Ankara
kalesine çıkıp bu koca başkente hiç baktınız mı? Kaleden
Ankara’nın hemen hemen her yerini görmek mümkün. Bu seyirle
Ankara küçülür ufacık kalır. Önce kalenin etekleri döker
saçar içindekileri. Tepede ancak birbirine dayanarak ayakta
kalacakmış hissi veren evler, eğrelti bacalardan tüten
yoksulluk, köpek havlamaları, sebzecilerin bağırışı, buz
gibi sularda yıkanıp gelişigüzel asılmış çamaşırlar...
Bunlar hep size uzak gelen ama yerli yerinde gerçeklerdir.
Sabah
erken saatlerde başlar buralarda hayat. Kardeşleri, Altındağ,
Türközü, Çinçin gibi gözünü kırpmamıştır Bent Deresi
de geceleri. Sarhoş naraları, köpek havlamaları, küfür dolu
kavgalar. Tavşan uykusundan uyanır gibi gün ışığıyla
birlikte yeni koşturmalar için uyanır. Derme çatma evlerde güneş
yerine 40 vattlık ampuller karşılar ev halkını. Gözler
mahmurdur, Şöyle sobanın yanında biraz daha uyusam diye nazlanılır.
Evin hanımı onlara ancak sobanın sıcak suyunu lütfeder. Çocuklar,
belki on beşinde belki on üçünde yüzlerinden buharlar çıka
çıka girerler odaya. Sabahtan işe çıkıp öğleden sonra
okula gideceklerdir .Belki okula gidiyorum deyip top oynamaya kaçacaklardır.
Zeytin, ucuz peynir, sobada ısıtılmış ekmeğin üzerine sürülmüş
yağla, koyu demli çayla yapılır kahvaltı ve herkes dağılır.
Çocuklar mendil, simit, sakız satmaya, baba fabrikaya, anne de
şehrin diğer ucundaki bir eve temizliğe...
Kadıncağız
hızlı adımlarla Hacı Bayram’ı geçer. Milyonlarca kere geçmiştir
belki oradan. Bazen dua eder bazen görmez bile. Hacı Bayram
kimdir, nasıl yaşamıştır bilmez. Yoksul dostudur, buna inanmış
gerisini merak etmemiştir. Heykeli de geçip otobüs durağına
gelir. "Hoşdere-Çankaya" otobüsüne güçlükle biner
bir yandan da söylenir, ‘ne vardı sofrayı toplayacak geç
kaldım işte.’ Otobüs her duraktan aldığı insanlarla dolar
taşar. Kızılay, Bakanlık derken yavaş yavaş boşalır. Kadıncağız
gideceği evin önüne gelince üstünü başını düzeltir.
Evin
hanımı çıkmak üzeredir. Diş hekimidir kendisi,çocuklarını
okudukları koleje bırakıp oradan muayenehanesine gidecektir.
Yapacağı işleri hızla tarif eder ona; mutfak toplanacak,
camlar silinip ortalık süpürülecek, ütü yapıldıktan sonra
yemek pişirilecek çocuklar okuldan gelince karınları
doyurulacaktır.
Onlar
gidince önce mutfağa geçer. Kahvaltı sofrasını toplamaya başlar.
Zeytin, kaşar peynir, beyaz peynir, pastırma, salam, taze sıkılmış
portakal suları, çay, haşlanmış yumurta kabukları. Aceleyle
toplar sofrayı, bir yandan da çocukları gelir aklına. Küçücük
elleriyle buz gibi havada mendil satışları yaralar yüreciğini,
doğru dürüst edemedikleri kahvaltı çöreklenir kalır içine.
Mutfakta işini bitirince pencerelere yönelir. Sokağa şöyle
bir göz atar. Her taraf ne kadar temizdir. İnsanlar bakımlı, düzgün
giyimli. Anlam veremez bunca çelişkiye. Bir yanı yaban durur
buralara bir yanı sever. Düşünmek istemez hayatını. İşini
bitirip gitmek gelir içinden
Akşama
doğru önce çocuklar, sonra evin hanımı gelir. Ele tutuşturulan
biraz para, bir poşet, içi kullanılmayan giysi dolu, ’Çarşamba
günü bekliyorum’ çağrısı ile yeniden düşülür yola. Yol
uzundur, yol trafiktir, yorgunluk çökmüştür omuzlarına. Evin
olduğu tepeye güç bela tırmanılır. Küçük oğlan gelir ardından
el yüz kan içinde. Kavga vardır yine, yine gönül yorgunlukları.
Mahalledeki kadınlar zor ayırmıştır iki afacanı. Gider öbür
çocuğun annesinden özür dilemeye. Dönüşte buzdolabının
karşısında kalınır ne pişirmeli diye. Ispanak takılır
eline, yanına da tarhana yapmalı der. Gözünün önüne öğleyin
pişirdiği tavuk dolma gelir ...
....
Ankara’ya
kaleden hiç baktınız mı? Atakule’ye değil, Anıtkabir’e
değil, Gençlik Parkı’na değil ama yoksul evlere, ama
Ankara’nın kırgın yüzüne. Bakın iyi bakın, yazın mahalle
arasında çeyiz ören kızlar göreceksiniz. Karum’da satılan
malların taklidini almak için pazarda annesine yalvaran kızlar
göreceksiniz. Ellerindeki sigarayı yetişkin edasıyla havaya
savuran delikanlılar göreceksiniz. Kahvenin yolunu doğuştan
bilen delikanlılar. Pembe düşlerini göreceksiniz gelecek üstüne,
gençliklerinin hayallerini göreceksiniz. Bastonuna dayanarak güç
bela yürüyen dedeler, nineler göreceksiniz. Yüzü gözü
morarmış, bağıra bağıra ağlayan dayak yemiş bir kadın göreceksiniz.
Yılgın, bezgin kadınlar. Ve erkekler işsiz, işsizliğinin
verdiği öfkeyi karısını döverek yansıtan erkekler. Çocuklar
burunları akan, ayaklarında lastik ayakkabılar, eli yüzü
toprakla oynamaktan simsiyah. Oyun her yerde oyun, çocuk her
yerde çocuk.
Ankara'ya
iyi bakın. Aslında ne kadar küçük olduğunu görünce şaşıracaksınız.
Burası gerçekten başkent mi? diye kendinize sorup utanacaksınız.
İki yakasını bir araya getiremeyen bir memur olduğunu göreceksiniz
Ankara’nın. Onca uçurumun nasıl oluştuğuna şaşacaksınız.
Bir yanı hazandayken bir yanının baharda olmasını
anlayamayacaksınız. Bir gün kaleye çıkın ve Ankara’ya şöyle
bir bakın. Size söyleyecek çok sözü var!..