Yansımaları
dinliyorum. Buram buram İstanbul kokuyor. Ayrı kaldığım her
geçen gün olduğu gibi yine gönlüme bir diken daha batıyor.
Ebru yaparken kırmızı bir damlanın kitrenin üzerinde yayıldığı
gibi ney sesi de ruhumun derinliklerinde öyle yayılıyor.
Tamburun her tok vuruşu ölgün ruhumu biraz daha diri tutuyor.
Sevgiliden
uzak kalmak o kadar zor ki... Mutlu zamanları sadece fotoğraf
karelerinden seyredip o anları tekrar anılarda yaşamak azıcık
avuntu kaynağı olsa da benim için yine de vuslatı ümit
ettirip sürekli acı çektirmekten öte gitmiyor.
Sabahın
saat 6’sında bir dosta söyle demiştim “Aşıkla maşuku bir
arada, anladım ki İstanbul yalnız daha bir başka.”.
Sevgiliyle yalnız geçirilen dakikalar gerçekten başka.
O şehre yüreğimi içirirken ve içerken gözlerim o şehrin
üzerine doğan güneşin ilk ışıklarını, sabah serinliğinde
içimi ısıtmak için içtiğim çay daha ilk yudumundan itibaren
boğazdan esen yelin soğuğuna yenik düşüyordu. Boğazın
keskin havasını içime çektikçe boğazım yanıyordu. Bu şehirde
belki de kimsenin tatmadığı bir mutluluğu kendimce ılık ılık
tadıyordum. Lal rengi bir sessizlik elif gibi uzuyordu boğaz
boyunca. Dalgaların hafiften rıhtıma vuruşu ise bölüyordu
arada bir içimdeki sessizliği. Bir ben vardım koca İstanbul’da
bir de İstanbul’a olan sevgim. Sevgim o kadar ağırdı ki,
neredeyse tüm şehri ezip geçecekti.
Şimdiye
kadar gittiğim hiçbir yerde İstanbul’da ki gibi huzur bulmadım.
Kimseler göremedi, daha ilk adımımı attığım andan itibaren
gözlerimin içinde yanan ve birkaç gün sonra yaşanacak olan
ayrılık acısının ateşini, bu huzuru kaybetme korkusunu. Bu
aynı, dünyaya geldiğin ilk gün, bir gün öleceğini
bilmek gibi bir şey. Vuslatın tüm güzelliğini ayrılığın
ateşi yakıp bitiriyor, işte. “Hasretler ayrılıkla başlarmış”
der bir şair. Oysa benim hasretim kavuşunca başladı. Yanındayken
varlığına doyamadığım, uzağındayken özlemine dayanamadığım,
sevdiğim şehir.
Ben
hiçbir kıza İstanbul’a baktığım gibi bakmadım. Turkuaz rengini
kaybedip günbatımından az önce gökyüzünün o ruhu okşayan rengini almışken
deniz ve güneş son ışıklarını da içiriyorken gözlerime, bu
şehrin ta yüreğinin derinliklerinde alev alev bir gülün aşkımdan yandığını
hissediyordum. Yalnız benim içindi tüm bu güzellikler. Yalnız benim için.
Her aşık gibi ben de biraz bencilim.
“Bülbülün
güle olan aşkını büyük kılan ondan ayrı oluşudur.” deyip, ayrılırken
İstanbul’dan, tekrar kavuşma ümidiyle geçecek olan acı dolu günlere
biraz daha geç başlayabilmek için yavaş
yavaş giderken beni bu şehirden alıp götürecek olan otobüsün yanına,
her adımımla içime çektiğim her nefes damarlarıma işleyip tüm benliğimi
sevgilinin kokusuyla bürüyorken, yanımda sevgiliden sadece hatıra olarak
kanadı kırık bir martının yürek burkan çığlığı vardı.
Köprüyü
geçerken son bir bakış attığım sevgiliye elvedayı anlatmak için ise
bir Mevlana İDRİS’in şu dizeleri yeter herhalde:
