Ayaklarımı sürüye sürüye yürürken sarhoş adam, sinek vızıldamasını
andıran tınlamalarıyla, bağlamasını çalıyordu. Plastik bardaktaki,
bitmek üzere olan şaraptan bir yudum daha almadan türkü çığırmaya
başladı. Şarabın yalamış, yakmış olduğu ses tellerinden mi yoksa,
küfrün bilediği dilinden mi bilmem çok rahatsız edici bir sesi vardı.
Cızır cızır ediyordu dişleri, tüm tellerde, betonda, camlarda, etlerde
ve kemiklerde…
Sarhoş adam bugün sakalını kesmişti - kesilen sakal yıllanmış kapı önü
paspaslarını andırıyordu taş duvarın dibinde -. Ancak, ayakkabı
fırçası kadar sert ve dik görünüşlü saçları ve bıyığı yerli
yerindeydi. Kim bilir kaç yıldır üzerinden hiç çıkarmadığı açık gri
ceketi yer yer ziftle kaplanmış yer yer de güvelere ziyafet olmuşa
benziyordu. Şimdi de her gün olduğu gibi okulun önündeki çöp
bidonlarının yanında, şarabı ve bağlamasıyla, pis kokular yayarak
oturuyordu.
Türkü söylemekten boğazı kurumuş olacaktı ki bardağın içindeki son
damlaları da mideye indirdi. Hava kararmaya başlamıştı. Okulun
dağılmasıyla birlikte, önündeki sokak yine serserilerle dolmuştu.
Şaraptaki alkolün yavaş yavaş havaya karışmasıyla iyice uyuşan ruhumu
yenilemek için boynumu kütletip, zihnimi açmaya çalışıyordum. Lakin bedenil yorgunluğum son haddine ulaşmıştı. Karanlıktan, serserilere ve
sarhoş adama uzaktan uzaktan, kimseye varlığımı hissettirmeden
geçiyordum sokaktan ki adeta sürünen ayaklarım, birden durdu.
Sarhoş adamın yakınlarında dört beş serseri sokaktan geçen bir çocuğa
sataşıyorlardı. Çocuk hain hain direniyordu, parasını vermemek için -
zaten sadece beş milyon lirası vardı-. Havada erimiş alkolün ruhuna
verdiği sarhoşlukla kendini kaybeden serserilerden biri, belinden
çıkardığı bıçakla çocuğa saldırdı. Ne olduysa çok hızlı olmuştu,
anlayamadım. Ama saldıran serserinin elindeki bıçağın düştüğünü,
çocuğun yere yığıldığını ve hepsinin yüzü kana bulanan serserilerin,
ortadan kaybolduklarını gördüm. Bunların hepsi birkaç saniyede
olmuştu. Serseriler kaçışırken ayaklarımın dibine şlap diye bir şey
düştü. Birden ürktüm, çünkü gözlerimin önünde yerde bir et parçası
vardı, hala sıcak olduğunu bildirir dumanıyla beraber, kanlı canlı. Bu
o çocuğun bir kulağıydı. Heyecandan hangi kulağı olduğunu bile
anlayamamıştım.
Bütün bunlar olurken, sarhoş adam her şeyden bihaber başka alemlerde
sazını çalıp karga sesiyle, türküsüne devam ediyordu.
Bir an üzerime sinen, ne yapacağımı bilemez halimi ruhumdan soyundum
ve yerdeki kulağı elimdeki torbaya koyup hemen çocuğun yanına koştum.
Sarhoş adamın ayaklarının dibine yığılmış olan çocuk, sanki mışıl
mışıl uyuyordu. Torbadaki kulağı, kesildiği yere tutturmak için elime
aldım. Sıcaklığı hala hissedilebiliyordu. Üzerine eğilip, kulağı ait
olduğu yere kondurmak için elimi uzatırken kesik tarafından süzülen
kan, çocuğun yüzüne damladı. Uyuduğunu sandığım çocuk hain hain bana
döndü ve ‘siz beni kıskanıyorsunuz’ dedi. Şaşırmıştım.
Sarhoş adam boğazı tekrar kurumuş olduğundan boşalan bardağa yeniden
şarap dolduruyordu.
Hain, birden doğruldu ve yerden kavradığı bıçağı suratıma doğru
savurdu. Sol yanağımda bir sıcaklık hissettim.
Sarhoş adam elindeki şişeyi yere bırakmış ve şarap dolu plastik
bardağı, bıyığından görülmeyen dudaklarına yanaştırıyordu. O sırada
bardağın içine bir şey düştü.
Hain ve ben olanları anlamaya çalışırken sarhoş adam bardakta ne var
ne yoksa yutmuştu.
Sağ elimi sol yanağıma sürterek yavaş yavaş saçlarıma doğru
kaldırdığımda bir eksiklik hissetmiştim ama hala sıcaklıktan başka bir
şey duymuyordum.
O sırada sarhoş adam ayağa kalktı ve bana dönerek “Şarap! sadece
şarap, senin etin!”, “ben hala benden başka biri değilim” dedi ve
yerine oturdu.
Duyamazdım, çünkü ‘benim etim’ sol kulağımdı. Hain geç kalmış şekilde
zırıldamaya başlarken sarhoş adam çoktan oturduğu yerde sızmıştı.
Horultusu da en az sesi kadar kulak tırmalıyordu. En azından birini.
Olanların şokuyla yerimden fırlayıp, yorgunluğumu ve elimdeki torbayı
da orada unutarak kaçtım. Koşa koşa uzaklaşırken elimde bir sıcaklık
olduğunu fark ettim. Hainin kulağı hala elimdeydi. Benim ise sol
kulağımın yerinde bir boşluk vardı. Elimdeki kulağı boşluğa sıkıca
bastırdım. Biraz garip olmuştu ama yapışmıştı. “Hainlik çocuğun
bedeninde değil ruhunda olduğundan kulak bana ihanet etmiyor” diye
düşündüm. Çünkü; duyabiliyordum.
Biraz olsun içim rahatlamıştı, hızımı azalttım ve yavaş yavaş yürümeye
başladım. İki kulağım da ayaklarımın altında şapırdayan suyun sesini
duyabiliyordu. Sanki ilk defa duyuyormuş gibi bir heyecana, sevince
kapılmıştım. Kendimden geçmişçesine uykulu halde ilerlerken bir su
birikintisine dalmışım. Sıçrayan su ile kapanan gözlerimi açtığımda
yerde yüzümün yansımasını gördüm ve tabi kulaklarımın da. Ayaklarım
suyu dalgalandırdığı için görüntü net olarak seçilmiyordu ama değişik
bir şeyler var gibiydi.
Su yavaş yavaş kendine geldiğinde sağ kulağım normal görünüyordu
ancak, kafamın üzerinde, tam karşısında olan diğer kulağın oldukça
garip bir görüntüsü vardı…
Kafamın içinde her şey birbirine girmişti. Zihnim olayları çözümlemeye
çalışıyordu. Az önce olan her şeyi baştan yaşıyordum sanki. Gözümün
önünde kelimeler uçuşuyordu.
‘yorgunluk’, ‘ev’, ‘yol’, ‘sokak’, ‘karanlık’, ‘kulak’, ‘okul’,
‘öğrenciler’, ‘hava’, ‘şarap’, ‘sarhoş’, ‘adam’, ‘Kulak’, ‘sarhoş
adam’, ‘bağlama’, ‘türkü’, ‘ruh’, ‘bardak’, ‘KUlak’, ‘şişe’, ‘çöp
bidonları’, ‘duvar’, ‘KULak’, ‘serseriler’, ‘çocuk’, ‘hain’, ‘bıçak’,
‘KULAk’, ‘kan’, ‘KULAK’…
Bir kelime diğerlerini çözüyor ve bağlıyordu. Gittikçe
belirginleşiyor, büyüyor büyüyor ve sonunda daha önce heyecana kapılıp
anlayamadığım şeyi şimdi anlamamı sağlıyordu…
Hain, yapacağını çoktan yapmıştı…
Yeni kulağım, bir serserinin uçurduğu, ayaklarımın dibine düşen,
dakikalarca elimde taşıdığım ‘hainin kulağı’ gerçekten garip
görünüyordu. Çünkü; o her ne kadar sol tarafımda da olsa bir sağ
kulaktı, ‘hainin sağ kulağı’ydı.