İSTANBUL'DAN UZAKTA

Adnan YALÇINKAYA
adnanyalcinkaya@patikalar.net

    

Yansımaları dinliyorum. Buram buram İstanbul kokuyor. Ayrı kaldığım her geçen gün olduğu gibi yine gönlüme bir diken daha batıyor. Ebru yaparken kırmızı bir damlanın kitrenin üzerinde yayıldığı gibi ney sesi de ruhumun derinliklerinde öyle yayılıyor. Tamburun her tok vuruşu ölgün ruhumu biraz daha diri tutuyor. 

Sevgiliden uzak kalmak o kadar zor ki... Mutlu zamanları sadece fotoğraf karelerinden seyredip o anları tekrar anılarda yaşamak azıcık avuntu kaynağı olsa da benim için yine de vuslatı ümit ettirip sürekli acı çektirmekten öte gitmiyor.

Sabahın saat 6’sında bir dosta söyle demiştim “Aşıkla maşuku bir arada, anladım ki İstanbul yalnız daha bir başka.”. Sevgiliyle yalnız geçirilen dakikalar gerçekten başka. O şehre yüreğimi içirirken ve içerken gözlerim o şehrin üzerine doğan güneşin ilk ışıklarını, sabah serinliğinde içimi ısıtmak için içtiğim çay daha ilk yudumundan itibaren boğazdan esen yelin soğuğuna yenik düşüyordu. Boğazın keskin havasını içime çektikçe boğazım yanıyordu. Bu şehirde belki de kimsenin tatmadığı bir mutluluğu kendimce ılık ılık tadıyordum. Lal rengi bir sessizlik elif gibi uzuyordu boğaz boyunca. Dalgaların hafiften rıhtıma vuruşu ise bölüyordu arada bir içimdeki sessizliği. Bir ben vardım koca İstanbul’da bir de İstanbul’a olan sevgim. Sevgim o kadar ağırdı ki, neredeyse tüm şehri ezip geçecekti.

Şimdiye kadar gittiğim hiçbir yerde İstanbul’da ki gibi huzur bulmadım. Kimseler göremedi, daha ilk adımımı attığım andan itibaren gözlerimin içinde yanan ve birkaç gün sonra yaşanacak olan ayrılık acısının ateşini, bu huzuru kaybetme korkusunu. Bu aynı, dünyaya geldiğin ilk gün, bir gün öleceğini bilmek gibi bir şey. Vuslatın tüm güzelliğini ayrılığın ateşi yakıp bitiriyor, işte. “Hasretler ayrılıkla başlarmış” der bir şair. Oysa benim hasretim kavuşunca başladı. Yanındayken varlığına doyamadığım, uzağındayken özlemine dayanamadığım, sevdiğim şehir.

Ben hiçbir kıza İstanbul’a baktığım gibi bakmadım. Turkuaz rengini kaybedip günbatımından az önce gökyüzünün o ruhu okşayan rengini almışken deniz  ve güneş son ışıklarını da içiriyorken gözlerime, bu şehrin ta yüreğinin derinliklerinde alev alev bir gülün aşkımdan yandığını hissediyordum. Yalnız benim içindi tüm bu güzellikler. Yalnız benim için. Her aşık gibi ben de biraz bencilim. 

“Bülbülün güle olan aşkını büyük kılan ondan ayrı oluşudur.” deyip, ayrılırken İstanbul’dan, tekrar kavuşma ümidiyle geçecek olan acı dolu günlere biraz daha geç başlayabilmek için  yavaş yavaş giderken beni bu şehirden alıp götürecek olan otobüsün yanına, her adımımla içime çektiğim her nefes damarlarıma işleyip tüm benliğimi sevgilinin kokusuyla bürüyorken, yanımda sevgiliden sadece hatıra olarak  kanadı kırık bir martının yürek burkan çığlığı vardı.

Köprüyü geçerken son bir bakış attığım sevgiliye elvedayı anlatmak için ise bir Mevlana İDRİS’in şu dizeleri yeter herhalde:

 

hoşça kal deme  zamanı geldiğinde

başım eğilir

çiçek eğilir

yüreğimdeki saat birden vurulur ve

artık parça parça bir keman gibiyimdir

 





















 

 

 


Şimdiye kadar gittiğim hiçbir yerde İstanbul’da ki gibi huzur bulmadım. Kimseler göremedi, daha ilk adımımı attığım andan itibaren gözlerimin içinde yanan ve birkaç gün sonra yaşanacak olan ayrılık acısının ateşini, bu huzuru kaybetme korkusunu. Bu aynı, dünyaya geldiğin ilk gün, bir gün öleceğini bilmek gibi bir şey. Vuslatın tüm güzelliğini ayrılığın ateşi yakıp bitiriyor, işte. “Hasretler ayrılıkla başlarmış” der bir şair. Oysa benim hasretim kavuşunca başladı. Yanındayken varlığına doyamadığım, uzağındayken özlemine dayanamadığım, sevdiğim şehir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANASAYFA

Patikalar © 2001
Fa
&aL Tasarım