İngiliz tabloid gazetelerinden Daily Mirror, Amerikan seçimleri
sonrası manşetinde George W. Bush’a oy verenleri kastederek “ 59
milyon 54 bin 87 kişi nasıl bu kadar aptal olabilir?” demiş.
Kimilerine göre seçim sonuçları Kuzey Amerika’nın bir de orta kısmı
olduğunu gösterdi. Bazıları ise seçim sonuçlarında sadece taşralı,
dünyadan izole Amerikalıların tutumunun değil; 11 Eylül’ün etkisiyle
terör histerisine kapılmış, daha geniş bir tabana yayılmış ve John
Kerry’de aradıklarını bulamayan ortalama Amerikan seçmeninin etkili
olduğunu söylediler…Öte yandan Demokratların yenilgisini Michael
Moore’un hanesine yazanlar da oldu. Fahrenheit 9/11 işe yaramamış,
Amerikalıları ikna edememişti… Moore geçenlerde yandaşlarına yine de
mutlu olmalarını sağlayacak 17 komik neden sıraladı. Biz de kısaca
Fahrenheit 9/11’e bakıp, Moore’u bu kadar ciddiye almamamız için bazı
nedenler sıralayabiliriz…
Son beş yılda tüm dünyada yönetmen kimliğiyle tanınan bir zamanların
radyo sunucusu ve aktivisti Michael Moore, Demokratların seçimi
kazanması için en çok yırtınan kişiydi. Demokratların sola yakın, daha
marjinal kesiminden olan Moore bir propaganda/ anti-propaganda
makinesi. Radyoculukla başladığı yayın hayatında önce yerel
televizyonlarda, sonra da yaptığı The Awful Truth ( Korkunç Gerçek)
programıyla ilgi çekti. Bu programın formatını genişleterek çektiği
belgeseller ise Moore’un Amerika dışında da tanınmasını sağladı. Oscar
ödüllü belgeseli Bowling for Columbine’de 90’ların sonunda Amerikan
kolejlerinde öğrencilerin birbiri ardına gerçekleştirdiği silahlı
saldırı furyasının arka planını anlatmış; Oscar töreninde “ Utanın bay
Bush” diye bitirdiği Irak işgalini kınayan konuşmasıyla dikkatleri
çekmişti. Bu arada yazdığı kitaplarla popüler Amerikan kültürünü ve
ortalama Amerikalıyı eleştirmeye devam etti. Politik olarak liberal
sol, ya da Avrupa terminolojisiyle “Yeşil” olarak tanımlanabilecek
olan Moore’a Amerikan muhafazakar kesimlerinden büyük tepki gelmeye
devam ediyor. Muhafazakar yazarlar yazdığı kitaplarla ortalama
Amerikalıyı beyaz, cahil ve şişman olarak tanımlayan Moore’a aynı
suçlamayı iade ediyorlar ve belgesel/programlarını bilgi kırıntılarını
ilginç bir şekilde montajlayarak oluşturduğunu iddia ediyorlar.
Son belgeseli Fahrenheit 9/11; Irak Savaşının ardındaki nedenleri ve
Bush ailesinin karanlık ilişkilerini konu alıyor. Belgeselin ilk kısmı
Suudlar- özellikle Bin Ladin ailesi- ile Bush ailesi ve önde gelen neo-conlar
arasındaki karışık iş ilişkilerini göz önüne seriyor. Yer yer hayrete
düşerek izlediğiniz bu bölüm bir yandan da Bush’u suçlamak için 11
Eylül’deki Suudi rolunü abartarak 11 Eylül’ü indirgemeci bir tarzda
ele alıyor. Moore’un gerek daha önceki çalışmalarında, gerekse
Fahrenheit 9/11’deki en büyük handikabı işte bu: Bir belgesel
formatına yakışmayacak ölçüde basit/indirgemeci analiz ve argümanlara
sıklıkla yer vermesi. İşte bu yüzden Moore kendisini politik amaçları
için gerçekleri saptırmakla suçlayan muhaliflerinin eline pek çok koz
veriyor.
İkinci bölüm, neo-con politikalarının eleştirisi ve analizi üzerine
kurulu. Patriotic Act gibi yasaların eleştirisinden de öte bu bölümde
en dikkat çekici nokta Demokrat Kongre üyesi ve aynı zamanda bir
psikiyatr olan Jim McDermott’un korku ve tepki üzerine yaptığı
analizler ve Amerikan halkının medya aracılığıyla verilen karışık
mesajlarla nasıl yönlendirildiklerini görmemiz. Bu bölüm Fahrenheit
9/11’in kesinlikle en vurucu noktalarından birisi ve üzerine düşünmeye
devam etmek gerekiyor.
Belgeselin artılarından bir diğeri ise birebir Irak’ta yapılan çarpıcı
çekimler. Burada farklı perspektiflere sahip Amerikan askerlerinin
zihin yapılarını görürken nefret ve acıma arasında gidip geliyorsunuz.
Ve “uzak kaldığımız” Irak halkının hislerini daha iyi anlıyorsunuz. Ve
son bölümde bir Amerikalı annenin ordudaki oğlu aracılığıyla yansıyan,
bir uçtan diğerine dönen hayat hikayesi nerede ve nasıl durduğumuzun
önemini ve şartların üzerimizdeki etkisini gözler önüne seriyor. Ve,
işte tüm bu “şartlar” dediğimiz durumun bazen “gerçekten” ne kadar
uzak olabileceğini de acı bir ders olarak hatırda tutmak gerekiyor.
Şartların gereğini yerine getirenler keşke o şartları sorgulayabilse
diye düşünüyorsunuz…
Tüm bunların üzerine kısa bir uyarıda bulunmalı. Daha önce de
dediğimiz gibi Michael Moore’da bir Amerikalı ve bir takım özde hatalı
Amerikan tavırlarından bağımsız değil. Moore’un savaş karşıtı söyleme
büyük katkı yaptığı tartışılmaz. Özellikle Amerika içinde muhalif
kampa büyük katkı kattığı doğrudur. Fakat bu, temelli bir karşı
çıkıştan öte popüler bir katkıdır. Moore bir yöne dikkat çekiyor ve
bunu iyi yapıyor. Fakat son dönemdeki olayları değerlendirirken
Moore’un fikir ve ürünlerini temel çıkış noktası almak sağlıklı değil.
Zira Moore’un söylemi; her ne kadar bu söylem bir dereceye kadar işe
yarasa da popüler tüketime hitap eden ve kendi siyasi pozisyonundan
kaynaklanan yüzeysel bir niteliğe sahip. Bizim ihtiyacımız olan ise
sadece kitlelerin dikkatini bir noktaya çekmek değil. Bununla kol kola
ilerleyecek daha temelli, çok boyutlu ve sağlıklı analitik bir
yeteneği sergileyebilmek daha önemli diye düşünüyorum…