atılan geri adımın ardından merak etme olayı başlıyor herhalde diye düşünüyorum. Zaten çok geniş kapsamlı bir konu ve de kimilerine göre içerikleri de değişebiliyor, yani kısacası göreceli.

Ben bu konuyu üç kitap çerçevesinde tetkik etmeye çalışacağım. Bu üç kitaptan ikisi Cengiz Aytmatov’a, diğeri ise başlı başına bir ekol olan –tabii bu benim düşüncem- Ali Şeriati’ye ait. Sevgi aşktan üstündür yazısından alıntılarla...

C. Aytmatov iki ayrı hikayesinde (Cemile ve Yüzyüze) sevginin farklı olaylarda, nasıl dillendiğini sade bir üslupla dile getirmiş. Tabii üslubunun yanında olayları nasıl ele almış bu da verilen mesajın niteliği açısından önem arz ediyor. Cemile adlı hikayesinde evli olan bir kadının eşinin savaşta olması nedeniyle başka bir gençte gerçek sevgiyi buluşu yer alıyor. Hepimiz- bunda tabii bazı istisnalar hariç-kendimizi yalnız ve zayıf hissettiğimiz anlarda birilerine sığınma ihtiyacı duyabiliriz. Öyle sanıyorum ki Cemilede böyle bir anında sevgiyi buldu. A. Şeriati de şöyle bahsetmiş bundan ‘iki yalnızın arasındaki yalnızlığın oluşturmuş olduğu bağlılık...’

Şöyle ki burada Cemile adlı bayanın İslami bir kimliği yok. İşin içine İslam'ı kendine din olarak seçmiş bir kişi girmiş olsa idi yaptığı iş seçmiş olduğu dinle bağdaşmazdı. İnandığı ilkelerle çelişirdi. Ayrıca ahlaki kuralları çiğnemiş olurdu. İleride hayatını paylaşacağı ömrünü geçireceği insanı seçmiş olan bir kadının bir başkasına karşı böyle duyguları hissedip bunu da fiiliyata dökmesi ahlaki yozlaşmayı oluşturur. Bu da toplum açısından sakıncalı diye düşünüyorum. Bunun yanında İslami kimliği olmayan kişinin böyle bir olayı gerçekleştirmesi nasıl değerlendirilir orası ayrı bir konu, tartışılabilir.

A. Şeriati böyle bir duygunun aşk olabileceğinden söz ediyor. Aşk görme engelli bir coşku,görmezlikten kaynaklanan bir bağ,çılgınlık,çılgınlık ise ‘anlayış’ ile ‘düşünüşün’ bozulmuş ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Aşk, büyük, güçlü bir kandırmacadır. Denizin içinde boğulmaktır. Görme duyumunu alır. Kabadır şiddetlidir. Sevgilinin kim olduğunu düşünmez. ’Öznel bir öz coşkudur’. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. İki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için bu yıldırımın düşüşünde n sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.İşte burada aşkın kıvılcımlanışından sonra seven ve sevilen birbirlerinin yüzlerine bakınca birbirlerini tanımadıklarını anlarlar. Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Aşk kişinin yaşama dalıp –doğanın çok sevdiği-güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir ’bilinçsizlendirim’ dir.

Yüz yüze adlı hikayede de olay bir savaş zamanında geçiyor. Seyde adlı bir kadının eşinin savaşa gidişinin ardından bir takım olaylar cereyan ediyor. Seyde gerçekten eşini çok seviyor sevgisi de onun zorluklara dayanma gücünü arttırıyor. Ama daha sonra gelişen bir olay karşısında Seyde’nin sevgisi gerçekleri görmesini engellemiyor. A. Şeriati sevgiyi ‘bilinçlice bir bağ; apaçık duru bir görmenin sonucu olarak değerlendiriyor ve sevgi konusundaki düşüncelerine şöyle devam ediyor...

Sevgi ruhun içinde doğar,bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere , sevgide onunla birlikte yükselir. Sevgi aydınlıkta kök salar. Işığın gölgesinde yeşerir, büyür. İşte bu yüzden hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte,başlangıçta,iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgileri okur. ’Biz’ oluşları ise ‘tanışım’dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil-bir anda iki kişinin gerektirimler sonucunda biz olma duygusunu taşımaları olasıdır. Bu durum ise öyle duyarlı öyle uçucudur;duyumun ve anlayışın eli altından kolayca kaçabilmektedir-daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış, konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, ’inanış’ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin –gizli mihrabında, bir rahip düşünün yere çizilmiş olduğu; yalnız, yabancı bir minarenin yakarışlarının açıklı iniltisinin sarstığı terkedilmiş bir tapınağın ruhu gibi- hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisinin hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu... kendi gözleriyle görürler.

Sevgi baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Sevgi, sevileni sevgili,değerli olarak ister. Bütün gönüllerinde kendisinin sevdiği için beslediğini, beslemeleri için diler. Kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.

Sen ise bilemezsin,-şimdi hava dolu kemik bir kafesten başka bir şey olmayan, içsiz, boş göğsünün üzerine mezarın ağır, acımasız taşları koyulmuş olan...-bu sevgili için acı çekmenin ne güç olduğunu!!

Çığlık atmaya gırtlağı olmadığı için, başkaldırmaya yüreği olmadığı için inleyemeyen, ne desem? Bu da yetmiyormuşçasına titreyemeyen, kaşlarını çatamayan, yalnızlığın bu ölüm kokan ıssızlığında kendi alnına bir yumruk bile indiremeyen, dayanamayan, ağlaya...mayan...biri için, bir iskelet için acı çekmek nasıl güç olur! Ne ölçüde güç olur! Bilemezsin.

Sen ise bilemezsin, göz çukurları derin, büyük, toprak dolu iki çukurdan başka biri için ağlamanın ne acı olduğunu! Ne desem? Ağrı mı? Acı mı? Güç mü? Bu sözcükler dirilere özgüdür. Güç yetirmekle dolu, olmakla dolu olan dünyaya özgüdür. Burada hiçbir sözcük konuşabilecek güçte değildir.

Evet, kalıp yaşaman gerekiyor... Niçin? Sevgi aşktan üstündür de ondan. Ben ise kendimi, kesinlikle, yüce aşkların en üstün doruğunun düzeyine değin düşürmeyeceğim, diyor A. Şeriati sevginin aşktan üstün olduğunu belirterek son noktayı koyuyor.

Sevgi emek ister sevgi sadece bir duygu olarak var değildir. Duygu geldiği gibi gider.İçinde yargı ve düşünce yoksa eğer, onun sonsuza dek süreceğinden nasıl emin olunabilir? Sevgi dolu günlerin sizleri bulması dileğiyle...

 


 

 

Cengiz Aytmatov iki ayrı hikayesinde (Cemile ve Yüzyüze) sevginin farklı olaylarda, nasıl dillendiğini sade bir üslupla dile getirmiş. Tabii üslubunun yanında olayları nasıl ele almış bu da verilen mesajın niteliği açısından önem arz ediyor. Cemile adlı hikayesinde evli olan bir kadının eşinin savaşta olması nedeniyle başka bir gençte gerçek sevgiyi buluşu yer alıyor. Hepimiz- bunda tabii bazı istisnalar hariç-kendimizi yalnız ve zayıf hissettiğimiz anlarda birilerine sığınma ihtiyacı duyabiliriz. Öyle sanıyorum ki Cemilede böyle bir anında sevgiyi buldu. A. Şeriati de şöyle bahsetmiş bundan ‘iki yalnızın arasındaki yalnızlığın oluşturmuş olduğu bağlılık...’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım